uragan/günlük
bİr nevİ "anı deposu"

bitti,bitiyor.

Pazartesi, Aralık 31, 2007
Bayram öncesinden beri; sırt ve boyun ağrıları, hastane turları ile geçti zamanım. Evde yığınla iş birikti. Dün ütüye attım elimi, saatlerce ütü yaptım ama yine de bitiremedim, yığılmış yani. O kadar ütü yapmanın sonucu olarak akşam, sağ omzuma ve boynuma bir ağrı girdi, epey döndüm durdum, uyuyamadım. Bugün de bilgisayarın başından kalkar kalkmaz, evi dip-köşe temizlemeye girişeceğim, yani bu akşam da uyku yok. Bundan sonra ev işlerini biriktirmeden halletmem gerek, yoksa ağrılar dayanılmaz oluyor.

***

Bir yıl daha geçti işte, iyisiyle kötüsüyle geride bırakacağız 2007'yi.

Allah, kendisinden umutla dileyenleri, dileklerine en kısa zamanda kavuştursun ve umutlarını diri tutsun. amin.
Read On 3 yorum

mr, tabut, ölüm, deprem vs...

Cuma, Aralık 28, 2007
Dün akşam 19:30 civarı girdim mr'a.
Tüm uyarılara rağmen yalnız gittim.
Randevum 17:45 teydi ve 2 saate yakın bekledim.
Çok sıkıntılı hastalar vardı.
İhtiyar bir amcanın sesi geliyordu içerden, girmek istemiyordu.
"Ölümüm yakın, sokmayın beni ölmeden şu tabuta "diye bağırıyordu.

***

İsmim okundu, girdim.
Az çok bilgim vardı olacaklardan, metallerden arındım.
En çok örtümü çıkarmak zorunda kalmayışıma sevindim, boynumu açıkta bırakmam istendi sadece. Bir de tokamı çıkarmalıymışım, en az 15 dakika hareketsiz kalacağım için rahatça koymam gerekliymiş başımı. Söylenilenleri harfiyyen yaptım. Hekim yükses ses için beni uyardı, korkmamalıymışım sesten, normali buymuş.

***
Uzandım. Uzandığım yer hafifçe makinenin içine kaydı, ellerimi karnımın üstüne bağlarsam daha rahat edeceğimi söylemişti hekim, iyi ki söylemiş. Yoksa o kadar süre hareketsiz kalmam gerçekten zordu.

***
Olacakları beklemeye başladım. Önce tıkırtılar geldi, sonra da o metalik ses. İlk duyduğumda sıçradım, kalp atışlarım hızlandı. "Yalnız sana itaat eder, yalnız senden yardım dileriz" ayetini hiç durmadan tekrarladım. Ses kesildi, sonra biraz daha içeri. Yine tıkırtılar ve yine o ses.

***
Yaşlı amca haklıydı, tabut gibiydi alet. Yüzümle, girdiğim silindir biçimli aletin bana göre tavanı arasında, benim küçücük ellerimle bile ancak bir karış vardı. Ölümü düşündüm...

***
Sonra bir önceki gece yataktan fırladığımız deprem dakikaları geldi aklıma. Şimdi deprem olsa, beni unutup giderler mi bu adamlar, dedim. Kesinlikle unutacaklarına kanaat getirdikten sonra yine o ayet...

***
Güzel şeyler getirmeye karar verdim aklıma, sese alışmaya başlamıştım, hatta kendi içinde bir müziği bile vardı, Biraz hard bir rock'tı ama neticede herşeyin bir müziği vardı işte. Sonra gözüm bir çiziğe takıldı. Ve orada zaman kavramı yitti sanki, gözlerim açıktı ama uyudum ya da öyle sandım, bilmiyorum. Ama zaman uçtu, yoktu. Hep buradaydım sanki, ve hep burada olacaktım.

***
Sonra o ses, başladığı gibi aniden kesildi. Yine kaymaya başladım. Hekim başımda başka bir hastayla bekliyordı. "İyimisiniz, B Hanım" dedi. Cevap verdim mi bilmiyorum. Boynumu kapattım, gayri ihtiyari. Ayaklarım botlarımın tanıdık sıcaklığını hissettiğinde daha iyiydim. Annemi aradım, Elif'i sordum. Evin beyini aradım, çıktığımı söyledim ve saati sordum bir de...

***
Kayıp bir zaman dilimiydi yaşadığım, sanki hep varmış gibi ve sanki hiç olmamış gibi.
Read On 10 yorum

Arada derede 2 satır döktürüvereyim,

Perşembe, Aralık 27, 2007
Zabaanan, gızı alıp, ebesine bırakagodum, aaay pardon, hatlar karıştı.

Elifcik anneannesinde takılırken, ben de dişcağızlarımın ikisinin dolgu işlerini hallettim.

Haftaya bir daha gideceğim ve bitecek, ne güzel.

