uragan/günlük
bİr nevİ "anı deposu"

bitti,bitiyor.

Pazartesi, Aralık 31, 2007
Bayram öncesinden beri; sırt ve boyun ağrıları, hastane turları ile geçti zamanım. Evde yığınla iş birikti. Dün ütüye attım elimi, saatlerce ütü yaptım ama yine de bitiremedim, yığılmış yani. O kadar ütü yapmanın sonucu olarak akşam, sağ omzuma ve boynuma bir ağrı girdi, epey döndüm durdum, uyuyamadım. Bugün de bilgisayarın başından kalkar kalkmaz, evi dip-köşe temizlemeye girişeceğim, yani bu akşam da uyku yok. Bundan sonra ev işlerini biriktirmeden halletmem gerek, yoksa ağrılar dayanılmaz oluyor.

***

Bir yıl daha geçti işte, iyisiyle kötüsüyle geride bırakacağız 2007'yi.

Allah, kendisinden umutla dileyenleri, dileklerine en kısa zamanda kavuştursun ve umutlarını diri tutsun. amin.
Read On 3 yorum

mr, tabut, ölüm, deprem vs...

Cuma, Aralık 28, 2007
Dün akşam 19:30 civarı girdim mr'a.
Tüm uyarılara rağmen yalnız gittim.
Randevum 17:45 teydi ve 2 saate yakın bekledim.
Çok sıkıntılı hastalar vardı.
İhtiyar bir amcanın sesi geliyordu içerden, girmek istemiyordu.
"Ölümüm yakın, sokmayın beni ölmeden şu tabuta "diye bağırıyordu.

***

İsmim okundu, girdim.
Az çok bilgim vardı olacaklardan, metallerden arındım.
En çok örtümü çıkarmak zorunda kalmayışıma sevindim, boynumu açıkta bırakmam istendi sadece. Bir de tokamı çıkarmalıymışım, en az 15 dakika hareketsiz kalacağım için rahatça koymam gerekliymiş başımı. Söylenilenleri harfiyyen yaptım. Hekim yükses ses için beni uyardı, korkmamalıymışım sesten, normali buymuş.

***
Uzandım. Uzandığım yer hafifçe makinenin içine kaydı, ellerimi karnımın üstüne bağlarsam daha rahat edeceğimi söylemişti hekim, iyi ki söylemiş. Yoksa o kadar süre hareketsiz kalmam gerçekten zordu.

***
Olacakları beklemeye başladım. Önce tıkırtılar geldi, sonra da o metalik ses. İlk duyduğumda sıçradım, kalp atışlarım hızlandı. "Yalnız sana itaat eder, yalnız senden yardım dileriz" ayetini hiç durmadan tekrarladım. Ses kesildi, sonra biraz daha içeri. Yine tıkırtılar ve yine o ses.

***
Yaşlı amca haklıydı, tabut gibiydi alet. Yüzümle, girdiğim silindir biçimli aletin bana göre tavanı arasında, benim küçücük ellerimle bile ancak bir karış vardı. Ölümü düşündüm...

***
Sonra bir önceki gece yataktan fırladığımız deprem dakikaları geldi aklıma. Şimdi deprem olsa, beni unutup giderler mi bu adamlar, dedim. Kesinlikle unutacaklarına kanaat getirdikten sonra yine o ayet...

***
Güzel şeyler getirmeye karar verdim aklıma, sese alışmaya başlamıştım, hatta kendi içinde bir müziği bile vardı, Biraz hard bir rock'tı ama neticede herşeyin bir müziği vardı işte. Sonra gözüm bir çiziğe takıldı. Ve orada zaman kavramı yitti sanki, gözlerim açıktı ama uyudum ya da öyle sandım, bilmiyorum. Ama zaman uçtu, yoktu. Hep buradaydım sanki, ve hep burada olacaktım.

***
Sonra o ses, başladığı gibi aniden kesildi. Yine kaymaya başladım. Hekim başımda başka bir hastayla bekliyordı. "İyimisiniz, B Hanım" dedi. Cevap verdim mi bilmiyorum. Boynumu kapattım, gayri ihtiyari. Ayaklarım botlarımın tanıdık sıcaklığını hissettiğinde daha iyiydim. Annemi aradım, Elif'i sordum. Evin beyini aradım, çıktığımı söyledim ve saati sordum bir de...

***
Kayıp bir zaman dilimiydi yaşadığım, sanki hep varmış gibi ve sanki hiç olmamış gibi.
Read On 10 yorum

Arada derede 2 satır döktürüvereyim,

Perşembe, Aralık 27, 2007
Zabaanan, gızı alıp, ebesine bırakagodum, aaay pardon, hatlar karıştı.

Elifcik anneannesinde takılırken, ben de dişcağızlarımın ikisinin dolgu işlerini hallettim.

Haftaya bir daha gideceğim ve bitecek, ne güzel.

Bir kaç günlük hastane maceralarımın sonuna yaklaştım. Kan tahlillerim züpper, ölümüne susuzluk çeken ve her gittiği yerin wc'sini ezbere bilen biri olarak şekerden korkuyordum en çok, şükür böyle bir sorunum yokmuş, kolesterol, b12 vs... her şey normal sınırlarda çıkmış efenim. Anlaşıldığına göre zıpppkın gibi fişşek gibi bir uragan var karşınızda, dermişşşim.
ıııy, nerden çıktı bu kelime şimdi.
Böbrekcağızımda küçücük, fıçıcık içi dolu turşucuk bir kistim varmış, dünkü ultrasonun sonuçlarından çıktı. Zararsız görünüyor, senede bir defa bu sulu:) ultrasonu tekrarlayacağız.
Şimdilik bu kadar, akşam beş buçuktaki tomografi bu haftanın son hastane randevusu, oleeeeeeeeeee....
Dudağım uyuşuk ve sağa çekiyor, çok komik...
Read On 2 yorum
Çarşamba, Aralık 26, 2007
Bu kadar olur ya, günlük ziyaretçi sayısını ve online ziyaretçiyi beraber gösteren sayacım, bugün bilgisayarı açtığımda uçmuştu. Uğraş, didin, yerine iki ayrı sayaç bul, ekle vs... frre counter her tık'ı sayıyor ya, kişi sayısı belli olmuyor ya hani, neyse efendim; işlemleri bitirdim, şablonu düzenledim, son haline bir bakayım dedim, anaaaa ne göreyim, benim çift işlemli sayaç dönmüş.
ıııghh, puf.
blog sayaç tarlasına döndü yani, neyse duragosun biraz, sıkıldım zira.
Read On 0 yorum

İki güne;

Çarşamba, Aralık 26, 2007
2 röntgen, 2 ultrason ve detaylı incelemeler için bol miktarda kan tahlili sığdırdım. Yarın da dişçi randevusu ve bir de tomogrofi var sırada. Ne oluyor?
Bilmiyorum. Sırtımdaki ağrı, bayramda dayanılmaz boyutlara ulaştı. Teyzoşumla bayramda görüşür görüşmez durumumdan bahsettim ve Salı için randevulaştık.

Ben küçük bir çocuktum, annemin dikiş ipliklerini kesmek için kullandığı ve özenle sakladığı neşterini bulmuş ve bir güzel parmağında denemişti teyzem, gerçekten o kadar iyi kesiyor mu diye. O günlerden bugüne kadar uzanan cerrahlık hayali nihayet gerçekleşti ve 2 hafta kadar önce uzmanlığını aldı, o artık bir genel cerrahi uzmanı ve çok mutlu. Aramızda sadece 8 yaş var ve teyze-yeğen ilişkisinden çok kardeş gibiyiz onunla ve tabi tüm kardeşler gibi çok sık da kavga ederiz he he:)
Sağolsun dün detaylı tetkikler için elinden geleni yaptı, yanımda oldu. Bugün de eşinin, uzmanlığını almak için gireceği son sınavda onun yanında olacağından hastanede değildi.

Sabah Kikiriği babası ile bırakıp 7:15 treniyle yola çıktım, hemşirelerden ultrason kağıtlarımı alıp, işlemlerimi gerçekleştirdim. Sonuçlar bir kaç güne belli olur sanırım.
Dün röntgenlerin sonuçlarını bir beyin cerrahı arkadaşına gösterdik, boyunda düzleşme başlamış, egzersizlere başlamak gerekiyormuş. Kan tahlillerinin sonuçları henüz belli değil.
Safra kesesinde taş olma ihtimaline karşın ultrasona girdim bugün ama epey korktuğumu itiraf etmeliyim, başımdaki doktor başka bir arkadaşını daha çağırdı muayene sırasında. Aralarında tıp dili bir şeyler konuştular, gerildim çok. Ciddi bir şey olmadığını söylediler, yarın onun sonuçlarını da gösterecek teyzoş, bakacağız bakalım.
Akciğer röntgenim fena çıkmadı. Sigaranın izleri mevcut tabi, ama o kadar olurmuş. "Bırak artık şunu", dedi teyzem. Ben de, bırakıyordum ama madem fena değil, bir kaç yıl daha içeyim bari, dedim. Ters ters bakmakla yetindi şimdilik.
Ama bu olayların içinde çok komik bir şey de oldu. Röntgeni çektirirken, üzerinde metal kalmaması gerekiyor. Çenemin altında başörtümü tutturduğum iğneyi çıkardım, zaten takı filan da takmamıştım. Neyse röntgen geldi, teyzoşla beraber bakıyoruz. Tam boğazda toplu iğne boyutunda bir çizgi. "Hani çıkarmıştın iğneni?" dedi, "çıkardım valla Zehra" dedim. "o zaman bu ne kızım?" dedi. Bende ki tepki şu; "aaaaa, yutmuşum demek ki bir tane, ne zaman yuttum ki, hiç hatırlamıyorum:)"
Sonradan düştü jeton, meğer başörtümün uçlarını arkadan tutturduğum iğneyi çıkarmamışım, o da boğazımdaymış gibi duruyor hain dom dom. O kadar eminim ki ama yuttuğumdan, kara kara düşünüyorum, ne zaman yuttum diye...
Hastane koridorlarında geçen iki günün özeti, hastayım, yorgunum, uykum var.
Çok bile yazdım, şimdi kikiriği de alıp doğru öğle uykusuna.
-bitti-
Read On 3 yorum

iki satır olsun...

Pazartesi, Aralık 24, 2007
*Bayramı bir telaşla, koşturmacayla geçirdim, o da bitti gitti işte.
*En güzel bayramlar, tabi ki çocukların. Keyfine varan da onlar oluyor bayramların.
anlaşılacağı üzere yazasım yok, yani;
-bitti-
Read On 0 yorum

Bayram

Çarşamba, Aralık 19, 2007
Malum bugün Arefe. Yapmam gereken işler var, o yüzden şimdiden söyleyeyim,
Tüm inananların Kurban Bayramı mübarek olsun.
Read On 0 yorum

"Hüsn-ü Aşk" okumaları-2

Çarşamba, Aralık 19, 2007
-Aşktan başka hiçbir şey söz incisini harcamaya değmez. Bu binlerce tekrarlanmış da olsa o ebedi olduğundan zarar vermez. Alem aşk derdine alışmıştır, onunla içiçedir. Bunun haricindekiler keder, elem ve uğursuzluktur. Şayet bu yolu idrak ettinse, senin yolunun üstüne hırsız çıkmaz. *
Ben-i Muhabbet Kavmini anlatırken;
-Vadileri cam şişesinin kırıkları ve kumlar sayısınca hüzün ve matemle doluydu. Çadırları yoksulluk ahının dumanı ile dolu, sohbetleri feryat ve figandı. Her biri bir güzele vurgun, ağızları kılıç gibi kanlı idi.Erzakları ansızın gelen bela ve musibet, sanki başlarına devamlı ateş yağardı. Kıvılcım taneleri eker, paramparça olmuş kalpler biçerlerdi. Onlar söze çok değer verirlerdi. Mecnun'un da o kabileden olduğunu söylerler. Her kim ki aşk belasına düşmeyi dileyip düşerse elbette o ocağa mensuptur.**

*Hüsn-ü Aşk/Şeyh Galip/Yeni Kuşak Yayınları/Ankara 2000 sayfa:20
**a.g.e. sayfa:21
Read On 0 yorum

haftanın günleri, say isimlerini...

Pazartesi, Aralık 17, 2007
eve yeni döndüm, bugün bir ara 4 günün özetini yazacağım,
demiştim.
yazıyorum işte, kısaca. zira yine yazasım yok.

*perşembe günü ev işçiliği ile geçti günüm. temizlik, ütü, yemek vs.
*cuma sabahı evin beyi ile çıktık, elifle beni n. anneye bırakıp, işe geçti kendisi. kayınvalidem (yoksa kaynanam mı demeliydim biyo?) şeker hastasıve bu hastalığına bağlı olarak pek çok başka hastalıkla boğuşuyor. bayramdan önce gidip biraz evi derleyip, toplayayım dedim. cuma ve cumartesi de ev işçiliği yaptım yani
*pazar günü öğlene kadar uyudum, aaaaa! şaştım kaldım kendime, uyandım saate baktım 12, olamaz, nasıl olurlarla bir 15 dakika daha harcadım. anladım ki şaşkınlık da acayip vakit alıyor!
*öğleden sonra kikiriğe bayramlık ciciler almaya çıktık, dede de geldi bizimle. O almak istedi kızımın bayramlıklarını, e biz de kabul ettik tabii.
ne yapsaydım yani, yok olmaz vallahi olmaz, mı deseydim. tabi ki de demedim.
*akşama m. abi ve ailesi de geldiler, yemek, çay vs...
*kalktık eve gidiyoruz. m. baba, aaa niye gidiyorsunuz ki, bugün gitcek miydiniz kızım? dedi.
gülümsedim, ne diyeyim şimdi adamcağıza. biz orada bir kaç gün kalınca giderken hep aynı muhabbet olur yıllardır, alıştım artık, sadece gülümsüyorum, böyle:)
*oradan hep birlikte kayınbrother'a geçtik, elif öyle istedi çünkü. çocuklar oynadı, biz kahve içtik, sonra da eve. bir buçuğu geçerken geldik eve.
*bu sabah da elif'i ayşin doktora götürdük, geçmek bilmeyen öksürüğü ile ilgili, ciğerlerde, boğaz da bi şi yok. şimdilik peluşları filan uzaklaştırıp, sigara dumanından korumaya devam edeceğiz ve izleyeceğiz hep birlikte süreci. hamster'ı da paris'e tatile yollayın, dedi doktorcum. olur canım, tabi. ben gittim de o kaldı:) önlemlere rağmen devam ederse, alerji testleri filan yapılacak, bakcaz bakalım.
*benim de bir haftadır ciddi sırt ağrım var, kalbimin olduğu kısım ince ince sızlıyor.şimdilik; ince hastalığa tutuldum ya da göğsüme vura vura, çürüttüm sol yanım hey, şeklinde takılıyorum. bayram ertesi teyzoşa uğrayıp, detaylı bir tetkikten geçirilmeyi talep edeceğim.
*durum budur, o haldeeee,
-bitti-
Read On 4 yorum

adaptasyonun daniskası

Çarşamba, Aralık 12, 2007
Dün akşam balkonda, 10 dakikada tonla şey düşündüm.
Önce rahmetli postacı dedem geldi aklıma. Üniversitede okurken, "sınav dönemi, nasıl olsa gelemeyecek," diye ailemin haber vermediği, ölümünü sonradan öğrendiğim dedem. İzlerini bulmaya çalıştım içimde, ne kadar silikti. Bir kaç şey hatırlayabildim onunla ilgili sadece.
Her zaman oturduğu divanın köşesini (tahtıydı orası kimse oturmazdı), gittiğimde oturduğu köşeyi bana devretmesini, 6 tane 6 yı çevirdiğimizde çıkan masal hattını, yeleğinin cebinden çıkarıp verdiği çerezleri ve bir iki şey daha.
Bu kadar, hepi-topu hatırladığım bu kadar. Öldü gitti işte, dedim kendi kendime. Paylaşacaklarımızı paylaşmaya gayret etmeden, hep o köşede dururmuş gibi geldiğinden belki; ya da okulumuz, derslerimiz, işimiz ve her daim yapacak bir şeylerimiz olduğundan hatırlamaya bile vakit bulamadığımız aklıma geldi.
Sonra amcamı kaybedişimiz geldi bu defa aklıma, bir gece aniden kalp kriziyle dünyayı terk eden amcam. En son ölümünden 2 sene önce gördüğüm amcam. Dedemle paylaştığım kadarını bile paylaşamadığım amcam. Keşke bayramda ziyaretine gitseydim, ölmeden önce. Ama gitmedim işte. Ve artık hiç bir bayramda ziyaretine gidemeyeceğim amcam.
Ardından sıra bana geldi, ölümü kendim için düşündüm bu kez, aniden çıkıp gitsem sevdiklerimin hayatlarından, ne olurdu? diye düşündüm.
Kızım, ilk aklıma gelen o oldu, doğal bir annelik güdüsüyle. İçim cız etti, öyle bir acı kapladı ki içimi, tarif edemem. Herkes alışır, dedim ama ya kızım?
Onunla da kaçırılmış zamanlarımın olmasından korktum, şükür ki çok güzel şeyler biriktirdik elifimle, bunu düşündüm, içim biraz rahatladı. Ama yine de ölüm düşüncesi yakamı bırakmadı, ve daha neler neler geldi aklıma. Albert Camu'nun Mersault'u, Demirkubuz'un Musa'sı ve on dakikada tonla şey. Sonra içeri girip, normal hayatıma geri döndüm. Ve şaştım kendime, nasıl hızlı bir adaptasyondu bu... ve daha balkon kapısını kapatır kapatmaz, kapşonlı montumu kapının arkasına asar asmaz, nasıl da hızlı girivermiştim rollerimin dünyasına!
anlamadım!
Read On 4 yorum

dilemek üzerine

Salı, Aralık 11, 2007
"Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir." İnsan suresi-30

***

Sabah takvimin arkasından okunmuştu, şimdi igoogle'daki eklentimden okudum. 6236 ayet arasından aynı ayeti bugün ikinci defa görüyorum.
Read On 2 yorum

başlamadan biten yazı

Pazartesi, Aralık 10, 2007
Oturdum blogun başına, bir iki satır yazayım diye, ama yok, yazasım yok.
Tek yazabileceğim, dün Elif'e aldığımız gonzales. Onunla ilgili detayları da kikirin sayfasında yazdım zaten.
O zaman nedir?, hep beraber söylüyoruz...
-bitti-
Read On 4 yorum
Cumartesi, Aralık 08, 2007
Hayat zor ya, gerçekten.
Hem bir bana değil, herkese zor.
6 yıldır kapı komşun olan biri,
çocuğu kucağında, ayakta duracak hali olmadan ziline bastığında...
ve sen hiç bir şey bilmeden kapıyı açıp, komşunun o halini gördüğünde...
içeri girer girmez kollarına yıkılıp kaldığında,
ne yapacağını bilememenin korkusuyla,
çocuklar anlamasın, kaygısıyla,
yarasını deşmeden sakinleşmesini sağlamaya çalışarak,
kapı çalar ve kocası gelirse diye düşünerek,
yine ne yapacağını bilemeden,
gözyaşlarını durduramadan,
şimdi nefesi kesilecek diye korkarak beklerken,
biraz su biraz kolonya
başını okşarken,
gözyaşlarını silerken,
elimi tut!
dediğinde,
tutmak,
ben bu kadar mı kötüyüm, dediğinde
hayır, tabii ki hayır,
demek
bir şey ifade etmeyince....

ve yine, yeniden ne yapacağını bilemeyince
hayat daha da zorlaşıyor....
Read On 6 yorum

"Hüsn-ü Aşk" okumaları-1

Cuma, Aralık 07, 2007



Şeyh Galip'in 2220 beyitten oluşan eseri, İlahi Aşka ulaşmanın zorluklarını anlatır; eser masal unsurları, tasavvuf ve şiir üçlüsü üzerine kurulmuştur*

Benim okuduğum versiyonu, Mehmet Sadık tarafından nesre çevrilmiş ve 2000 yılında yayınlanmış. Sadık, eseri nesre çevirirken, anlaşılmayı kolaylaştırma adına günümüz türkçesini kullanmış.

Bu çalışma Eski Türk Edebiyatının manzum metinlerinden, modern nesir çıkarma denemesidir, diyor; Mehmet Sadık.

-Ruhlar Allah'ın hediyesidir. Peygamberlerin Şahı'nın yolunun toprağıdır. Hakka en yakın melekler dahi onun mekansızlık aleminin kapıcılarıdır. **

-Mirac'ı Anlatan Bölüm;

...Bu karanlık gece bir nur ayinesi oldu ve sevgili sevgiliye yüzünü gösterdi.

...O nurlu ayağını özengiye basar basmaz kendini vahdet evinde buldu. Ne zemin ne zaman kaldı, her şey bir anda yok oldu. Vahdet okyanusu coşunca madde manaya döndü. Ansızın en son yer görünerek kulluğun sırrı ortaya çıktı. O secde eden oldu, Hak da secde edilen. Bu makama görünen gizli makam dendi. Peygamberlerin ruhları cemaat olup onun arkasında namaz kıldılar, başka olanları da Allah bilir.***

- Ey rahmeti sonsuz olan Rahman, lütfunla ben köleni sevindir. Sonsuzluk nimetini isteyen bu fakir Galip Es'ad kulun suçludur ama senin ümmetindir. Ümidi senin şefaatindir. Senin şefaatin olmazsa dindarların hali perişandır. Ben büyük günahkarım, ama her isteğime ulaşmam için senin müjden var.*****

*Hüsn-ü Aşk/Şeyh Galip/Yeni Kuşak Yayınları/Ankara 2000 - Önsöz

**a.g.e. sayfa:7

***a.g.e. sayfa:10

****a.g.e. sayfa:14
Read On 0 yorum

Topalla gezen aksamak öğrenir / Suçu gelin etseler, kimse güvey girmeyecek

Perşembe, Aralık 06, 2007
Sagopa Kajmer - Bağdat

Read On 3 yorum

"Babil'de Ölüm, İstanbul'da Aşk" Okumaları-son

Perşembe, Aralık 06, 2007
Kitabın öyküsünden bahsetmiştim daha önce.
Bu defa eleştirilerimi yazacağım.
*İlk olarak Fuzuli'nin hayatından kesitler bulacağım ve efsanevi bir kitabın öyküsünü de okuyacağım için beni çok heyecanlandırmıştı bu kitap. Beklentim yüksekti, muazzam bir dil, detaylı tasvirler, teşbihler ve derin mecazlar bulmayı umuyordum, olmadı. Dil ne tam olarak sade, ne de ağdalı ve edebi bir ağırlığı yok. Kitabın yarısına kadar hiç kullanılmamış mecaz bir ifadeyi keşfeden yazar, kalan bölümlerde o mecazı sürekli tekrarlamış mesela.
*Tarihsel süreçlerden bahsederken neden bilmem bana kendini hep sorgulattı kitap, doğruluğu şüphe götürür gibi hissettim. Tarih bilgim çok iyi değil, bu yüzden sadece hislerimden bahsediyorum, yargılama yok yani. Belki de iyi araştırılmıştır ama üslup neden olmuştur buna, ya da benim şüpheciliğim, ondan emin değilim. Konuyla ilgili araştırma yapmadan da emin olamayacağım.
*Aslında kafamı meşgul eden bir iki şey daha var ama neyse. Kitabın bana olumlu etkileri de oldu, divan edebiyatıyla ısınmamı, o dönem hakkında meraklanmamı sağladı.
*Son olarak, kurgu çok iyi aslında; elden ele gezen bir kitabın ağzından dönemleri anlatmak iyi bir fikir. Ama bence böyle bir kurgu muazzam bir kitaba dönüşebilirdi. Sanki sabırsız davranmış yazar, bir an önce yazalım bitsin, der gibi bir dil var kitapta. İfadelerin üzerinde çok düşündürtmüyor yani.
-bitti-
Read On 0 yorum

amcamın türbanı

Çarşamba, Aralık 05, 2007



Bendeniz yıllarca türbandan, yukarda gördüğünüz, şu amcamın turuncusunu taktığı şeyi anladım efendim, Bu fotoğrafta vikipedi'nin türban maddesinde yer alıyor. Demek ki diyorum yanlış anlamıyor muşum o kadar. Hani güzel yemekler yapan ton ton Emine Beder ya da Unakıtan'ın neşeli eşinin de taktığı, boynu ve yüzün bir bölümünü açıkta bırakan örtünme biçimi.

Niye yazıyorum şimdi bunu; hani gündeme bomba! gibi düşen Tarhan Erdem'in anketi var ya ondan. Anlayamıyorum anketin sonuçlarını da ondan. Hani türbanlılar artmış ya güya, ondan.

Ben sokakta bu amca gibi örtünen kadınlara hiç rastlamıyorum doğrusu, (sokağa çıkmazsan rastlamazsın, cahil köylü!) türban ile başörtüsünü ayıran şey nedir?, bu ankette türban hangi anlamda kullanılıyor, anlayamıyorum.

"Geleneksel örtü şekliyle, çağdaş ve sıklıkla siyasi bir vurgu barındırdığı düşünülen örtü şeklini" ayırmak için bu tarz bir ayrıma gidilmiştir, diyor vikipedi. Ama devamında diyor ki; "Bununla birlikte Türkiye dışında türban sözcüğü bu anlamda kullanılmazken, İslamî kaynaklarda da kadınların örtünmelerine ve kullandıkları başörtüsüne türban denmez."

Vallahi ben türban lafından hiç hazzetmiyorum, zaten dedim ya nasıl örtünce adına türban deniyor bu memlekette, onu da bilmiyorum. Ben örtü diyorum; Kur'an'da öyle diyor zaten.

Yine de sormadan edemiyorum, ben bu anketin neresindeyim,

(Sarıyer, tarabya, istinyeli mi; kız sen istanbul'un neresindensin? kız sen İstanbul'un nersindensin nıynınıy nıy nınnıy..)

Türbanlı mıyım, başörtülü müyüm; ben neyim yaaa?

(Ayrıca, kimse bana bir şey sormadı, çok kırıldım :'( )

Kimlik bunalımına soktun beni Tarhan amca.
Kavram kargaşası yaratıp, milletin kafasını karıştırmayın hocam yaaa.
Cahil adamız biz, "anlayameyoz" sizin kavramlarınızdan.

Türban kelime anlamı ve detay için bakınız,http://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrban#T.C3.BCrban_kullan.C4.B1m.C4.B1

Read On 7 yorum

İsrail'i ve Bush'u kim teselli edecek?

Çarşamba, Aralık 05, 2007
Vallahi ben değil, işim olmaz yani.
Zati hastayım.
Şimdi bu soru nerden çıktı?
Efendim eskiden kalma, ama evimde internete kavuştuğumdan beri de yeniden hayatıma dönmüş olan; sabah haberlere göz atma, haber sitelerini turlama alışkanlığım neticesinde gördüğüm bir haberden çıktı bu soru.

Detaya girmeyeyim, haberin özü şu:

ABD'nin 16 istahbarat örgütü (cıa, fbı, nsa da var aralarında), "İran'ın nükleer çalışmalarının şu anda silah yapmaya yönelik olmadığı" şeklinde rapor hazırlayıp, başkana da tevdi etmişler efendim bilgileri. Tabi başkan şok!
Şimdi düşünün, Bush yıkılmasın da ben mi yıkılayım yani? İran'ın nükleer silah programı olmaması beni niye üzsün yani di mi?
Garibim(!) İsrail ve BusH...
Yazık değil mi adamlara, nasıl girecekler İran'a, girseler bunu dünyaya nasıl anlatacaklar, değil mi ama?
Reuters ajansı haberi, “İsrail’in kanatları kırıldı” başlığıyla vermiş. Benim okuduğum yer öyle diyor. Sabah sabah keyfim yerine geldi, üzerimdeki tüm hasta hale rağmen.