Bir kaç günlük hastane maceralarımın sonuna yaklaştım. Kan tahlillerim züpper, ölümüne susuzluk çeken ve her gittiği yerin wc'sini ezbere bilen biri olarak şekerden korkuyordum en çok, şükür böyle bir sorunum yokmuş, kolesterol, b12 vs... her şey normal sınırlarda çıkmış efenim. Anlaşıldığına göre zıpppkın gibi fişşek gibi bir uragan var karşınızda, dermişşşim.
ıııy, nerden çıktı bu kelime şimdi.
Böbrekcağızımda küçücük, fıçıcık içi dolu turşucuk bir kistim varmış, dünkü ultrasonun sonuçlarından çıktı. Zararsız görünüyor, senede bir defa bu sulu:) ultrasonu tekrarlayacağız.
Şimdilik bu kadar, akşam beş buçuktaki tomografi bu haftanın son hastane randevusu, oleeeeeeeeeee....
Dudağım uyuşuk ve sağa çekiyor, çok komik...
Read On 2 yorum
Çarşamba, Aralık 26, 2007
Bu kadar olur ya, günlük ziyaretçi sayısını ve online ziyaretçiyi beraber gösteren sayacım, bugün bilgisayarı açtığımda uçmuştu. Uğraş, didin, yerine iki ayrı sayaç bul, ekle vs... frre counter her tık'ı sayıyor ya, kişi sayısı belli olmuyor ya hani, neyse efendim; işlemleri bitirdim, şablonu düzenledim, son haline bir bakayım dedim, anaaaa ne göreyim, benim çift işlemli sayaç dönmüş.
ıııghh, puf.
blog sayaç tarlasına döndü yani, neyse duragosun biraz, sıkıldım zira.
Read On 0 yorum

İki güne;

Çarşamba, Aralık 26, 2007
2 röntgen, 2 ultrason ve detaylı incelemeler için bol miktarda kan tahlili sığdırdım. Yarın da dişçi randevusu ve bir de tomogrofi var sırada. Ne oluyor?
Bilmiyorum. Sırtımdaki ağrı, bayramda dayanılmaz boyutlara ulaştı. Teyzoşumla bayramda görüşür görüşmez durumumdan bahsettim ve Salı için randevulaştık.

Ben küçük bir çocuktum, annemin dikiş ipliklerini kesmek için kullandığı ve özenle sakladığı neşterini bulmuş ve bir güzel parmağında denemişti teyzem, gerçekten o kadar iyi kesiyor mu diye. O günlerden bugüne kadar uzanan cerrahlık hayali nihayet gerçekleşti ve 2 hafta kadar önce uzmanlığını aldı, o artık bir genel cerrahi uzmanı ve çok mutlu. Aramızda sadece 8 yaş var ve teyze-yeğen ilişkisinden çok kardeş gibiyiz onunla ve tabi tüm kardeşler gibi çok sık da kavga ederiz he he:)
Sağolsun dün detaylı tetkikler için elinden geleni yaptı, yanımda oldu. Bugün de eşinin, uzmanlığını almak için gireceği son sınavda onun yanında olacağından hastanede değildi.

Sabah Kikiriği babası ile bırakıp 7:15 treniyle yola çıktım, hemşirelerden ultrason kağıtlarımı alıp, işlemlerimi gerçekleştirdim. Sonuçlar bir kaç güne belli olur sanırım.
Dün röntgenlerin sonuçlarını bir beyin cerrahı arkadaşına gösterdik, boyunda düzleşme başlamış, egzersizlere başlamak gerekiyormuş. Kan tahlillerinin sonuçları henüz belli değil.
Safra kesesinde taş olma ihtimaline karşın ultrasona girdim bugün ama epey korktuğumu itiraf etmeliyim, başımdaki doktor başka bir arkadaşını daha çağırdı muayene sırasında. Aralarında tıp dili bir şeyler konuştular, gerildim çok. Ciddi bir şey olmadığını söylediler, yarın onun sonuçlarını da gösterecek teyzoş, bakacağız bakalım.
Akciğer röntgenim fena çıkmadı. Sigaranın izleri mevcut tabi, ama o kadar olurmuş. "Bırak artık şunu", dedi teyzem. Ben de, bırakıyordum ama madem fena değil, bir kaç yıl daha içeyim bari, dedim. Ters ters bakmakla yetindi şimdilik.
Ama bu olayların içinde çok komik bir şey de oldu. Röntgeni çektirirken, üzerinde metal kalmaması gerekiyor. Çenemin altında başörtümü tutturduğum iğneyi çıkardım, zaten takı filan da takmamıştım. Neyse röntgen geldi, teyzoşla beraber bakıyoruz. Tam boğazda toplu iğne boyutunda bir çizgi. "Hani çıkarmıştın iğneni?" dedi, "çıkardım valla Zehra" dedim. "o zaman bu ne kızım?" dedi. Bende ki tepki şu; "aaaaa, yutmuşum demek ki bir tane, ne zaman yuttum ki, hiç hatırlamıyorum:)"
Sonradan düştü jeton, meğer başörtümün uçlarını arkadan tutturduğum iğneyi çıkarmamışım, o da boğazımdaymış gibi duruyor hain dom dom. O kadar eminim ki ama yuttuğumdan, kara kara düşünüyorum, ne zaman yuttum diye...
Hastane koridorlarında geçen iki günün özeti, hastayım, yorgunum, uykum var.
Çok bile yazdım, şimdi kikiriği de alıp doğru öğle uykusuna.
-bitti-
Read On 3 yorum

iki satır olsun...

Pazartesi, Aralık 24, 2007
*Bayramı bir telaşla, koşturmacayla geçirdim, o da bitti gitti işte.
*En güzel bayramlar, tabi ki çocukların. Keyfine varan da onlar oluyor bayramların.
anlaşılacağı üzere yazasım yok, yani;
-bitti-
Read On 0 yorum

Bayram

Çarşamba, Aralık 19, 2007
Malum bugün Arefe. Yapmam gereken işler var, o yüzden şimdiden söyleyeyim,
Tüm inananların Kurban Bayramı mübarek olsun.
Read On 0 yorum

"Hüsn-ü Aşk" okumaları-2

Çarşamba, Aralık 19, 2007
-Aşktan başka hiçbir şey söz incisini harcamaya değmez. Bu binlerce tekrarlanmış da olsa o ebedi olduğundan zarar vermez. Alem aşk derdine alışmıştır, onunla içiçedir. Bunun haricindekiler keder, elem ve uğursuzluktur. Şayet bu yolu idrak ettinse, senin yolunun üstüne hırsız çıkmaz. *
Ben-i Muhabbet Kavmini anlatırken;
-Vadileri cam şişesinin kırıkları ve kumlar sayısınca hüzün ve matemle doluydu. Çadırları yoksulluk ahının dumanı ile dolu, sohbetleri feryat ve figandı. Her biri bir güzele vurgun, ağızları kılıç gibi kanlı idi.Erzakları ansızın gelen bela ve musibet, sanki başlarına devamlı ateş yağardı. Kıvılcım taneleri eker, paramparça olmuş kalpler biçerlerdi. Onlar söze çok değer verirlerdi. Mecnun'un da o kabileden olduğunu söylerler. Her kim ki aşk belasına düşmeyi dileyip düşerse elbette o ocağa mensuptur.**

*Hüsn-ü Aşk/Şeyh Galip/Yeni Kuşak Yayınları/Ankara 2000 sayfa:20
**a.g.e. sayfa:21
Read On 0 yorum

haftanın günleri, say isimlerini...

Pazartesi, Aralık 17, 2007
eve yeni döndüm, bugün bir ara 4 günün özetini yazacağım,
demiştim.
yazıyorum işte, kısaca. zira yine yazasım yok.

*perşembe günü ev işçiliği ile geçti günüm. temizlik, ütü, yemek vs.
*cuma sabahı evin beyi ile çıktık, elifle beni n. anneye bırakıp, işe geçti kendisi. kayınvalidem (yoksa kaynanam mı demeliydim biyo?) şeker hastasıve bu hastalığına bağlı olarak pek çok başka hastalıkla boğuşuyor. bayramdan önce gidip biraz evi derleyip, toplayayım dedim. cuma ve cumartesi de ev işçiliği yaptım yani
*pazar günü öğlene kadar uyudum, aaaaa! şaştım kaldım kendime, uyandım saate baktım 12, olamaz, nasıl olurlarla bir 15 dakika daha harcadım. anladım ki şaşkınlık da acayip vakit alıyor!
*öğleden sonra kikiriğe bayramlık ciciler almaya çıktık, dede de geldi bizimle. O almak istedi kızımın bayramlıklarını, e biz de kabul ettik tabii.
ne yapsaydım yani, yok olmaz vallahi olmaz, mı deseydim. tabi ki de demedim.
*akşama m. abi ve ailesi de geldiler, yemek, çay vs...
*kalktık eve gidiyoruz. m. baba, aaa niye gidiyorsunuz ki, bugün gitcek miydiniz kızım? dedi.
gülümsedim, ne diyeyim şimdi adamcağıza. biz orada bir kaç gün kalınca giderken hep aynı muhabbet olur yıllardır, alıştım artık, sadece gülümsüyorum, böyle:)
*oradan hep birlikte kayınbrother'a geçtik, elif öyle istedi çünkü. çocuklar oynadı, biz kahve içtik, sonra da eve. bir buçuğu geçerken geldik eve.
*bu sabah da elif'i ayşin doktora götürdük, geçmek bilmeyen öksürüğü ile ilgili, ciğerlerde, boğaz da bi şi yok. şimdilik peluşları filan uzaklaştırıp, sigara dumanından korumaya devam edeceğiz ve izleyeceğiz hep birlikte süreci. hamster'ı da paris'e tatile yollayın, dedi doktorcum. olur canım, tabi. ben gittim de o kaldı:) önlemlere rağmen devam ederse, alerji testleri filan yapılacak, bakcaz bakalım.
*benim de bir haftadır ciddi sırt ağrım var, kalbimin olduğu kısım ince ince sızlıyor.şimdilik; ince hastalığa tutuldum ya da göğsüme vura vura, çürüttüm sol yanım hey, şeklinde takılıyorum. bayram ertesi teyzoşa uğrayıp, detaylı bir tetkikten geçirilmeyi talep edeceğim.
*durum budur, o haldeeee,
-bitti-
Read On 4 yorum