Haberin detayı burada
Read On 4 yorum

"Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk" Okumaları

Salı, Aralık 04, 2007
Leyla'nın eliyle toplanmış tek bir çilek tanesi....
Başından geçenleri anlatmaya başlıyor, acının ve aşkın ona neler ettiğini; tek tek, bıkmadan usanmadan anlatıyor. Ta ki üzerine yazılabilecek bir parşömene dönene değin ve sonrasında, Leyla'nın izini üzerinde taşıyan parşömen, onun aşkından yanarak ve yandıkça daha da uzağına düşerek Leyla'sının geçiriyor, günlerini.

Ve aşık Parşömen Fuzuli ile karşılaştı.

İşte o karşılaşmadan sonra daha bir anlam kazanıyor, Leyla'nın aşkı.
İç yaralayan ama yaraladıkça derin bir haz veren dizelerle süsleniyor parşömen.
O meşhur "Leyla ile Mecnun kitabı" oluyor zamanla...
Kendine Kays diyor gah, gah Mecnun...
Farketmiyor, Aşk diyor...


Yazar elden ele gezdirdiği Leyla ile Mecnun kitabının ağzından; kendi bakışıyla dönem hikayeleri fısıldıyor okurlara. Aynı zaman diliminde yaşanan hikayeleri; Osmanlı'nın son dönem tarihinden kesitleri, Divan Edebiyatı şairlerinin hayatlarından parçaları, zaman zaman Avrupa'nın durumunu parça parça sunuyor, ama tüm hikayeleri birbirinin içinde yedirerek, ayırmadan.
Ve tabi efsanevi Babil hikayeleri, kurgunun en büyük parçası.
Fuzuli'nin kitabına gizlediği söylenen şifrelerin, aşk ve sırrın yol göstermesiyle ortaya çıkarılma öyküsü.
BUAM olarak kısaltılan Babil Uzay Araştırmaları Merkezi'ni kurma hayali taşıyan, Nabukadnazar'ın zenginliğine ve Arşiya Akeldan'ın bilimsel tabletlerine ulaşmak için L &M kitabı'nda saklı olduğu söylenen şifreleri çözmeye çalışan farklı milletlerden 7 kişi, her 7 yılda bir toplanıyor ve değerlendirmeler yapıyor.
4oo yıla yakın bir süreyi okuyoruz kitapta, bu hikayelerle birlikte.
Sonuç, orası okur'a kalmış.
Benim bu kitaptan çıkardığım, aşk'tan büyük sır yoktur!
Kitabın son bölümünün başındaki Fuzuli dizeleriyle yazının noktasını koyalım.

Aşk imiş her ne var alemde
İlim bir kıyl-ü kal imiş ancak...
Read On 0 yorum

Yazık ki ne yazık...

Salı, Aralık 04, 2007
Aslında bugün sadece, biten kitap ile ilgili bir iki satır yazmak niyetindeydim, ama "Türk Solu Dergisi"nin, "buyrun destekleyelim" dediği; ayrımcılık kokan, kokmaktan öte pişmiş, sofralara dağıtılmış ayrımcı rozetleri görünce kan beynime sıçradı. Ve fakat buradan bu rozetlerin fotoğrafını yayınlayarak, yaygınlaştırmanın içinde olmayacağım. Yazarak olmuyor muyum?, oluyorum aslında ama dayanamadım işte yine de...

*****

Bir de Ertuğrul Özkök'ün bugünkü yazısı var ki; "al birini, vur ötekine" diyorum; başka da bi şey demiyorum.

*****

Uğraşmayın birader, bu memleketin insanlarıyla.
Bir de şunu söylemeliyim, yoksa çatlayacağım orta yerimden.
Rövanş mantığı senin gibi adamların kafasında olur ancak Ertuğrul Efendi...
Read On 0 yorum

Çünkü Onlar Arsızlar, Küçük Kızım...

Pazartesi, Aralık 03, 2007
Önceki gün okudum aşağıdaki metni, beni çok etkiledi. Yazarıyla görüştüm, iznini aldıktan sonra paylaşmak istedim buradan.

***
30/11/2007 -Şahin Torun /cemaat.com

Çünkü onlar arsızlar, küçük kızım ve arsızlar kolay kolay doymazlar…

Üç kişiydiler, köşedeki ufarak masaya çökmüştüler. Üç kişiydiler enleri boylarına neredeyse denk, boyları kısa enleri uzun üç kişiydiler… Üçü de manşet kollu gömlek üstüne kazak ve onun da üstüne kazak ve onun da üstüne kalın, kalantor işi montlar giyinmiştiler.
Zaten iriydiler ki, böylece daha da irileşmiştiler…
Kısa boylu üç aç dev gibi, ama gerçekten de aç devler gibiydiler. İlginçtir üçü de gençtiler epeyce ve yine ilginçtir üçü de epeyce ama epeyce kel’diler. Ha birde gözleri, mazota düşmüş kara bilyeler gibi, dibe çökmüş, doymamış bir fıldır fıldırlıktaydılar. Biz içeriye girdiğimizde oradaydılar. Üç tane, kel, iri, kısa boylu, fıldır fıldır aç gözleriyle üç aç bodur dev gibi köşedeki masaya çökmüştüler. Kollarının, dirseklerinin ve aç göğüslerinin doldurduğu masada bir kendileri bir de kâh çatallarla, kâh elleriyle dalıp çıktıkları tepsiler dolusu nevaleyle baş başaydılar.
Evet biz içeriye girdiğimizde tam da onlarla çakışan bir uzam içerisinde böyleceydiler ve böylece herkes onlara bakarken onlar sadece kendileriyle ve kendileri için doldurulmuş tepsileriyle başbaşaydılar.
Doymak bilmemecesineydiler, dudaklarının köşelerinden ve çenelerinden yağlı gerdanlarına başka başka yağlar damlıyordu… Zaten yağlı, yalaşık, bulaşık bir parlaklıktaydılar ki, böylece daha da yalaşık, bulaşık oldular, par par parladılar. Yediler, yediler, yoruldular. Durdular, arkalarına yaslandılar, kalkıp lavaboya yollandılar arada bir, ellerinden, yüzlerinden sular damlaya damlaya geri geldiler, oturdular ve devam ettiler yemeye. Aklıma Marguirete Yourcenar’ın Hadrianus’un ağzından anlattığı, bir daha bir daha yemek için kusmaya giden Roma’lı konsüllerle, aç Romalı askerler geldi onları seyrederken… Kazanlar, arabalar, çuvallar dolusu yese de doymayan, doyamayan Rabelais’in Gargantua’sı geldi aklıma…
Aklıma bir de yemekten imtina edercesine yiyen zarif adamlar geldi. Zarifoğlu gibi, Karaavcı gibi taam edenler geldi… M.Emin Ağabey geldi aklıma, doymaktan korkarak yiyen güzel adamlargeldi, tıpkı adları gibi dost olan ve lokmasını ağzına nasıl götürdüğünü bilemediğim salikler geldi aklıma…
Üç kişiydiler ama etrafında dört sandalye bulunan masaya çökerken dördünü de kaplamıştılar sanki. Üçü de oturmuş, manşetli gömleklerinin metal düğmelerini çıtlayıp, kollarını çemreyerek ellerini önlerindeki tepsiler dolusu nevaleye uzatmıştılar… Üç açgözlü ve aç karınlı, üç bodur dev gibiydiler, yediler, içtiler, terlediler, silindiler… Başlarını kaldırdıkların da, bir ellerini de beraber kaldırdılar, komileri, garsonları, ustaları, aşçıları çağırdılar, yüzlerine bakmadan konuştular .
‘…Burada bu yok mu?..’ dediler;
‘…Burada şu yok mu?..’ dediler, istediler…istediler…
Tavuk kanatları ağızlarında parçalanırken bir ara bir ‘dava’dan, bir mahkemeden bahsettiler, bir ihaleden konuştular ve adana kebabın içindeki kuyruk yağını az bulduklarını eklediler bu ehemmiyetli sözlerine.
Konuşmaları da, gülmeleri de tıpkı yemeleri, içmeleri gibi fütursuz, destursuz, terli ve iri iriydi.
Onlar iri iri yerken, içerken ve yuvarlanan kopuk kayalar gibi konuşup gülerken, kimi üçe kimi dörde bölünmüş, pidelerini, lahmacunlarını ayranla yutmaya çalışan küçük çocukların lokmaları ağızlarında kalmıştı onları seyrederken.
Belli ki, bir işin adamıydılar, yada birkaç işin birden adamıydılar, bir ara her ne konuştuysalar, gülüp yeminler ederek anlaşılmaz cümleler yuvarladılar ve kafalarını sallayıp, kendi sözlerini yine kendileri tasdik ettiler.
Onlar bunu, şunu isterken ve aleste bekleyen garsonları, komileri, aşçıları kakazlarken bıyıklarına yeni yeni kır düşmüş bir adamla, bir kız çocuğu girdiler içeriye. Lacivert, ince bir pardesü vardı üstünde adamın, kızın da kırmızı naylondan bir kabanı ve uzun upuzun pembe bir atkısı.
Yan masaya oturdular, siparişlerini söylediler ve beklemeye koyuldular. 16 lahmacun dedi bıyıklarına yeni yeni kır düşmüş adam ve kızıyla parmaklarını açıp saymaya başladılar.Dede’ye,Nene’ye, Hala’ya, Anne’ye, Baba’ya, Amca’ya, Yenge’ye ve Küçük Kız’a…İkişerden 16, evet 16 lahmacun diye tekrar etiler, ellerini masanın üzerine koydular, parmaklarıyla oynadılar, beklediler.
Bir ara ‘Kebap’ dedi kırmızı naylon montlu küçük kız ve dediğine kendi de pişman oldu…
‘…Kebap kaç paradır?..’
Menü’ye uzandılar, baba kebabın fiyatını söyledi küçük kıza, akılı kız ‘…birer kebaptan 8 kebap çok para…’ dedi, ‘… 40 lira…’ dedi…Sustular, belli belirsiz yutkundular ve baba kız lahmacunlarını beklemeye koyuldular.
Önce o üç bodur, kel, fıldır fıldır gözlü, üç aç dev kalktılar işgal ettikleri masadan, sanki dışarıda donacaklarmış gibi davrandılar. Çay dağıtan çocukların tuttuğu montlarını, kabanlarını giyindiler, atkılarına sarındılar, fermuarlarını çekip, düğmelerini iliklediler.Ayaklarını rap rap yere vurdular, göbeklerini, gerdanlarını titrettiler habire.
Kalkıp terk ettikleri masanın üzerinde küçük çaplı bir çöplük bıraktılar. Buruşturulmuş, kırıştırılmış peçetelerin arasında kimi ucundan ısırılmış, kimi ortasından yarılmış, kimi parçalanıp bırakılmış tavuk kanatları, etler, köfteler ve tatlılar bıraktılar.Kasanın önünde yarıla yırtıla hesaplarını ödediler, şakalaştılar, bağrıştılar, ricalaştılar.

İki yada üç tane 100’lük banknot bıraktılar kasiyerin önüne, birkaç 20’lik ve birkaç 10’luk banknotu geriye aldılar; yediklerini karınlarına tıkıştırdıkları gibi paranın arta kalanını da ceplerine tıkıştırdılar…
Çok ‘cool’ bir halleri vardı...Oldukça serbest hatta serbestten de ötedeydiler…,
Önlerinde açılan rengarenk büyük kapıdan üç iri safra gibi kaldırıma döküldüler, üç iri safra gibi birkaç yalpa vurup hemen kapının önündeki iri bir jeep’e bindiler ve çıkıp gittiler.
Biz kalktığımızda, parmaklarıyla sayıp sipariş ettikleri lahmacunlarını bekleyen kırmızı naylon kabanlı küçük kızla ince pardesülü, bıyıklarına yeni kır düşmüş adam da masaya bırakılan paketlerini alıp kalktılar.
Dışarıda ayaz vardı,Garsonlar hala o üç aç, obur devden arta kalan çöplüğü temizlemekle meşguldüler.
16 lahmacunu iki pakete bölüp taşıyan baba ve kız bir ellerindeki paketlere birde ayaza baktılar, elindeki sıcak lahmacun paketini göğsüne bastıran küçük kız bir ara bir şeyler söyledi babasına ve elini burnuna götürürken güldürdü babasını…
Baba ve kız caddenin sol yanındaki daracık kaldırımdan yukarıya doğru güle güle yürüyüp gittiler…
‘…Ne kokusu kızım…’ dedi babası;
‘…Kokuyor işte…Kusmuk…’ dedi küçük kız;
Garsonlar lokantanın kapısını açtılar, bir aşağıya bir yukarıya baktılar, dudaklarını büzüp sağ ellerini bir tarafa salladılar, kapattılar kapıyı, içeriye girdiler…
Dışarıda ayaz vardı... Tam kapının önünden, kaldırımdan donmuş bir safra kokusu yükseliyordu.
…………//…………
Read On 0 yorum

Ölümünün 30. Yılında Oğuz Atay Sempozyumu

Pazartesi, Aralık 03, 2007
Yer: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Oditoryumu - Fındıklı
Tarih: 13 - 14 Aralık 2007

Türk Edebiyatının Oyun/bozanı...