adaptasyonun daniskası

Çarşamba, Aralık 12, 2007
Dün akşam balkonda, 10 dakikada tonla şey düşündüm.
Önce rahmetli postacı dedem geldi aklıma. Üniversitede okurken, "sınav dönemi, nasıl olsa gelemeyecek," diye ailemin haber vermediği, ölümünü sonradan öğrendiğim dedem. İzlerini bulmaya çalıştım içimde, ne kadar silikti. Bir kaç şey hatırlayabildim onunla ilgili sadece.
Her zaman oturduğu divanın köşesini (tahtıydı orası kimse oturmazdı), gittiğimde oturduğu köşeyi bana devretmesini, 6 tane 6 yı çevirdiğimizde çıkan masal hattını, yeleğinin cebinden çıkarıp verdiği çerezleri ve bir iki şey daha.
Bu kadar, hepi-topu hatırladığım bu kadar. Öldü gitti işte, dedim kendi kendime. Paylaşacaklarımızı paylaşmaya gayret etmeden, hep o köşede dururmuş gibi geldiğinden belki; ya da okulumuz, derslerimiz, işimiz ve her daim yapacak bir şeylerimiz olduğundan hatırlamaya bile vakit bulamadığımız aklıma geldi.
Sonra amcamı kaybedişimiz geldi bu defa aklıma, bir gece aniden kalp kriziyle dünyayı terk eden amcam. En son ölümünden 2 sene önce gördüğüm amcam. Dedemle paylaştığım kadarını bile paylaşamadığım amcam. Keşke bayramda ziyaretine gitseydim, ölmeden önce. Ama gitmedim işte. Ve artık hiç bir bayramda ziyaretine gidemeyeceğim amcam.
Ardından sıra bana geldi, ölümü kendim için düşündüm bu kez, aniden çıkıp gitsem sevdiklerimin hayatlarından, ne olurdu? diye düşündüm.
Kızım, ilk aklıma gelen o oldu, doğal bir annelik güdüsüyle. İçim cız etti, öyle bir acı kapladı ki içimi, tarif edemem. Herkes alışır, dedim ama ya kızım?
Onunla da kaçırılmış zamanlarımın olmasından korktum, şükür ki çok güzel şeyler biriktirdik elifimle, bunu düşündüm, içim biraz rahatladı. Ama yine de ölüm düşüncesi yakamı bırakmadı, ve daha neler neler geldi aklıma. Albert Camu'nun Mersault'u, Demirkubuz'un Musa'sı ve on dakikada tonla şey. Sonra içeri girip, normal hayatıma geri döndüm. Ve şaştım kendime, nasıl hızlı bir adaptasyondu bu... ve daha balkon kapısını kapatır kapatmaz, kapşonlı montumu kapının arkasına asar asmaz, nasıl da hızlı girivermiştim rollerimin dünyasına!
anlamadım!
Read On 4 yorum

dilemek üzerine

Salı, Aralık 11, 2007
"Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir." İnsan suresi-30

***

Sabah takvimin arkasından okunmuştu, şimdi igoogle'daki eklentimden okudum. 6236 ayet arasından aynı ayeti bugün ikinci defa görüyorum.
Read On 2 yorum

başlamadan biten yazı

Pazartesi, Aralık 10, 2007
Oturdum blogun başına, bir iki satır yazayım diye, ama yok, yazasım yok.
Tek yazabileceğim, dün Elif'e aldığımız gonzales. Onunla ilgili detayları da kikirin sayfasında yazdım zaten.
O zaman nedir?, hep beraber söylüyoruz...
-bitti-
Read On 4 yorum
Cumartesi, Aralık 08, 2007
Hayat zor ya, gerçekten.
Hem bir bana değil, herkese zor.
6 yıldır kapı komşun olan biri,
çocuğu kucağında, ayakta duracak hali olmadan ziline bastığında...
ve sen hiç bir şey bilmeden kapıyı açıp, komşunun o halini gördüğünde...
içeri girer girmez kollarına yıkılıp kaldığında,
ne yapacağını bilememenin korkusuyla,
çocuklar anlamasın, kaygısıyla,
yarasını deşmeden sakinleşmesini sağlamaya çalışarak,
kapı çalar ve kocası gelirse diye düşünerek,
yine ne yapacağını bilemeden,
gözyaşlarını durduramadan,
şimdi nefesi kesilecek diye korkarak beklerken,
biraz su biraz kolonya
başını okşarken,
gözyaşlarını silerken,
elimi tut!
dediğinde,
tutmak,
ben bu kadar mı kötüyüm, dediğinde
hayır, tabii ki hayır,
demek
bir şey ifade etmeyince....

ve yine, yeniden ne yapacağını bilemeyince
hayat daha da zorlaşıyor....
Read On 6 yorum

"Hüsn-ü Aşk" okumaları-1

Cuma, Aralık 07, 2007



Şeyh Galip'in 2220 beyitten oluşan eseri, İlahi Aşka ulaşmanın zorluklarını anlatır; eser masal unsurları, tasavvuf ve şiir üçlüsü üzerine kurulmuştur*

Benim okuduğum versiyonu, Mehmet Sadık tarafından nesre çevrilmiş ve 2000 yılında yayınlanmış. Sadık, eseri nesre çevirirken, anlaşılmayı kolaylaştırma adına günümüz türkçesini kullanmış.

Bu çalışma Eski Türk Edebiyatının manzum metinlerinden, modern nesir çıkarma denemesidir, diyor; Mehmet Sadık.

-Ruhlar Allah'ın hediyesidir. Peygamberlerin Şahı'nın yolunun toprağıdır. Hakka en yakın melekler dahi onun mekansızlık aleminin kapıcılarıdır. **

-Mirac'ı Anlatan Bölüm;

...Bu karanlık gece bir nur ayinesi oldu ve sevgili sevgiliye yüzünü gösterdi.

...O nurlu ayağını özengiye basar basmaz kendini vahdet evinde buldu. Ne zemin ne zaman kaldı, her şey bir anda yok oldu. Vahdet okyanusu coşunca madde manaya döndü. Ansızın en son yer görünerek kulluğun sırrı ortaya çıktı. O secde eden oldu, Hak da secde edilen. Bu makama görünen gizli makam dendi. Peygamberlerin ruhları cemaat olup onun arkasında namaz kıldılar, başka olanları da Allah bilir.***

- Ey rahmeti sonsuz olan Rahman, lütfunla ben köleni sevindir. Sonsuzluk nimetini isteyen bu fakir Galip Es'ad kulun suçludur ama senin ümmetindir. Ümidi senin şefaatindir. Senin şefaatin olmazsa dindarların hali perişandır. Ben büyük günahkarım, ama her isteğime ulaşmam için senin müjden var.*****

*Hüsn-ü Aşk/Şeyh Galip/Yeni Kuşak Yayınları/Ankara 2000 - Önsöz

**a.g.e. sayfa:7

***a.g.e. sayfa:10

****a.g.e. sayfa:14
Read On 0 yorum

Topalla gezen aksamak öğrenir / Suçu gelin etseler, kimse güvey girmeyecek

Perşembe, Aralık 06, 2007
Sagopa Kajmer - Bağdat

Read On 3 yorum

"Babil'de Ölüm, İstanbul'da Aşk" Okumaları-son

Perşembe, Aralık 06, 2007
Kitabın öyküsünden bahsetmiştim daha önce.
Bu defa eleştirilerimi yazacağım.
*İlk olarak Fuzuli'nin hayatından kesitler bulacağım ve efsanevi bir kitabın öyküsünü de okuyacağım için beni çok heyecanlandırmıştı bu kitap. Beklentim yüksekti, muazzam bir dil, detaylı tasvirler, teşbihler ve derin mecazlar bulmayı umuyordum, olmadı. Dil ne tam olarak sade, ne de ağdalı ve edebi bir ağırlığı yok. Kitabın yarısına kadar hiç kullanılmamış mecaz bir ifadeyi keşfeden yazar, kalan bölümlerde o mecazı sürekli tekrarlamış mesela.
*Tarihsel süreçlerden bahsederken neden bilmem bana kendini hep sorgulattı kitap, doğruluğu şüphe götürür gibi hissettim. Tarih bilgim çok iyi değil, bu yüzden sadece hislerimden bahsediyorum, yargılama yok yani. Belki de iyi araştırılmıştır ama üslup neden olmuştur buna, ya da benim şüpheciliğim, ondan emin değilim. Konuyla ilgili araştırma yapmadan da emin olamayacağım.
*Aslında kafamı meşgul eden bir iki şey daha var ama neyse. Kitabın bana olumlu etkileri de oldu, divan edebiyatıyla ısınmamı, o dönem hakkında meraklanmamı sağladı.
*Son olarak, kurgu çok iyi aslında; elden ele gezen bir kitabın ağzından dönemleri anlatmak iyi bir fikir. Ama bence böyle bir kurgu muazzam bir kitaba dönüşebilirdi. Sanki sabırsız davranmış yazar, bir an önce yazalım bitsin, der gibi bir dil var kitapta. İfadelerin üzerinde çok düşündürtmüyor yani.
-bitti-
Read On 0 yorum

amcamın türbanı

Çarşamba, Aralık 05, 2007



Bendeniz yıllarca türbandan, yukarda gördüğünüz, şu amcamın turuncusunu taktığı şeyi anladım efendim, Bu fotoğrafta vikipedi'nin türban maddesinde yer alıyor. Demek ki diyorum yanlış anlamıyor muşum o kadar. Hani güzel yemekler yapan ton ton Emine Beder ya da Unakıtan'ın neşeli eşinin de taktığı, boynu ve yüzün bir bölümünü açıkta bırakan örtünme biçimi.

Niye yazıyorum şimdi bunu; hani gündeme bomba! gibi düşen Tarhan Erdem'in anketi var ya ondan. Anlayamıyorum anketin sonuçlarını da ondan. Hani türbanlılar artmış ya güya, ondan.

Ben sokakta bu amca gibi örtünen kadınlara hiç rastlamıyorum doğrusu, (sokağa çıkmazsan rastlamazsın, cahil köylü!) türban ile başörtüsünü ayıran şey nedir?, bu ankette türban hangi anlamda kullanılıyor, anlayamıyorum.

"Geleneksel örtü şekliyle, çağdaş ve sıklıkla siyasi bir vurgu barındırdığı düşünülen örtü şeklini" ayırmak için bu tarz bir ayrıma gidilmiştir, diyor vikipedi. Ama devamında diyor ki; "Bununla birlikte Türkiye dışında türban sözcüğü bu anlamda kullanılmazken, İslamî kaynaklarda da kadınların örtünmelerine ve kullandıkları başörtüsüne türban denmez."

Vallahi ben türban lafından hiç hazzetmiyorum, zaten dedim ya nasıl örtünce adına türban deniyor bu memlekette, onu da bilmiyorum. Ben örtü diyorum; Kur'an'da öyle diyor zaten.

Yine de sormadan edemiyorum, ben bu anketin neresindeyim,

(Sarıyer, tarabya, istinyeli mi; kız sen istanbul'un neresindensin? kız sen İstanbul'un nersindensin nıynınıy nıy nınnıy..)

Türbanlı mıyım, başörtülü müyüm; ben neyim yaaa?

(Ayrıca, kimse bana bir şey sormadı, çok kırıldım :'( )

Kimlik bunalımına soktun beni Tarhan amca.
Kavram kargaşası yaratıp, milletin kafasını karıştırmayın hocam yaaa.
Cahil adamız biz, "anlayameyoz" sizin kavramlarınızdan.

Türban kelime anlamı ve detay için bakınız,http://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrban#T.C3.BCrban_kullan.C4.B1m.C4.B1

Read On 7 yorum

İsrail'i ve Bush'u kim teselli edecek?