Ölümünün 30. Yılında Oğuz Atay Sempozyumu

13 Aralık Perşembe
09.30 – 09.45: “Sonunda Bana Bunu da Yaptınız” (Performans)
09.45 – 10.00: “Hayat Bir Oyundur” (Belgesel: Nilgün Eroğlu Maktav)
Açılış konuşmaları:
10.00 – 10. 20: Prof. Talat S. Halman (Bilkent Üniversitesi)
Prof. Rahmi Aksungur (MSGSÜ)
Doç. Dr. Handan İnci (MSGSÜ)
10.20 – 10.30: Çay arası
I. Oturum: Yöneten /Prof. Dr. Abdullah Uçman
10.30– 10.50 Oğuz Demiralp, “Oğuz Atay’a Mektup”
10.50 – 11.10: Sevda Şener, “Oğuz Atay’da Oyun ve Gerçek İkilemi”
11.10 – 11.20: Çay arası
II. Oturum: Yöneten / Yrd. Doç. Dr. Laurent Mignon
11.20 – 11.40: Füsun Akatlı, “Öykücü Oğuz Atay”
11.40– 12.00: Emre Ayvaz, “‘Ne Evet Ne Hayır’: Başkasının Derdi ve Dili”
12.00 – 12.20 Nursel Duruel, “Tahta At”
12.20– 13.30: Öğle arası / (Film gösterimi: “Oyunlarla Yaşayanlar”, I. Bölüm)
III. Oturum: Yöneten / Doç. Dr. Meral Özbek
13.30 – 13.50: Feridun Andaç, “Oğuz Atay’ı Yazmak”
13.50 – 14.10: Seval Şahin, “Kusurun ve Sıradanlığın Epiği: Tutanamayanlar
14.10 – 14.30: Suna Ertuğrul, “Edebiyat ve Kanun İlişkisi”
14.30 – 14.45 : Çay arası
IV. Oturum: Panel: Oğuz Atay Okumak / Yöneten: İbrahim Yıldırım
14.45 – 16.15: Ümit Kıvanç
Sadık Yalsızuçanlar
Murat Yalçın
Barış Tut
16.15 – 16.30: Çay arası
16.30 – 17.00: Elif Şafak: “Oğuz Atay’ın Çocukları”

14 Aralık Cuma
I. Oturum: Yöneten / Prof. Dr. Sema Uğurcan
09.30 – 09.50: Özge Şahin, “Kemiren ve Dirilten Bir Ses: ‘Üçüncü Şey’ / ‘Bir Mektup’u Okuma Denemesi”
09.50 – 10.10: R. Aslıhan Aksoy Sheridan, “Oğuz Atay’da Okurluk Halleri”
10.10 – 10.30: Arzu Aygün, “Oyunumuzdan Bunalan Homo Ludens: Disconnectus Erectus’u
Kuramsal Oku-ma-ma Denemesi”
10.30 – 10.50: Süreyya Elif Aksoy, “Kurmacanın Günlük’te Hazırlanışı”
10.50 – 11.05. Çay arası
II. Oturum: Yöneten / Mahmut Temizyürek
11.05 - 11.25: Elif Türker, “...Ve Turgut Özben”
11.25 – 11.45: Sibel Irzık, “Ya Eşya Birgün Delirirse”: Oğuz Atay’ın Öykülerinde Gündelik Yaşam”.
11.45 – 12.05: Fatih Özgüven, “Unutulan”
12.05 – 13. 30: Öğle arası / (Film gösterimi: “Oyunlarla Yaşayanlar”, II. bölüm)
Panel: Oğuz Atay’ı Tanımak
13.30 – 14.15 (1.oturum)
Hilmi Yavuz
Doğan Hızlan
Selim İleri
14.15 – 14.25 Çay arası
14.25 – 15.05: (II. oturum)
Halit Refiğ
Cevat Çapan
Hayati Asılyazıcı
15.05 - 15.15: Çay arası
III. Oturum: Yöneten / Nurdan Gürbilek
15.15 – 15.35: Jale Parla, “Oğuz Atay’ın Yazarları”
15.35 – 15.55: Murat Belge, “Oğuz Atay ve Dünya Edebiyatı”
15.55 – 16.15: Orhan Koçak, “İroni mi Şaka mı?”
16.15 -16.30: Çay arası
16.30 – 17.00: Murathan Mungan’dan Oğuz Atay’a Mektup
17.00: Kokteyl

İstanbul'da olsaydım, asla kaçırmazdım. Çok iyi isimler toplanmış, sempozyumda. Bilemiyorum yani...
Read On 3 yorum

bıla bıla bıla

Pazar, Aralık 02, 2007
* Dün bloga yazamamamın sorumlusu bu kadın dır. Kendisiyle mailleşmek suretiyle zamanımın büyük bölümünü harcadığımdan, bloga yazacak zamanım kalmamıştır. :) (zati tembelim)

*Bu mailleşmeler esnasında; içsel gel-gitler yaşamış, psikolojim hoplamış ve "başkaları tarafından anlaşılma isteğim" yıllar sonra hortlamıştır. Benzer anlaşılma kaygılarını 99 yılında canım arkadaşım la yaşamış, sonrasında bugün hala süren bir dostluğun kapılarını aralamıştık.

*Aslında üzerinde yazmak istediğim çok şey birikti iki günde ama, yavaş yavaş. Zamanla, sindirdikçe, şarkın efsanevi ağırlığıyla ve sonra.

*Ama aklımdayken, canım ceren bebek, sen ne günahsızsın ve sen ne de güzel cennet bahçelerinde olacaksın Rabbin izniyle. Allah babacığına Eyyüp (a.s)'ın sabrını versin, ...

*Biz orda burda, geyik yapıp, hallerimize ağlarken; durmayan çalışan, somut şeyler üreten ve heyecanla yoluna devam eden bu kardeş 'e ve tüm ekip arkadaşlarına çalışmaları ve "bir şeyler yapılabilir" umudunu verdikleri için teşekkürler. Yolunuz açık olsun.

*Güneşin doğuşunu apaçık gören bir evde, yine de sabah namazlarına kalkmamamın cezası olduğuna kanaat getirdiğim, iki inşaat yükseliyor, manzaramın tam önünde. İnşaatların görüntüsü yerine eski manzaramın fotoğrafını koymak istedim, bundan mahrum kalacağım işte.



*Dün misafirlerim vardı, her ne kadar; tembel bir gün geçirmek, temizlik, yemek vs.. uğraşmak istemediğimden başlangıçta istemeyerek kabul etsem de, güzel zaman geçirdik yine de. Akşamın sonunda kendimi, şu "kimyasal kullanmadan her türlü işi yapan bez" lerin satıcısı olarak buldum , aslında bir tane kendime alacaktım ama 5 tane satınca 1'i hediye. Devir ekonomi devri ve ben para harcarken düşünen tiplerdenim.

*-bitti-

*bir de şarkısı olsun postumun:)

Read On 3 yorum

Arıtman'ın üslubunu pek sevmem ama,...

Cuma, Kasım 30, 2007
Şimdi biyo nun blogunda gördüğüm anketi, her ne kadar ziyaretçi sayım sınırlı da olsa, buraya taşımak istedim. CHP İzmir milletvekili Dr. Canan Arıtman'ın, "Bebek tecavüzcülerinin ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırılmasını" öngören yasa teklifinin bir an önce yasalaştırılmasına destek vermek isterseniz, bir evet de siz tıklayın efendim.
Read On 0 yorum

Every day for us something new

Cuma, Kasım 30, 2007
Bugün yazacaklarımı yine maddelesem iyi olacak.

*İnterneti açıp da düşen uçağı ve kurtulan olmadığını öğrenince çok üzüldüm. Vefaat edenlere Allah rahmet eylesin, yakınlarına da sabır versin inşaallah.

*Havalar soğuduğundan beri sigara içmek işkence haline geldi. Bilgisayarı ve tabi çalışma odasını kikiriğin de kullanımına açtığımızdan, odayı saatlerce havalandırma imkanı da kalmadığından, balkonda sigara içiyorum. Giyin, örtün çık, üşüye üşüye iç, neyim ben yaa. Bazen tüm bu şartlara rağmen sigara içmeye devam ettiğim için salak olduğumu düşünüyorum. Üstelik benden sadece 3-4 yaş büyük eski iş arkadaşlarımdan ikisinin anjiyo olacağını öğrendim ve
tırstım. Kurtulmalı bu illetten. Yoksa genç yaşta damar tıkanıklığından gideceğimi sanıyorum.

*Elifciğim son dönemde yeni yeni hallere giriyor. Sandalyelerin arasını açıp, birinden diğerine geçiyor, yüksek sehpalarımızın üzerine ellerini koyup, vücudunu yukarı çekip, bırakıyor ve bunun gibi pek çok akrobatik harekete imza atıyor sonra da "anneeeee bak ben ne yapabiliyorum?" diye bağırıyor. :)

*Elif'e bu aralar sık sık ıhlamur içiriyorum, bu sabah bana ne dese beğenir siniz? "her gün ıhlamur ıhlamur ıhlamur, bıktım artık yaaaa" Ben de cevaben diyorum ki buradan; "her gün öksürük öksürük öksürük, bıktım artık yaaaa" :)

*Evdeki parça iplerle Elifciğe yatak örtüsü örmeye başladım, afgan işi mi diyorlar, kırk yamamı her neyse, rengarenk ve farklı modellerden oluşan motiflerle karmakarışık bir şeyler yapıp, sonra da birleştireceğim. Bakalım neye benzeyecek, uzun vadeye yaydım bu işi tabi ki.

*Ve soların blogunda Apocalyptica'dan dinlesem de, buraya Metallica versiyonunu koymayı tecih ettiğim şarkı da bugünün şarkısı olsun. Nothing else matters

Every day for us something new
Open mind for a different view
And nothing else matters




Read On 4 yorum

haberin komediyiyeni

Perşembe, Kasım 29, 2007
Dün akşam yine Birand'ı izliyorum, şu kaçırılan rahip ile ilgili telefon bağlantısı yapmış, enkırmenimiz. Fakat telefonda konuştuğu adam öyle ağır konuşuyor ki, üstelik bir şey de bilmiyor. O bağlantıyı ayarlayan muhabir yayından sonra paparayı yemiştir kesin, neyse efendim, Birand adama soruyor,
-olay nasıl olmuş?
Adam diyor ki,
-manastırdan çıkmış, yürürken bir arabaya bindirilmiş vs...
Birand gıccık oldu ya bağlantıya, gerildi zaten acayip, diyor ki;
- Malatya'dan çıkmış nereye gidiyormuş, Olay Midyatta gerçekleşmemiş mi?

Koptum gene, sen çok yaşa emi M.A.B

ziyaretçiye not:Profilimi okuma zahmetine katlanmayıp bir de üstüne, bu uragan nereden anlıyor, adam gerilmiş; muhabiri paralayacakmış filan diyorsanız; 4 yıl iki ayrı ana haber sunucusunun asistanlığını yaptım efendim, üstelik bu iki kişinin haber bültenlerinin yapımcısıydım aynı zamanda. Bilirim canlı yayın gerginliği nedir, nasıl ortaya çıkar, tedavisi nedir? Hoşa gitmeyen bağlantı sonucu, haber arasında enkırmenler muhabirleri hakkında ne de güzel konuşurlar, bilirim.
Kısaca anlarım yani, canlı yayında bir enkırmen nasıl gerilir?
Read On 5 yorum

Hero

Çarşamba, Kasım 28, 2007
Bugün acayip "Hero" izleyesim var.
Read On 0 yorum

Uragan yumurtluyor

Çarşamba, Kasım 28, 2007
Dün akşam da her akşam olduğu gibi Birand'ın bültenini izliyordum. Adamcağız, operasyon ihtimali doğduğundan beri, sınır hattına yerleştirdiği muhabirleriyle canlı yayında muhabbet ediyor, bu yüzden seviyorum ben bu adamı, tarzını yani. Canlı yayınmış, hataymış, yanlış anlaşılırmış, mühim değil, Birand düzeltir. Neyse efendim, muhabire diyor ki, -Talabani ile ilgili bir gelişme var mı?
Allah Allah diyorum, biraz önce bültenin başında bulduk Talabani'yi diyordu. Bu adam ne yapıyor?
Garibim muhabirin bir şeyden haberi yok, -araştırıyoruz, soruşturuyoruz, Avrupa ülkelerinden birinde olduğu söyleniyor vs.. içi pek dolu olmayan cümleler kuruyor, kelebeğin diğer karesinde Birand hınzır hınzır sırıtıyor. Yaaa, geçirdim işte bak, der gibi gülüyor. Muhabir bir yandan konuşuyor, bir yandan da eminim, "nassı bi tonga bekliyor beni" diyordur.
Neyse efendim, çocuğun bağlantısı bitti, Birand bu habere ayırdığı dakikaları görünüşte boşa çıkaran, ama aslında "bakın her saniye güncelleniyoruz, sürekli taze bilgiye ulaşıyoruz, bölgedeki muhabirin bile ulaşamadığına, ulaşıyoruz" mesajını alttan alta veren açıklamasını yapıyor.

Meğer Milano'daymış Talabani. Otelinden çıkarken futbol için oraya giden türk gazetecilere yakalanmış. Detayını da anlatıyor, korumaları kalabalıkmış, fotoğraf makinesi de yokmuş, gazetecilerin yanında(şimdi olmadı ama, makinesiz çıkmam abi!) Biri plan yapıp, dışarı çıkıyor, bilmem hangi ünlü mağazanın kapısının karşısına geçip bekliyor, Barzani gelirken de cep telefonu ile de fotoğrafını çekiyor. Yetmiyor bir de diyor ki Birand; "Bakın yarın yazacak Selahattin Duman, okuyun görün":)))))
Bahsi geçen köşe yazısı da burada

Ha hay,ha hay ben bu adamı izlerken eğleniyorum gerçekten. "Birand yumurtluyor", bölümünü hiç kaçırmıyorum özellikle. İşin gırgırı bir yana, adam yılların habercisi, adı ne tür şaibelere karışırsa karışsın* yıllarca habercilik yaptı, ama hala tutkuyla bağlı işine ve hala heyecanla yapıyor bu işi. Kaç haberci, gündemi meşgul eden hadise neyse ve nerede geçiyorsa, oraya gidip haber sunar yaw, çıkabilecek tüm teknik sorunlara rağmen üstelik. Kendi gitmese, muhabirleri var, her yere dağıtır, bağlanır da bağlanır. Doğru-yanlış, taraflı yada tarafsız; işin o tarafında değilim. Orası çok su götürür. Ama;
Yaşına rağmen bu zor mesleğe aşkla sarılan bu adamı takdir ediyorum...