Çarşamba, Aralık 05, 2007
Vallahi ben değil, işim olmaz yani.
Zati hastayım.
Şimdi bu soru nerden çıktı?
Efendim eskiden kalma, ama evimde internete kavuştuğumdan beri de yeniden hayatıma dönmüş olan; sabah haberlere göz atma, haber sitelerini turlama alışkanlığım neticesinde gördüğüm bir haberden çıktı bu soru.

Detaya girmeyeyim, haberin özü şu:

ABD'nin 16 istahbarat örgütü (cıa, fbı, nsa da var aralarında), "İran'ın nükleer çalışmalarının şu anda silah yapmaya yönelik olmadığı" şeklinde rapor hazırlayıp, başkana da tevdi etmişler efendim bilgileri. Tabi başkan şok!
Şimdi düşünün, Bush yıkılmasın da ben mi yıkılayım yani? İran'ın nükleer silah programı olmaması beni niye üzsün yani di mi?
Garibim(!) İsrail ve BusH...
Yazık değil mi adamlara, nasıl girecekler İran'a, girseler bunu dünyaya nasıl anlatacaklar, değil mi ama?
Reuters ajansı haberi, “İsrail’in kanatları kırıldı” başlığıyla vermiş. Benim okuduğum yer öyle diyor. Sabah sabah keyfim yerine geldi, üzerimdeki tüm hasta hale rağmen.

Haberin detayı burada
Read On 4 yorum

"Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk" Okumaları

Salı, Aralık 04, 2007
Leyla'nın eliyle toplanmış tek bir çilek tanesi....
Başından geçenleri anlatmaya başlıyor, acının ve aşkın ona neler ettiğini; tek tek, bıkmadan usanmadan anlatıyor. Ta ki üzerine yazılabilecek bir parşömene dönene değin ve sonrasında, Leyla'nın izini üzerinde taşıyan parşömen, onun aşkından yanarak ve yandıkça daha da uzağına düşerek Leyla'sının geçiriyor, günlerini.

Ve aşık Parşömen Fuzuli ile karşılaştı.

İşte o karşılaşmadan sonra daha bir anlam kazanıyor, Leyla'nın aşkı.
İç yaralayan ama yaraladıkça derin bir haz veren dizelerle süsleniyor parşömen.
O meşhur "Leyla ile Mecnun kitabı" oluyor zamanla...
Kendine Kays diyor gah, gah Mecnun...
Farketmiyor, Aşk diyor...


Yazar elden ele gezdirdiği Leyla ile Mecnun kitabının ağzından; kendi bakışıyla dönem hikayeleri fısıldıyor okurlara. Aynı zaman diliminde yaşanan hikayeleri; Osmanlı'nın son dönem tarihinden kesitleri, Divan Edebiyatı şairlerinin hayatlarından parçaları, zaman zaman Avrupa'nın durumunu parça parça sunuyor, ama tüm hikayeleri birbirinin içinde yedirerek, ayırmadan.
Ve tabi efsanevi Babil hikayeleri, kurgunun en büyük parçası.
Fuzuli'nin kitabına gizlediği söylenen şifrelerin, aşk ve sırrın yol göstermesiyle ortaya çıkarılma öyküsü.
BUAM olarak kısaltılan Babil Uzay Araştırmaları Merkezi'ni kurma hayali taşıyan, Nabukadnazar'ın zenginliğine ve Arşiya Akeldan'ın bilimsel tabletlerine ulaşmak için L &M kitabı'nda saklı olduğu söylenen şifreleri çözmeye çalışan farklı milletlerden 7 kişi, her 7 yılda bir toplanıyor ve değerlendirmeler yapıyor.
4oo yıla yakın bir süreyi okuyoruz kitapta, bu hikayelerle birlikte.
Sonuç, orası okur'a kalmış.
Benim bu kitaptan çıkardığım, aşk'tan büyük sır yoktur!
Kitabın son bölümünün başındaki Fuzuli dizeleriyle yazının noktasını koyalım.

Aşk imiş her ne var alemde
İlim bir kıyl-ü kal imiş ancak...
Read On 0 yorum

Yazık ki ne yazık...

Salı, Aralık 04, 2007
Aslında bugün sadece, biten kitap ile ilgili bir iki satır yazmak niyetindeydim, ama "Türk Solu Dergisi"nin, "buyrun destekleyelim" dediği; ayrımcılık kokan, kokmaktan öte pişmiş, sofralara dağıtılmış ayrımcı rozetleri görünce kan beynime sıçradı. Ve fakat buradan bu rozetlerin fotoğrafını yayınlayarak, yaygınlaştırmanın içinde olmayacağım. Yazarak olmuyor muyum?, oluyorum aslında ama dayanamadım işte yine de...

*****

Bir de Ertuğrul Özkök'ün bugünkü yazısı var ki; "al birini, vur ötekine" diyorum; başka da bi şey demiyorum.

*****

Uğraşmayın birader, bu memleketin insanlarıyla.
Bir de şunu söylemeliyim, yoksa çatlayacağım orta yerimden.
Rövanş mantığı senin gibi adamların kafasında olur ancak Ertuğrul Efendi...
Read On 0 yorum

Çünkü Onlar Arsızlar, Küçük Kızım...

Pazartesi, Aralık 03, 2007
Önceki gün okudum aşağıdaki metni, beni çok etkiledi. Yazarıyla görüştüm, iznini aldıktan sonra paylaşmak istedim buradan.