*(Maddi şaibelerinin dışında Trt yıllarında bütün Kültür bakanlığı arşivini kopyaladığı üzerine çok konuluşulur, Ankaralı haberciler arasında. Yüce Birand, bize de verseydin ya şu sırrı, saniyelik görüntüler için anamız ağladı zamanında yaaa.:))

Bir de izlemeyenler varsa, bu Birand haberi kaçmaz.

Read On 6 yorum

boncuklu bere / çölde su arasam ütü bulurum...

Salı, Kasım 27, 2007

Kikiriğime şirin mi şirin bir bere örüyordum, dün akşam bitirdim nihayet. Sık sık elime almadığım için bir haftadır, garibim ööle örgü torbasının içinde duruyordu.

Dümdüz olmasın, bir yerine bir şeyler yapayım şunun, dedim. Önce işleme yapmayı düşündüm, sonra vazgeçtim. Elif'in kırılan kolye ve bilekliklerinin boncuklarını biriktirdiğimiz küçük bir boncuk kutusu var. İçinden kafama göre bir şeyler seçip, deneme yanılma yoluyla bu haline getirdim, bereyi. Bundan önce 2 defa başka boncuklarla işledim, hoşuma gitmedi. Büyük olmuştu diğer boncuklar, bunlar küçük küçük, yeşiller ama olsun. Sevdim ben, güzel oldu. Kikirik de beğendi zaten, gerisi mühim değil.
****
Dün pek yazasım yoktu, bugün yazayım. Cuma günü, Elif'i anneme bırakıp, dişlerime yapılacak dolgular için hastaneye gittim. Efendim, randevumu hatırlattım görevliye, doktorumun adını verdim, ne dese beğenirsiniz. Doktorum trafik kazası geçirmiş ve 15 gün kadar raporluymuş. Buyur burdan yak. Neyseki çok ağır değilmiş durumu ama benim yaptığım tüm organizasyon boşa gitmiş oldu. Zaten kendim için hekime gitmeyi hiç sevmiyorum, bir de böyle olunca, ıııy.

****

Şurada iki paragrafı yazmak saatlerimi aldı. Defalarca elektrik kesildi, yazasım vardı ama kalmadı. pes yani :{

-bitti-
Read On 0 yorum

...

Pazartesi, Kasım 26, 2007
Haftasonu yatılı misafirim vardı. Tabi ben hizmette sınır tanımayan ev sahibesi pozisyonunda dolaştım durdum ortalarda. Ne bloga yazabildim, ne de bi şeyler okuyabildim. Normal şartlarda bile pazartesileri evin duman olduğundan bahsetmiştim daha önceleri. Bir de misafir olunca, düşünün gerisi. Sabahtan beri evi toparlamaya çalışıyorum, ancak fırsat bulup oturabildim blogun başına.
Oturdum ama yazacak bir şeyim yok.
Eee, o zaman nedir?
-bitti-
Read On 0 yorum

karaRsız kasım / what's in your head?

Perşembe, Kasım 22, 2007
hayat zor ya, zorluyor bazen.
bazen de ben zorluyorum sanki.
kolay da olabilir, kolay olanı seçersen.
ama seçim yapmak ta zor.
kolay da olabilir aslında
düşünmeden seçersen.
düşünmek de zor, en zoru da düşünmek.
ama düşünmemek de yokluk gibi.
yok olursun düşünmezsen,
kayıpsın o vakit.
bazen kaybolmak da iyidir.
midir?
ki
...
vazgeçtim,
en zor olanı karar vermek
...
hayır hayır
en zor olanı değişmek
...

bilmiyorum yaa
hepsi zor sanırım ya da sanmam.

-bitti-


Read On 2 yorum

jean devrim'i tanımam / indir-oku!

Perşembe, Kasım 22, 2007
Hiç okumadım kitaplarını, tanımıyorum da zerre kadar.
Sadece bu gösterinin en altında, yanında İNdİr yazan denemeyi okudum, sevdim.
Dil önemlidir, en az annelik kadar...







Kayıp Bahçenin Çocukları Kitap Yurdu 2001 - Öykü
Kayıp Bahçenin Çocukları AltKitap 2003 - Elektronik Basım
Ben Deccal Kitap Yurdu 2005 - Öykü
Bu Şarkıları Beni Ağlatmak İçin mi Yazdılar Kitap Yurdu 2007 - Öykü
*Yeni* Die Ziekter Giett Indir! Bir Adet Deneme
Read On 0 yorum

yazmalı mı yazmamalı mı?

Perşembe, Kasım 22, 2007
Elifciğin kontrolü vardı, ayşin doktora gittik bugün. Bademcikler küçülmüş, kızarıklıklar gitmiş ama müjde bu defa da gribiz ha hay ha hay. Biz antibiyotiğe direndikçe bu hastalık da kızımın peşini bırakmayacak diye düşünmeye başladım, ama yine de direnişe devam. "Yılgınlık yok, direniş var" Çok kalabalık ortamlara girmezsek, sigara dumanından uzak tutarsak, takviyelerimize devam edersek ve hasta insanlara yaklaşmazsak yeni bir hastalığa dönüşmeden bir hafta içinde atlatabileceğimizi söyledi ayşin doktor. İyi zaten, çocuğum. Sesi kısık, burnu akıyor, öksürüyor ama iyi. Ayşin doktorla sohbete başlayınca çıkamıyoruz odasından. Bir bebek geldi biz içerdeyken, beraber muayene ettiler bebeği. Yakında staja vereceğim Elif'i , Ayşin'in yanına :)
Doktorumuz da şaşırıyor bu duruma, "en fena hastamdı bu kız benim, tepine tepine muayene olurdu, bakmayın bu haline, neler yapardı eskiden" diyor yanındakilere. Ve her geçen gün Elifle olan ilişkisi güzelleşiyor ve bu da muayenelere yansıyor tabi. Direnmek şöyle dursun koşa koşa gidiyoruz hastaneye, odaya girer girmez başlıyoruz muhabbete, çıkana kadar. Çok şükür, önceki hallerini düşününce ben de Elif'İn bu haline inanamıyorum doğrusu.

****
Ben de yarın dişime yaptıracağım dolgu için hastaneye gideceğim. Bu arada tüm dışarı çıkmalarımız, hastane işleri için oluyor ya. İyice ev kedisi oldum ben, çok gerekmedikçe çıkmıyorum, internet sağolsun, nereye istersen oraya...
-bitti-
Read On 2 yorum

güzel yüzlü sabahım.

Çarşamba, Kasım 21, 2007
- 7 sularında kızım tarafından uyandırıldıktan hemen sonra, kendi kendime dedim ki;
uyuMa! KalK! -uyu uyu yat yat uyu uyu yat- nereye kadar yani, kır şu zinciri. Biliyorum bir gün bir saat erken kalksam devamı geliyor. Tecrübeynen sabit! Ve kendime yenilmedim, gidip hemen yüzümü yıkadım, kuzucuğun 1. kahvaltısını verdim -tahıl gevreği- Dora the Explorer ile Elifciği ve gevreği baş başa bırakıp, çıktım. (baba evde ama uyuyor) Çıkarken ekmek almaya gittiğimi, biraz uzun süreceğini, kendine zarar verebilecek şeyler yapmamaya çalışmasını rica ettim. Saat 07:15 dışardayım.
- Yürüyüş parkuruna uğramayalı neredeyse 3-4 ay oldu. Bu arada ilginç ilginç spor aletleri yapmışlar, parkurun yanına. Bir de kayaklı-salıncaklı çocuk eğlenceliği eklemişler. İyi olmuş.

- Neyse ilk 500 metrede zorlandım, parkurun müdavimi olan iki teyze var 50-55 yaşlarında, aynı tempoda yürüdük neredeyse, o kadar hamlamışım yani! Neyse 1km'lik turu tamamladıktan sonra açıldı bacaklarım, nefesim onlar kadar açılamadı, o biraz sürer. Sigara sağolsun :) İlk gün için iyiydi yine de, 45 dakikada 4 km. Sonra köy ekmeği alıp, eve döndüm.

- Giderken çayı koymuştum, demledim, dolaptan karma-karışık için meyve çıkartıp, doğru arınmaya. Bugün karmakarışığa; portakal, greyfurt ve mandalinaların taze sıkılmış sularını, elma, armut, ceviz, tarçın ve bal koydum. Nefisti. İnce bellide azzıcık şekerli iyi demlenmiş çayımdan yudumlayarak kahvaltıyı hazırladım. Çay gözdem, ne içersem içeyim, sudan sonraki ilk sıra her zaman çaya ait.
Bu sabahı iyi değerlendirmiş olmanın ve halen içmekte olduğum caanım çayın verdiği keyifle yazdım yazımı, İYİYİM...
Read On 3 yorum

amaaan, bir de başlık mı yazıcam şimdi?

Salı, Kasım 20, 2007
Dün çocukların dağılımından sonra, -biri uykuya diğeri evine- kendimi önce ev işlerine sonra da yemeğe vurdum. Pazardan ertesi gün, ev tam bir harp meydanı şeklinde olduğundan ve birinin duruma el koyması gerektiğinden ve bu biri her zaman ki gibi ben olduğumdan, pöff, akşama kadar çalış babam çalış şeklinde geçti günüm. Pöff'e bakmayın şikayetçi değilim. Temizlik faslını bitirdikten sonra mutfağa daldım. Şu pizza pişirdiği iddia edilen aletlerden bir tane de ben de var, babacığım hediye etmişti. Pizza pişirmedim hiç onda, çünkü o kadar pizza dişimizin kovuğunu doldurmaz bizim. (dipçik not:Ben pizzayı büyük boy fırın tepsisinde pişiriyorum.)
Neyse, bari bi işe yarasın alet, durmasın mutfağın bir köşesinde diye sebzeli tavuk yaptım. Fena da olmadı hani, yok yok tevazu gösteriyorum, nefis oldu.
(kahretsin kadın becerikli, yapcek bi şi yok :])




Yazıvereyim içine ne koyduğumu da, canı çeken pişirsin, pişiremiyorsa pişirtsin yani...

tavuk baget, küp küp doğranmış iki patates ve bir domates, soyucuyla ince ince dilimlenmiş bir havuç, bol sarımsak, kimyon, pişmesine yakın haşlanmış bezelye ve mısır ( o da konserve değil ha, yazdan haşlayıp atmışım derine), bir de ince halkalar halinde doğranmış soğan. Tuz-karabiber. bitti.

Daha ne olsun, ne varsa koymuşum işte, bir tek biber koymadım, o da kikirik içinde biber gördüğü yemeği yemek istemiyor ondan, siz onu da ekleyin.

Dün ne kadar çalışkansam bugün de o kadar tembelim. Hiç bir şey yapasım yok. İçim fena sıkılıyo. Kuzucuğumun sesinin neredeyse tümüyle gitmek üzere oluşunun da sıkıntımda büyük payı var.

Yazasım da yokdu ya, yine de uzadı gitti bu yazı, bitsin artık. -bitti-

Read On 0 yorum

oku, iyi gelir

Pazartesi, Kasım 19, 2007
Elif ve arkadaşı İremsu bizdeler şu saatlerde. Muhabbeti dinleyin, birisi kanguru ru olmak istiyor, diğeri köpek çilek. Tartışma çıkıyor ve şöyle devam ediyor:
elif: bak bi daha hiç gelmem size, yalvarırsın gel diye, gelmem
(ukala, ukalanın zirve yapanı, niye yalvaracakmış ki kız, ikiz kız kardeşleri var onun, sen yalvarırsın esas, anne nolur çağıralım iremsuyu diye)
iremsu: niye öyle diyosun, ben sana çukuyata getiydim geliyken ama
(Lve r de sorunu var iremsunun, aşacak çalışıyoruz bize her gelişinde, suratımız maymuna dönüyor ama, her seferinde gösteriyorum, dilin dişlerinin şurasına değecek, diye)
elif: napıyım
iremsu: vey çukuyatamı o zaman
elif: yedim ama ben onu
iremsu: çıkay o zaman, kus vey çukuyatamı
ıııııııııııııııy
elif: anneeeeeeeeeeeeeee
anneeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeee


anne burada ben oluyorum,
:efendim,
elif: iremsu bana kus diyoooo

anne:ben size akşam ki pastadan vereyim yer misiniz?
iremsu: bize de getiymişsin, yedim ben, bana mı yaptun teyje?
elif:hayır annem bana yaptı.


hadiiiii, gene mi yaaaa...
Read On 6 yorum

:(

Pazartesi, Kasım 19, 2007
Bir kaç gündür pek nanemollayım, hastayım demek istemiyorum çünkü, o lafın psikolojisi bile 2 gün yatırıyor. En iyisi tadım yok, demek. Önce mide sorunu, bugünde bel ve eklem ağrılarım var, ama geçer. Uzun sürmez, bilirim ben kendimi.
Hem geçmese ne olacak, yapılacak tonla işim var ve bir yerinden başlamam gerek. Zaten evde bir hastacık var, bir de benim yatma olasılığım olabilir mi?
Olamaz, ben her türlü hastalığımı ayakta atlatabilmeliyim, di mi ama! :(

neyse,boşverelim moral bozucu şeyleri, izleyelim, gülelim :)
Read On 0 yorum

"Benim için namurad olsun diyenler bermurad olsun"/"Babil'de Ölüm, İstanbul'da Aşk" okumaları

Cumartesi, Kasım 17, 2007
Divan edebiyatından bir şeyler okumam en son lise yıllarında kalmıştı, bir de üniversiteye hazırlanırken, divansever :) hocamızın aralarda okuduğu beyitler var hatırımda kalan. Şimdilerde İskender Pala'nın Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk'ını okuyorum ya, acayip haz vermeye başladı, kitaba serpiştirilmiş beyitler. Her biri oturup saatlerce anlatmaya çalışacağımız şeyleri iki cümlede ne de güzel dillendiriyor.