***
30/11/2007 -Şahin Torun /cemaat.com

Çünkü onlar arsızlar, küçük kızım ve arsızlar kolay kolay doymazlar…

Üç kişiydiler, köşedeki ufarak masaya çökmüştüler. Üç kişiydiler enleri boylarına neredeyse denk, boyları kısa enleri uzun üç kişiydiler… Üçü de manşet kollu gömlek üstüne kazak ve onun da üstüne kazak ve onun da üstüne kalın, kalantor işi montlar giyinmiştiler.
Zaten iriydiler ki, böylece daha da irileşmiştiler…
Kısa boylu üç aç dev gibi, ama gerçekten de aç devler gibiydiler. İlginçtir üçü de gençtiler epeyce ve yine ilginçtir üçü de epeyce ama epeyce kel’diler. Ha birde gözleri, mazota düşmüş kara bilyeler gibi, dibe çökmüş, doymamış bir fıldır fıldırlıktaydılar. Biz içeriye girdiğimizde oradaydılar. Üç tane, kel, iri, kısa boylu, fıldır fıldır aç gözleriyle üç aç bodur dev gibi köşedeki masaya çökmüştüler. Kollarının, dirseklerinin ve aç göğüslerinin doldurduğu masada bir kendileri bir de kâh çatallarla, kâh elleriyle dalıp çıktıkları tepsiler dolusu nevaleyle baş başaydılar.
Evet biz içeriye girdiğimizde tam da onlarla çakışan bir uzam içerisinde böyleceydiler ve böylece herkes onlara bakarken onlar sadece kendileriyle ve kendileri için doldurulmuş tepsileriyle başbaşaydılar.
Doymak bilmemecesineydiler, dudaklarının köşelerinden ve çenelerinden yağlı gerdanlarına başka başka yağlar damlıyordu… Zaten yağlı, yalaşık, bulaşık bir parlaklıktaydılar ki, böylece daha da yalaşık, bulaşık oldular, par par parladılar. Yediler, yediler, yoruldular. Durdular, arkalarına yaslandılar, kalkıp lavaboya yollandılar arada bir, ellerinden, yüzlerinden sular damlaya damlaya geri geldiler, oturdular ve devam ettiler yemeye. Aklıma Marguirete Yourcenar’ın Hadrianus’un ağzından anlattığı, bir daha bir daha yemek için kusmaya giden Roma’lı konsüllerle, aç Romalı askerler geldi onları seyrederken… Kazanlar, arabalar, çuvallar dolusu yese de doymayan, doyamayan Rabelais’in Gargantua’sı geldi aklıma…
Aklıma bir de yemekten imtina edercesine yiyen zarif adamlar geldi. Zarifoğlu gibi, Karaavcı gibi taam edenler geldi… M.Emin Ağabey geldi aklıma, doymaktan korkarak yiyen güzel adamlargeldi, tıpkı adları gibi dost olan ve lokmasını ağzına nasıl götürdüğünü bilemediğim salikler geldi aklıma…
Üç kişiydiler ama etrafında dört sandalye bulunan masaya çökerken dördünü de kaplamıştılar sanki. Üçü de oturmuş, manşetli gömleklerinin metal düğmelerini çıtlayıp, kollarını çemreyerek ellerini önlerindeki tepsiler dolusu nevaleye uzatmıştılar… Üç açgözlü ve aç karınlı, üç bodur dev gibiydiler, yediler, içtiler, terlediler, silindiler… Başlarını kaldırdıkların da, bir ellerini de beraber kaldırdılar, komileri, garsonları, ustaları, aşçıları çağırdılar, yüzlerine bakmadan konuştular .
‘…Burada bu yok mu?..’ dediler;
‘…Burada şu yok mu?..’ dediler, istediler…istediler…
Tavuk kanatları ağızlarında parçalanırken bir ara bir ‘dava’dan, bir mahkemeden bahsettiler, bir ihaleden konuştular ve adana kebabın içindeki kuyruk yağını az bulduklarını eklediler bu ehemmiyetli sözlerine.
Konuşmaları da, gülmeleri de tıpkı yemeleri, içmeleri gibi fütursuz, destursuz, terli ve iri iriydi.
Onlar iri iri yerken, içerken ve yuvarlanan kopuk kayalar gibi konuşup gülerken, kimi üçe kimi dörde bölünmüş, pidelerini, lahmacunlarını ayranla yutmaya çalışan küçük çocukların lokmaları ağızlarında kalmıştı onları seyrederken.
Belli ki, bir işin adamıydılar, yada birkaç işin birden adamıydılar, bir ara her ne konuştuysalar, gülüp yeminler ederek anlaşılmaz cümleler yuvarladılar ve kafalarını sallayıp, kendi sözlerini yine kendileri tasdik ettiler.
Onlar bunu, şunu isterken ve aleste bekleyen garsonları, komileri, aşçıları kakazlarken bıyıklarına yeni yeni kır düşmüş bir adamla, bir kız çocuğu girdiler içeriye. Lacivert, ince bir pardesü vardı üstünde adamın, kızın da kırmızı naylondan bir kabanı ve uzun upuzun pembe bir atkısı.
Yan masaya oturdular, siparişlerini söylediler ve beklemeye koyuldular. 16 lahmacun dedi bıyıklarına yeni yeni kır düşmüş adam ve kızıyla parmaklarını açıp saymaya başladılar.Dede’ye,Nene’ye, Hala’ya, Anne’ye, Baba’ya, Amca’ya, Yenge’ye ve Küçük Kız’a…İkişerden 16, evet 16 lahmacun diye tekrar etiler, ellerini masanın üzerine koydular, parmaklarıyla oynadılar, beklediler.
Bir ara ‘Kebap’ dedi kırmızı naylon montlu küçük kız ve dediğine kendi de pişman oldu…
‘…Kebap kaç paradır?..’
Menü’ye uzandılar, baba kebabın fiyatını söyledi küçük kıza, akılı kız ‘…birer kebaptan 8 kebap çok para…’ dedi, ‘… 40 lira…’ dedi…Sustular, belli belirsiz yutkundular ve baba kız lahmacunlarını beklemeye koyuldular.
Önce o üç bodur, kel, fıldır fıldır gözlü, üç aç dev kalktılar işgal ettikleri masadan, sanki dışarıda donacaklarmış gibi davrandılar. Çay dağıtan çocukların tuttuğu montlarını, kabanlarını giyindiler, atkılarına sarındılar, fermuarlarını çekip, düğmelerini iliklediler.Ayaklarını rap rap yere vurdular, göbeklerini, gerdanlarını titrettiler habire.
Kalkıp terk ettikleri masanın üzerinde küçük çaplı bir çöplük bıraktılar. Buruşturulmuş, kırıştırılmış peçetelerin arasında kimi ucundan ısırılmış, kimi ortasından yarılmış, kimi parçalanıp bırakılmış tavuk kanatları, etler, köfteler ve tatlılar bıraktılar.Kasanın önünde yarıla yırtıla hesaplarını ödediler, şakalaştılar, bağrıştılar, ricalaştılar.