Hoşuma giden bazı beyitleri buraya alıntılamak istiyorum, hem zihnime iyice yerleşsin, hem de blogu okuyanların yüzlerine doğu'nun rüzgarları değsin, diye.

"Yıkanlar hatır-ı naşadımı ya Rab şad olsun
Benim için namurad olsun diyenler bermurad olsun" Naili

"Kimsesiz hiç kimse yok her kimsenin var kimsesi
Kimsesiz kaldım yetiş ey Kimsesizler Kimsesi" Ruşeni

"Canandan mahabbet alıp verdiler bana
Sonra benim de canımı canane vediler" İzzet

"Aşk olduğu yerde mahfi olmaz
Aşk içre olan karar bulmaz" Fuzuli

"Gehi vuslatta aşık, gah mehcur
Bu dünyadır gehi matem, gehi sur" Baki

"Öyle sermestem ki idrak etmezem dünya nedir
Ben kimim, saki olan kimdir, mey ü sahba nedir" Fuzuli

"Ben de Mecnundan füzun aşıklık isti'dadı var
Aşık-ı sadık benim, Mecnun'un ancak adı var" Fuzuli

"İş bu mana-yı bedihi görünen gün gibidir
Ömür bin yıl da olsa yine bir gün gibidir" Arif

"İlim kesbiyle paye-i rif'at
Bir hayal-i muhal imiş ancak
Aşk imiş her ne var alemde
İlim bir kıyl-ü kal imiş ancak" Fuzuli

Not: Harflerin şapkalarını ekleyemedim klavyede, bilginize...
Read On 2 yorum

mosmor

Cuma, Kasım 16, 2007
morsa mor, dibine kadar
Read On 2 yorum

karma-karışık

Cuma, Kasım 16, 2007





Meyve tüketme konusundaki beceriksizliğimizi bu karma-karışık sulu meyve püreleri ile aştık. Evin Beyi'nin kahvaltılarımıza eklediği bu meyve karışımlarına epey alıştım, şimdi ben de hazırlıyorum. Bugünkünün içinde; elma, armut, kivi, havuç ve suyu sıkılmış portakal, geryfurt, mandalina ve biraz da bal var. Çok koyu kıvamlı olmaması için de karışık meyve suları ekledim biraz. Tarçın da yakışıyor, az miktarda eklerseniz.
Önce suyunu kullanacağım meyvelerin suyunu sıkıyorum, sonra da tümüyle kullanacağım meyvelerle birlikte karıştırıcı da iyice hem-hal olmalarını bekliyorum. En son balı da ekliyorum, tamamdır. Ama içerken bardağı sık sık çalkalamak gerekiyor, yoksa sıvı kısım bardağın altına iniyor. Son fotoğrafta görüldüğü üzere :)
Bardağın tümünü kikiriğe içirdim, zıpkın gibi fişşek gibi dolaşıyor ortada, dün ayılıp bayılıp bulduğu yere yatan çocuk gitti, kaplan tigger geldi:)
İşin şakası tabi bu durum, ama Elifcikteki uyku durumunun Aferin PLus'dan kaynaklandığı anlaşıldı. Günde üç yerine iki verince maaşallah fel-fecir okuyor gözleri...
Ateşimiz de 37.5 civarı seyrediyor, şükür artmıyor. İyi olacağız inşaallah iyi :)
Read On 2 yorum

Hicaz aşk

Cuma, Kasım 16, 2007
"Ger ben ben isem nesin sen ey yar
Ver sen sen isen neyim ben-i zar"
Fuzuli

"Gül gülse daim ağlasa bülbül acep değil
Zira kimine ağla demişler kimine gül "
Bâkî


Bağlama ile birlikte söylenmiş versiyonu

Read On 0 yorum

ah benim canım kızım

Perşembe, Kasım 15, 2007
Bu geceyi Elif'in yatağında geçirdim, sürekli nefesini dinleyerek. Dün akşam ateşlenen kikirik kızım, öyle bir mahmurlaştı ki sormayın. Aslında ateşe dayanıklı bir çocuktur, 39.5 geçmediği sürece enerjisinden bir şey kaybetmez. Ama bu defa öyle olmadı. Tabi direnci kırıldı çocuğumun, bir buçuk aydır bir artan bir azalan hastalığı, muhtemelen bünyesini zayıflattı. Doktorumuzla da görüştük, bağışıklığını güçlendirecek bitkisel bir karışım kullanacağız bir süre. Ama iyi olacak, elimden geleni yapacağım, toparlanacak benim melek kızım.
Şefkat çocukları nasıl da memnun ediyor. Ve hasta olduklarında nasıl da daha fazla muhtaç oluyorlar şefkate.
İyi ol yavrucum, iyi ol ki, iyi olayım...
Read On 2 yorum

1,2,3,4

Çarşamba, Kasım 14, 2007
1. En son bundan 4 yıl önce diş hekimine gitmiştim. Ve 20'lik dişlerimden birini hekimin muayenehanesinde bırakıp gelmiştim. Neyse ki bu sefer öyle olmadı, röntgen ve diş taşı temizliği ile atlattım bu muayeneyi ama bir sonraki görüşme için iki dolgu sözü alıp geldim, adı gibi melek hekimden. Yine de şanslı sayıyorum kendimi, bunca zaman hiç kontrole gitmeden, hamilelik ve uzunca bir emzirme süreci atlattıktan sonra üstelik de diş bakımı konusundaki tüm tembelliğime rağmen iki dolguyla yırtmak mucize gibi bir şey.
2. Dün Yaseminde geçirdim günümü. Çocuklar bütün gün kavga edip, gitmemize bir saat kala elele dolaşır oldular ama yine de iyiydi. Onlardan fırsat bulabildiğimiz aralarda sohbet ettik. Yasemincim, benim çok sevdiğim soya soslu, kişnişli tavuktan yaptı. Sonra beraberce bol cevizli bir kek yaptık ve bu arada hiç durmadan çay içtik. 3 defa çay demledi sanırım, hem de şu kocaman çaycı makineler var ya, onunla. İnce bellilerde çay içip, kadınsal sorunlar üzerine konuştuk. Ve ayrılma zamanı bir çırpıda geliverdi. Konuşamadıklarımızı bir daha ki sefere erteleyip, vedalaştık.
3. Çankaya'dan eve dönerken, yolumuz üzerinde olan teyzeme uğradık. Teyzem mimar ve yaklaşık 10 yıldır Diyanette çalışıyor. Ve iki yıldır hacılara refakat edecek çalışanlar arasında görevlendiriliyor. Bazıları ne kadar şanslı oluyor ya. :) Cuma günü yola çıkacak, yolun açık olsun teyzoşum.
4. Bugünü "ütü günü" ilan ettim. Sepetin altında kalmazsam bitireceğim tüm ütüleri. Yani sanırım :[
Read On 0 yorum

Ör - me

Pazartesi, Kasım 12, 2007


Bu bir haftadır elimde süründüğünü söylediğim süveter. Arkası tümüyle pembe.

Saç örgüsünü yakından çektim, çok basit.

Bilmeyen yoktur herhalde ama; saç örgüsünde 6 ilmek var.

Şişten çıkarıp, ilk üç ilmekle sonraki üç ilmeğin yerini değiştiriyorsunuz o kadar.

Saç örgüsünün her iki tarafında da ikişer tane ters ilmek var.
Read On 0 yorum

Akşamki telefon görüşmesinden bir parça :)

Pazartesi, Kasım 12, 2007
- Yasemin, yarın dişçiye gidiyorum, müsaitsen oradan sana geleyim diyorum.
- hadi ya?
- ne oldu, işin mi var?
- ya temizlik var bende yarın, kadın gelecek.
- oooooooo...
- uf be kızım kırk yılın başında geliyor, her zaman almıyorum.
- neyse artık.
- sonraki gün gitsen olmaz mı?
- Olur olur, sen yarın burjuva burjuva evini temizlet, ben de proleter proleter evimi temizleyeyim, salı gelirim o zaman. :)
- aman be kızım yaaa.
- Biz ayrı kastlardanız kızım kabul et. :))
Read On 0 yorum

toplama

Pazar, Kasım 11, 2007
1. Facebook denen illete biraz temkinli yaklaştığımdan, bugün kardeş Bilo'nun şifresiyle gezindim biraz. Yahu ne menem bir şey bu ya. Kaç saat başından kalkamadım. İLEF' lilere baktım, bir sürü tanıdık yüz var ama arkadaşlarımdan kimseye rastlayamadım. Havva'yı bulmayı umut etmiştim, yine olmadı. ilkokul, lise vs. derken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Sanırım uzunca bir süre bir daha girmem. Zaman çalan, zaman çalan...
2. Şu ayırma, dağıtma işlerini sonunda tümüyle bitirdim. Vermediğim bazı kıyafetler için başka hain planlarım var. Makas, iğne iplik belki biraz da yün ve şişle, hain planlarımı gerçekleştireceğim ama şimdi değil. O yüzden vermediklerim çekyatın altını boyladılar.
3. Şimdi değil, çünkü kitaplarımla aram iyileşmeye başladı. Bir süre araya büyük işler sokmak istemiyorum. SOnra uzunca bir süre elime kitap alamıyorum.
4. Yarın, uzun soluklu olacağını tahmin ettiğim dişçi macerama başlıyorum. Yeni açılan bir diş hastanesi var Ankara'da ve henüz pek kimselerin haberi olmadığı için de in cin top oynuyormuş, fırsattan istifade hemen şu diş sorunlarımı halledeceğim. Yerini söylemem :)
5.Haftalardır biriken ütülerimi bir ara yapmam lazım, ama canım istemiyor. O kadar uzun zamandır idareten ütü yapıyorum ki, sepet devrilse altında kalacağım...
6. Bu aralar jacobs'un milkalı 3 in 1 kahvesine takmış bulunmaktayım, acayip birşey ya ama ben üzerine bir parmak da süt ekliyorum 2 kere acayip oluyor :)
7. Sularımız dün sabah geldi nihayet ama bu defa da akşam elektriğimiz kesildi yağmur yüzünden. Mahrumiyet bölgesi gibi ya burası, bir de Başkentteyiz.
8. Bir haftadır elimde sürünen süeterini bitirdim elif'in. Biraz büyükçe ördüm bir daha ki yıl giysin diye, ama bayıldı pek kalmayacak seneye galiba.
9. Her gün internete girsemde, Elifciğimin "oyun oynayacağım" nidaları arasında pek fırsatım olmuyor yazmaya. Bir iki blog, haber sitesi ve bazı sosyal içerikli sitelerden bir iki satır okuyabilmeyi kar sayıyorum. belki böylesi daha iyidir.
10. şimdilik bitti.
Read On 0 yorum

hal ve durumlar

Perşembe, Kasım 08, 2007
1. Bir kaç gündür başta Elif'in sonra benim ve evin beyinin; küçülen, giyilmeyen, gardropta -belki bir gün giyilir- ihtimali üzere yan gelip yatan kıyafetleri ayırmak ve ihtiyacı olanlara dağıtmak işleri ile uğraşıyorum. Bu işlerden sıkılıyorum, çünkü eşyalarıyla duygusal bağlar kuran tiplerdenim ben de.
2. Bu hafta Ankara'da hava kapalı ve yağışlı geçiyor. Bu durum bende ciddi depresif hallere sebep oluyor. Sürekli bir yere paralel olma isteği ve uyku hali hakim günlerime. Sonsuz bir yalnızlık duygusuna teslim ettim kendimi yine. Saatlerce televizyon karşısında hiç bir şey izlemeden yatabilirim, ama yapmıyorum sanırım henüz o aşamaya gelmedim. Öyle olsa şu anda yazıyor olmazdım.
3. Kikiriğe gelince, onun keyfi yerinde. Sürekli yeni oyunlar üretiyor. Küçülen kıyafetlerinin arasından bebekleri için şapkalar filan seçti, bir süre onlarla oyalanacağa benziyor.
4. Dün akşam kahve fincanımı kapattım, kocaman dikenli bir gül çıktı, anlamını bilen var mı?
5. Adı konmamış su kesintileri yaşanıyor bu aralar Ankara'da. Son bir kaç gündür tazyiği düşük olan suyumuz bugün aniden kesildi. Ama böyle durumlara alışkın olduğumuzdan sıkıntı çekmiyoruz, stoklar sağolsun.
6. Canım daha fazla yazmak istemiyor...
Read On 2 yorum

Bir şiir nelere kadirdir?

Çarşamba, Kasım 07, 2007

Hangi kelimeyle başlanır bir şiire
..............

Şiir
...

bir şiir nelere kadirdir misal?

Seçimlerimizin ağırlığını taşıyabilir mi şiir?

söylenmemiş yapar mı geri alınamayacak sözleri?

yetim çocuklara babalarını geri verir mi?

ve hangi şiir arındırır kana bulanmış bir coğrafyayı?

gerçekten soruyorum, cidden

Bir şiir nelere kadirdir?

Acı, soğuk bi kurşun gibi yerleştiğinde

bizi ayıran dağların yamaçlarına

Doğu'dan, dağların ardından

gecenin peçesini aralayan güneş

Bu sabah hangi yönden savurur ışıklarını

düşlerimize,acıdan yol bulup...

Yönünü kaybetmiş bir gün

Kederden başka ne bırakabilir ki titreyen ellerimize.

Binbir anahtar içinden

kilidi çevirecek olanı seçebilir mi şiir?

Geri çevirir mi dünü?

bağışlar mı ahireti misal.

Kelimelerle her gün tazelenen bir aşkı

yeniden sunabilir mi yaşlı yüreklerimize?

Ve güneşe doğudan

doğrudan doğmayı öğretebilir mi?

Gerçekten soruyorum, cidden

Bir şiir nelere kadirdir?
15.05.2007/ank

fotoğraflar haber 7 den alıntıdır.
Read On 0 yorum

Sıcak bölgede üşüyen bir çocuk...

Salı, Kasım 06, 2007
Fotoğraf: ERHAN SEVENLER-AA
Read On 0 yorum

Beyaz Melek / Beklemediğim bir isim: Mahsun Kırmızıgül

Salı, Kasım 06, 2007
"Analar babalar,küçücük evlerine küçük yüreklerine onlarca torun, çocuk sığdırırken; evlatlar kocakoca apartman dairelerine, villalarının bir köşesine yaşlı ana-babalarını sığdıramadılar..."



Fragman çok hoş, Filmi gerçekten merak ediyorum. Özellikle fragmanın sonunda senarist ve yönetmenin Mahsun Kırmızıgül olduğunu görünce daha da meraklandım.
Read On 2 yorum

Çarpma anı

Salı, Kasım 06, 2007
Gece yatmadan önce son sigaramı içerken ayı izlediğimi yazdım ya daha önce, devamında yeni bir alışkanlık daha geliştirdim. Son nefesini de çektikten sonra sigaranın, balkonun en rüzgarsız köşesinden, sigarayı aşağı atıp dümdüz inişini ve yere çarptığında etrafına yayılan ateş parçacıklarını ve ortaya çıkan kızıllığı izliyorum.

Ve her defasında aklıma, Yakacık'ta bir öğrenci evinin (8. kat) balkonundan içine su doldurduğumuz balonları aşağı bırakışımız geliyor. Suyun nasıl sıçradığını görmek gerçekten güzel oluyordu.

Ziyaretçiye not:
Evet çok ses de yapıyordu ama binada sadece 3 daire doluydu;
Birinde zaten biz oturuyorduk
Diğerinde Osman abi ve Beyhan Abla
(onlardan bahsetmek istiyorum bir ara)
3. dairede ise yalnız yaşayan bir genç vardı.
Yani pek kimseyi rahatsız ettiğimiz söylenemez. :) Yani sanırım...
Read On 0 yorum

Yağmurlar yağsın yüzüme

Pazartesi, Kasım 05, 2007
Saat sabahın beşi. Yağmur yağıyor Ankara'ya.
Sakin ama güçlü bir yağmur.
Sokak lambalarının ışığında yere düşen damlaların bıraktığı haleler
öyle güzeller ki.
Sigaramdan derin bir nesfes çekiyorum
ve rüzgarın beni üşütmesine izin veriyorum.
Rüzgarın yolunu şaşırttığı bir kaç damlanın yüzüme değişini seviyorum.
Şu ıslak sokağın orta yerine oturmak geçiyor içimden.
Oturup yağmurlarla birlikte ağlamak.
Ankara'ya yağmur yağıyor, ben şarkı söylüyorum.
Yağmurlar yağsın yüzümeee...


Read On 2 yorum

Anne olmak;

Pazar, Kasım 04, 2007
180 cm. enindeki yatağın 30 cm'lik bölümüne sığmaya çalışmaktır.

*Çocuğunuz hastayken; "öksürür, tıksırır, inler de duymam" endişesiyle, babayı kanepeye postalayıp, çocuğunuzu yanınızda yatırmaktır. Bununla da kalmayıp, 180 cm. lik yatağın, 150 cm.lik bölümünü; çocuğunuza ve çok küçük de olsa düşme ihtimaline karşın etrafına yığdığınız yastıklara ayırmaktır. Ve geriye kalan 30 cm.lik bölüme, ona hamileyken aldığınız kiloların genişlettiği vücudunuzu sığdırmaya çalışmaktır.
Read On 4 yorum

Kuklayım ben, kuklayım.

Perşembe, Kasım 01, 2007
Yine taktım bu aralar Yaşar Kurt'a ama takmanın tam zamanı değil mi yani? İçinde bulunduğumuz şu dönemde, en güzel bi sistem eleştirisi...


Read On 0 yorum

Kaza

Perşembe, Kasım 01, 2007
Dün sabah beni epeyce korkutan bir ev kazası yaşadım. Elif tuvalete gideceğini söyleyince banyoya gittik birlikte. Küçük hanımı klozete oturttuktan sonra, yerleri sildim ve düşen bir şeyi almak için eğildim. 6 yıldır yeri milim oynamamış çamaşır makinesinin yerini unutmuş olmalıyım ki, eğilirken büyük bir hızla kafamı çamaşır makinesinin köşesine çarptım. Çıkan ses öyle ürkütücüydü ki, bayılacağımı zannettim. Bayılıp kalma ihtimaline karşın aceleyle Elif'i indirip, giydirdim ve odasına gönderdim. Sonra aynaya baktım. Alnımın sağ tarafında cevizden büyük bir şişlik ve ortasında toplu iğne başı kadar bir morluk vardı. Şu insan vücudu ne kadar ilginç, 15-20 saniyelik bir zaman diliminde alnımın bu kadar şişebilmesine çok şaşırdım. Hemen buzdolabı poşetine bir avuç buz doldurup, alnıma koydum ve telefona sarıldım.
Doktor olan teyzemi arayıp, durumu deteylı olarak anlattım. Böyle durumlardaki tipik izleme sürecini tekrar anlattı bana; uyku hali, kusma, bilincin kapanmaya başlaması gibi bir durum olursa hemen aramamı tembihledi. Herhangi bir şey olursa Elif'in tek başına kalmasından ve benim halimin onu korkutmasından endişelendiğim için, evin beyini aradım ve durumu anlatıp beni yarım saatte bir aramasını rica ettim. Akşama kadar başımda buz torbasıyla uzandım. Ciddi bir ezilme oldu sanırım, dokunmak imkansızdı. Sonra şişlik fındık boyutlarına indi. Bu sabah kalktığımda ise alnımın sağ tarafına yayılmış hafif bir şişlik vardı sadece ama hala canımı çok acıtıyor.
Küçük kızım başımdan hiç ayrılmadı, çok mu acıyor anne, deyip durdu.
Garipti, özellikle makinenin varlığını unutmam çok garipti.
Read On 4 yorum

Çocukluğumun en eğlenceli siyasetçisi bugün öldü.

Çarşamba, Ekim 31, 2007
Erdal İnönü....
Haber sitelerine bakıyordum ve şimdi ölüm haberini gördüm. Çok farklı dünya görüşlerine sahip insanlar da olsak, çocukluğumda Özal'a karşı direndiği dönemlerden severim ben onu. "limon gibi sıkıyorsunuz milleti, kemerleri sıka sıka bel kalmadı halkta" vb... cümleleri hatırmda hala. Ve sempatik bir kişilik, zeka ürünü cevaplar, hep gülümseyen yüzü. Hiç sol partiye oy vermemiş biri olarak, yine de severim İnönü'yü...

Eğer inancı varsa, Allah günahlarını bağışlasın.

Aşağıda bazı İnönü Cümleleri var, alıntı; fazlası da ekteki adreste.

*Seçmenlerden biri seçim otobüsünün önüne atılır ve Erdal Bey'e hitaben "Ölürüm yoluna" diye haykırır. Erdal Bey cevap verir: Dur, ölme. Bir oy bir oydur.

*SHP genel başkanlığı dönemimde diğer sol parti liderleri ve bürokratlarla bir restorana gider. Garsonun "Birşey almak ister misiniz, efendim" sorusu üzerine "Teşekkürler biz birbirimizi yiyeceğiz" yanıtını verir.

*İnönü gençlik yıllarında evinde otururken mutfaktan bir çığlık duyar. Eşi Sevinç Hanım "Erdal koş fare var' diye bağırır. İnönü istifini bozmaz ve eşine öyle seslenir:
- Ne yapayım Sevinç. Ben kedi miyim… ?

Read On 2 yorum

Beynimi yiyorlar anne, beynimi yiyorlar.

Çarşamba, Ekim 31, 2007
Kimsenin sonu böyle olmasın...

Read On 0 yorum

Halimiz, ahvalimiz

Pazartesi, Ekim 29, 2007
1. Her sabah kalkar kalkmaz tv'yi açıp, operasyon haberi olup olmadığına bakıyorum. Girildi, girilecek, ne zaman düşeceğiz birbirimize korkusuyla ve Allah yardım eder de badiresiz ve kardeşçe atlatılır bu sorun ümidiyle haber sitelerini tarıyorum sonra.


2. Sıkıntılı olduğum zamanlarda rahatlamamı sağlayan büyük kurtarıcım; şişler ve ipler hayatımı istila etti. Durmadan, usanmadan örüyorum. Bu Kikirik için ördüğüm süeter...




Ve dahası da var, başladım mı duramıyorum işte..
Kocaman bir örgü çantası yaptım kendime. Birini bırakıp, birine başlıyorum.

3. Elifciğimin; kendi varlığını ispatlama süreci epey sancılı geçse de, ben geçtiğimiz yıllara göre daha sakin kalmayı becerebiliyorum. Bazı günler tümüyle ümidimi kaybettiğim oluyor ama dışardan baktığımda sorunlarla başetme kapasitemin yükselişini pekala görebiliyorum.
4. Nihayet Lost maceramızın sonuna geldik. Dizinin Amerika'da yayınlanmış tüm bölümlerini (18 günde 70 küsür bölüm) izledikten sonra, uykusuz ve kafamda hala bir sürü soru işaretiyle; "yeni bölümleri çekerler mi acaba?" diye bekliyorum.
5. Biraz da kendimle ilgileneyim, diye düşünüp bazı kan tahlilleri vermek üzere yarın hastaneye gideceğim. Sabah erkenden Esma'yla (eltim-hiç hazzetmem bu kelimeden, zira bir daha kullanmayacağım.) buluşup, hastane gezintisine çıkacağız. Ondan sonra da muhtemelen günü birlikte geçirip; yeni ipler ve belki de yeni ciciler almış olarak eve döneceğim.
6. Çok şükür "Babil'de ölüm, İstanbul'da aşk" ı okumaya başladım. Fuzuli hep merak ettiğim isimlerden olmuştur. Bakalım onu "roman kahramanı" olarak okumak nasıl olacak.
7.Son günlerde çembere takmış vaziyetteyim, daha doğrusu çemberin neresinde durduğuma. Aya karşı, bir yandan sigaramı içip bir yandan Yeni Türkü'nün çember şarkısını söylüyorum, gece 2'lerde filan. Ve bu arada aklımdan tonla soru ve tonla cevap geçiyor.
İşin tek kötü yanı cevaplar, kafamdaki sorularınkiler değil...
Read On 0 yorum

Ay, yine ay...

Perşembe, Ekim 25, 2007
3 gecedir düzenli olarak yatmadan önce balkona çıkıp bir sigara yakıyorum. Aya bakarak ve içimden ay ile ilgili güzel cümleler geçirerek onu içiyorum. Sonra sigarayı söndürüp, tam içeri girecekken son bir defa aya bakıyorum. Ve sonra uyuyorum.
Read On 0 yorum

İki kişilik sınıfımız...

Perşembe, Ekim 25, 2007
İki akşamdır kızımın kendisinden 1 yaş büyük olan en yakın arkadaşı İremsu yemekte bizimle oluyor. Daha doğrusu, akşam üzeri beş gibi geliyor, sonra on gibi gidiyor. Elif bu durumdan çok memnun. Dün akşam çok keyifli bir akşam yemeği yedik birlikte. Üstelik kızım tabağındaki yemeği kendisi yedi. Yuppiiiiiiiiiiiii.
Yemekten sonra, Elif'in odasını sınıfa çevirdim. Küçük masada, iki küçük kız; onlar öğrenci oldular ben de öğretmen. Onlar için çizgili kağıtlara noktalar yaptım, nasıl birleştireceklerini gösterdim.
Noktaları birleştirdiklerinde ortaya çıkan geometrik şekiller çok hoşlarına gitti.

Sonra resim yaptık biraz ve ardından da boyama yaptılar. Sürekli sordular; "öğretmenim benim ki daha güzel olmuş değil mi?" Cevabım son derece diplomatik oldu tabi. "İkinizinki de çok güzel olmuş çocuklar"

Keyifliydi çok. Hep öğretmen olmayı arzulamıştım, tahminimden yüksek puan alınca da İletişim fakültesinde bulmuştum kendimi. Ama dün akşam bu atmosferde şunu tekrar anladım ki, ben gerçekten öğretmen olmak için yaratılmışım. Çünkü onların bir şeyler başardıklarını gördüğümde çok mutlu hissettim kendimi...
Biraz ön çalışma yapıp, bu iki küçük hanımefendiye kısa namaz surelerini ve Kur'an alfabesini öğretmeye gayret edeceğim. Tabi boyamalar, resimler, oyunlar ve hikaye okumaları da olacak programda. İremsu'nun annesi ile konuşup onay alabilirsem, iki hafta içinde başlamayı planlıyorum programa. Bakalım nasıl olacak?
Read On 2 yorum

Canım fena sıkkın

Çarşamba, Ekim 24, 2007
Son zamanlarda kızımla başım fena halde dertte. Ukalalığı artık tahammül sınırlarını aştı ve beni çok zorluyor. En büyük sorunumuzsa sofrada yaşanıyor. Geçtiğimiz yıl yemeğini kendi yemeye gayret eden çocuk, kaşığı-çatalı çok güzel kullanabilmesine rağmen, yemeğini benim yedirmemi bekliyor. Yemesi için sürekli ya bir oyun, ya saçmasapan muhabbetler (yemezsen büyüyemezsin, bak bilmem kim yiyecek sen yemezsen....) yapmak gerekiyor ve ben bu durumdan nefret ediyorum.
Dayanamıyorum artık, ne yapacağımı bilmiyorum. Bu sabah itibariyle yedirmiyorum yemeğini. Kahvaltıda tabağına az miktarda kahvaltılık bir şeyler koydum ve bekledim yemesini. Ama şimdilik bir sonuç alabilmiş değilim. Kısa vadede işe yaracağını da sanmıyorum aslında. Umarım sabrım çabuk tükenmez.

Kendimi inanılmaz kötü hissediyorum. Ben yanlış yapıyorum bir yerlerde...
Read On 4 yorum

Siyah ipek bir tülün ardında...

Salı, Ekim 23, 2007
Son zamanlarda uzun uzun aya bakıyorum.
Her halini izlemekten müthiş bir keyif alıyorum.
Hatta yatmadan önce mutlaka, cama-balkona çıkıp son bir bakış fırlatıyorum.
Güneşin doğuşunu izlemekten bile daha çok keyif alır oldum sanki.
Dün gece koyu renkli ama incecik bir küme bulutun, ayın önünden geçişini izledim.
Çok güzeldi.
Siyah, ipek bir tülün ardından aya baktığımı düşündüm.
Güzel olurdu herhalde.

Ay, nazlı ay, gelin ay...
Read On 2 yorum

Başkasının kurgusunda montaj hilesi olmak...

Pazartesi, Ekim 22, 2007
Dün bütün gün malum medyanın ve ne uzmanı olduğunu bir türlü anlayamadığım malum uzmanların Hakkari olayı, tezkere ve operasyon hakkındaki kişisel senaryolarını dinledim durdum. Gerim gerim gerildim. Neyseki seçimin son saatlerinde oy kullanmaya gittiğimde Nurcihan'ın dünya tatlısı üç kızıyla karşılaştım da, bir önceki yazıda kaleme aldığım keyifli akşamı geçirmiş olduk birlikte.
Peki gerginlik bitti mi? Tabi ki hayır. Birileri bizi Kuzey Irak'a çekene kadar da bitmeyecek sanırım. Aylardır yürütülen milleti gerim germe harekatı sonunda istendiği noktaya ulaştı.
"hadi girelim la, niye duruyoz; uçuruverek şunların hain kellelerini, temizleyek bu vatanı bilmem kimlerden."
Bugün Kuzey Irak'a girmeyin diyen ABD acaba gerçekten bunu mu istiyor? Kimin ya da kimlerin kurduğu oyunun piyonu olması bekleniyor bu milletten. Birileri Kutsal Ortadoğu planlarını uygulamaya başlamak mı istiyor? Ne oluyor?
"Kimin umurunda gardaş, girek gitsin, kurtulak bunlardan" demiyorum.
Terörü lanetliyorum. Olanlara üzülüyorum, ama operasyon derdimize deva mıdır?, sanmıyorum. Hadi girdik diyelim, ya sonra?
Sonra ne olacak? Müslümanı müslümana düşürmek olmayacak mı bunun sonu? Kuvvetle muhtemel öyle olacak. Haberleri izleyeceğiz. "Bilmem hangi şii grup, sonra bilmem hangi kürt grup K.Irak'taki askerlerimizle çatışmaya girdi" diyecek bültenler, hal böyleyken durulur mu, sonra da seyreyle gümbürtüyü.
Aylardır durmadan kabartılan milliyetçi damarlarımız, çat deyip çatlayacak orta yerinden.
Gerisini yazmak bile istemiyorum. Bunları düşünmek de istemiyorum.
Şehirlerin orta yerinde patlayan bombalar görmek istemiyorum, birbirine düşmanca bakan insanlar görmek istemiyorum. Bültenlerde ağıt yakan annelerin haberlerini görmek istemiyorum. Kimselerin hain planlarının bir parçası olmak istemiyorum.

Basit ve sıradan hayatımı, kendime has üzüntülerim ve kendime has sevinçlerimle yaşamak istiyorum. Anneler çocuklarını büyütmeye devam etsin istiyorum. Her kadın anneliği tatsın istiyorum, ama ağlamadan evladının ardından, ağıtlar yakmadan.

Çok dağıldı bu yazı, ama dağınığım ben de zaten ne yapayım, toparlayamadım, toparlayamıyorum.




İçim acıyor...
Read On 0 yorum

Kadife Atkı

Cuma, Ekim 19, 2007

Aile fertlerine değil, hayır işi bir atkı bu.
Süper bir ipi var. Kadife gibi. 
Yumuşacık da bir dokunuşu var, sıcacık...
Read On 0 yorum

Örü-yorum

Cuma, Ekim 19, 2007

Bu aralar işlerine takmış vaziyetteyim. Bir şeye başladım mı sonunu getiremiyorum ben. Geçtiğimiz sene ördüğüm bu hırkanın parçalarını birleştirmek, işlemelerini yapmak ve montumsu bir şey olsun diye fermuar eklemekle başlamıştım örgü işlerine.


Bir yıldır da elimi şiş filan almamıştım. Bir defa elimi ipe şişe sürünce gene delirdim. Hırkayı tamamlamakla yetinmeyip, hemen ardından kikiriğime bir süeter ördüm. Yetmedi bir atkı çıkardım aradan 2 günde. O da yetmedi şimdi de Elif'e penye ipten yazlık bir hırka başladım. Ondan sonra da okuyamamaktan şikayet ediyorum. Ben niye bir kaç işi birden götüremiyorum acaba.









Read On 0 yorum

Okuyamıyorum...

Salı, Ekim 16, 2007
Sanırım kitap okuma becerimi tamamiyle kaybetmek üzereyim. Başladığım hiç bir kitabı bitiremez oldum son zamanlarda. Elimde Marquez'in "Anlatmak için Yaşamak" kitabı vardı. 1oo sayfa okudum okumadım, duruyor başucumda. Bayram'da bir arkadaştan "Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk" ı aldım getirdim. Daha kapağını açmadım.
Eskiden okumak için kendimi zorlamam gerekmezdi, can atardım yeni bir şeyle okumak için. Elif'in ilk bebeklik dönemlerinde bir bıraktım okumayı, tamam. O zamandan bu yana elime alıp bitirebildiğim bir kaç kitap var sadece. İbrahim'le buluşma, Hüsn-ü Aşk, sanırım bir de Ferrarini satan Bilge vardı. Yarımlar mı? Onlar çok. Tutunamayanlar, Dinler Tarihi, 3d kitaplarım... daha adını saymayacağım bir sürü kitap.
Ne oluyor bana ya...
Read On 0 yorum

Elif ve gitarı

Pazartesi, Ekim 15, 2007
















Uzun zamandır gitar isteyen kızım, nihayet emeline kavuştu. Bayramda büyüklerin verdikleri harçlıkları da alıp, bayramın 3. günü daha önce de ziyaret ettiğimiz Majör'e gittik.
Bu kırmızı gitarı beğendik. Umarım uzun vadeli bir süreç olur, kikirik için.

Oradan çıkınca da Nurcihanlara bayram ziyaretine gittik. Biraz uzun bir bayram ziyareti oldu ama, neyse. Birlikte keyifle hazırlanan bir akşam yemeği, yeni arkadaşlar, gırgır şamata vs...

Olan Betül'e oldu, bizim ailenin tüm fertlerinin gitar ile ilgili sorularını cevaplamak zorunda kaldı kızcağız.

Eve gelince 2 bölüm lost izledik, sonra da uykuya teslim.
Read On 2 yorum

Bayram da gidiyor.

Pazar, Ekim 14, 2007
Gecikmeli de olsa; genelde tüm inananların, özelde tüm sevdiklerimin Ramazan Bayramını kutluyorum. Bayramların bayram gibi geçmesi dileğiyle...
Read On 0 yorum

Lost Çılgınlığı

Perşembe, Ekim 11, 2007
Bu sene başında şu Lost denen diziyle ilgili bir iki yerde bir şeyle okumuş ve epey merak etmiştim. Evin Beyine de bahsetmiştim diziden. O da nasıl yaptı bilemiyorum, -Türkiye'de henüz yayınlanmamış bölümleri dahil- Lost'un tüm serisini bulmuş gelmiş. Alt yazı meselesi yüzünden ve de ... izleyememiştim.
Dün akşam, Elif uyuduktan sonra baktım evin beyi ilk dvd'yi takmış bilgisayara izliyor. (Bu arada monitörü büyütmek bilgisayarda rahatlıkla film izleme imkanı da sağladı)

1,2,3... bölüm derken en son 8.bölümü izlerken buldum kendimi. İmsak vaktine kadara izledik, dün yaptığım börekler ve çayla da sahuru yaptık, Lost'un karşısında.
Bu hakikaten bir çılgınlıkmış yaw, çok sürükleyici bir senaryo. Dizi değil mübarek sinema filmi. Çekimler de hiç duraksama yok. Bu akşam da izler miyim? Sanırım hayır, yoksa bayram ziyaretlerini zombi gibi geçireceğim.
Read On 0 yorum

Kikirik kitap fuarında -2-

Çarşamba, Ekim 10, 2007
Nerde kalmıştım, Semerkand yayınlarından nihayet ayrıldıktan sonra; Diyanet Vakfı ve Din-bir-sen'den tanıdığım İsmail Hocayla karşılaştık. Ayaküstü biraz sohbet ettik, Elif'in izin verdiği kadar. Ardından yine koşuşturmaca. Sonra bir baktım yine Semerkand Yayınlarının önündeyiz. Ben nasıl olduğunu anlamaya bile fırsat bulamadan, stanttaki gençlerden aldığı bir kandil simidiyle geldi.

(Ve şaşırtıcı olanı gidene kadar simiti bitirdi!...)

Baktım, iftar saati yaklaşıyor. Babanın işyerine iftara yetişmek için çıktık avludan, biraz da camiin bahçesinde koşturup durduktan sonra, dolmuş duraklarına yürümeye başladık. Güven Parktaki duraklara gitmek için üst geçiti geçmiştik ki, hanımefendi çiçekçileri görüp, bir mutluluk çığlığı atıverdi. "Anne bak ne güzel çiçekler..."

Çiçekçinin önünde fotoğrafını çektim ve giderken çiçekçi abisi kızıma bir kırmızı karanfil hediye etti. Ve nihayet bir şekilde Balgat'a gideceğimiz dolmuşa bindik ve hatta oturduk bile.

Kızım da benim gibi geveze olduğundan konuşup durdu yol boyunca, Şoför bi ara "sen spiker mi olacaksın, ne çok konuşuyorsun?" dedi. Benimki cevap olarak: "ağlamıyorum ki, konuşuyorum sadece, ağlasam daha mı iyi?" dedi. :)

Sonunda iftara 20 dakika kala babamızın iş yerine ulaşmıştık. Kikirik ile birlikte sorunsuz, keyifli bir küçük gezi yapmış olduk birlikte. Büyüyor kızım, hem de öyle hızlı büyüyor ki...
İnsan inanmakta gerçekte çok zorlanıyor.

Read On 1 yorum

Kikirik Kitap Fuarında - 1 -

Salı, Ekim 09, 2007
Dün, kızımla birlikte çok güzel bir gün geçirdik.

Kocatepe Camii avlusundaki kitap fuarının son günüydü dün. Ben yıllardır çok istediğim halde fuara gidemiyorum. Bu sene kafaya takmıştım ve ne olursa olsun gitmeye kararlıydım.

Öğlen saatlerinde Elif'i hazırladım ve düştük yollara. Sincan'dan Kızılay'a gideceğiz, oradan Kocatepe camiine yürüyeceğiz. Aslında bir hayli zor olacağını düşünüyordum küçük gezintimizin. Ama korktuğum gibi olmadı. Otobüs yolculuğumuz sorunsuz geçti. Elif önüne gelen herkese gülücükler dağıttı, sohbet etti. Biraz susamasının dışında bir problem çıkmadı.

Başbakanlık'ın önünde otobüsten indik, daha bir kaç dakika yürümemiştik ki, eskiden aynı kurumda birlikte çalıştığım arkadaşlardan birine rastladım. Meclis Tv'ye geçmişti, epey önce. Şimdi de Çalışma Bakanlığına başlamış. Ayaküstü biraz muhabbet, selam sabah filan, ayrıldık.

Sonra Elif'in su problemini çözmek için bir dükkana girdik, suyla birlikte rengarenk akide şekerleri alıp çıktık, dükkandan. Ondan sonra da Kocatepe'ye çıkan yokuşlardan birini tırmanmaya başladık.

Camiiyi görünce çok sevindi küçük hanım. Epey yol yürüdü tabi, hedefe varmak hoşuna gitmiş olmalı. İkindi ezanının okunmasına 20 dakika vardı ve öğle namazını kılmadan çıktığım için, önce camiiye girdik. Ben öğle namazını kıldım, Elif de kendine sohbet edecek birilerini buldu hemen. İkindiyi de kılıp çıkalım, diye bekledik biraz. Bu arada balkonlu bölümden, camiiyi izledik. Kocaman kocaman avizelere hayran kaldı küçük kızım.

Neyse ikindi namazını da kızımın kıpırtıları arasında biraz dağınık bir kafayla da olsa eda ettim ve fuar maratonu başladı.


Avluya girer girmez, ortadaki stantlardan birinde aldı soluğu. Sanki kırk yıldır kitap fuarına gidiyormuş gibi bir edayla, eline kitapları alıp incelemeye başladı. Boyama kitapları, dini içerikli oyunlar, hikayeler, masallar... Gözü dönmüş gibiydi kızımın, oradan oraya koşturup durdu. Pınar'ın standındaki kızcağızla sohbete girişti, baktım elinde bir gülle bana geliyor.


Sonra yine çocuk kitapları, koşuşturmaca ve kendimizi Semerkant'ın standında bulduk. Herhalde yarım saate yakın ben standın başında bekledim, o kitapların arkasında gençlerle iki lafın belini kırdı. Kızım aşırı girişkenliği onları da şaşırtmayı başardı. Sonunda yandaki boyama kitabını beğendi, alıp çıktık.

Koca avluda o önde, ben arkda koşturup durduk. Alev Alatlı'nın bir kaç kitabı dışında bir şey gördüğümü hatırlamıyorum. Tabi Semerkantın standındaki kitapları saymazsak.

Devamı ikinci bölümde, yarın yazarım onu da. Geç oldu. Son sahurlardan birine uyanamamayı hiç istemem.

Read On 0 yorum

İletişim

uragan3@gmail.com

Blog Arşivi

Translate