İki yada üç tane 100’lük banknot bıraktılar kasiyerin önüne, birkaç 20’lik ve birkaç 10’luk banknotu geriye aldılar; yediklerini karınlarına tıkıştırdıkları gibi paranın arta kalanını da ceplerine tıkıştırdılar…
Çok ‘cool’ bir halleri vardı...Oldukça serbest hatta serbestten de ötedeydiler…,
Önlerinde açılan rengarenk büyük kapıdan üç iri safra gibi kaldırıma döküldüler, üç iri safra gibi birkaç yalpa vurup hemen kapının önündeki iri bir jeep’e bindiler ve çıkıp gittiler.
Biz kalktığımızda, parmaklarıyla sayıp sipariş ettikleri lahmacunlarını bekleyen kırmızı naylon kabanlı küçük kızla ince pardesülü, bıyıklarına yeni kır düşmüş adam da masaya bırakılan paketlerini alıp kalktılar.
Dışarıda ayaz vardı,Garsonlar hala o üç aç, obur devden arta kalan çöplüğü temizlemekle meşguldüler.
16 lahmacunu iki pakete bölüp taşıyan baba ve kız bir ellerindeki paketlere birde ayaza baktılar, elindeki sıcak lahmacun paketini göğsüne bastıran küçük kız bir ara bir şeyler söyledi babasına ve elini burnuna götürürken güldürdü babasını…
Baba ve kız caddenin sol yanındaki daracık kaldırımdan yukarıya doğru güle güle yürüyüp gittiler…
‘…Ne kokusu kızım…’ dedi babası;
‘…Kokuyor işte…Kusmuk…’ dedi küçük kız;
Garsonlar lokantanın kapısını açtılar, bir aşağıya bir yukarıya baktılar, dudaklarını büzüp sağ ellerini bir tarafa salladılar, kapattılar kapıyı, içeriye girdiler…
Dışarıda ayaz vardı... Tam kapının önünden, kaldırımdan donmuş bir safra kokusu yükseliyordu.
…………//…………
Read On 0 yorum

Ölümünün 30. Yılında Oğuz Atay Sempozyumu

Pazartesi, Aralık 03, 2007
Yer: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Oditoryumu - Fındıklı
Tarih: 13 - 14 Aralık 2007

Türk Edebiyatının Oyun/bozanı...

Ölümünün 30. Yılında Oğuz Atay Sempozyumu

13 Aralık Perşembe
09.30 – 09.45: “Sonunda Bana Bunu da Yaptınız” (Performans)
09.45 – 10.00: “Hayat Bir Oyundur” (Belgesel: Nilgün Eroğlu Maktav)
Açılış konuşmaları:
10.00 – 10. 20: Prof. Talat S. Halman (Bilkent Üniversitesi)
Prof. Rahmi Aksungur (MSGSÜ)
Doç. Dr. Handan İnci (MSGSÜ)
10.20 – 10.30: Çay arası
I. Oturum: Yöneten /Prof. Dr. Abdullah Uçman
10.30– 10.50 Oğuz Demiralp, “Oğuz Atay’a Mektup”
10.50 – 11.10: Sevda Şener, “Oğuz Atay’da Oyun ve Gerçek İkilemi”
11.10 – 11.20: Çay arası
II. Oturum: Yöneten / Yrd. Doç. Dr. Laurent Mignon
11.20 – 11.40: Füsun Akatlı, “Öykücü Oğuz Atay”
11.40– 12.00: Emre Ayvaz, “‘Ne Evet Ne Hayır’: Başkasının Derdi ve Dili”
12.00 – 12.20 Nursel Duruel, “Tahta At”
12.20– 13.30: Öğle arası / (Film gösterimi: “Oyunlarla Yaşayanlar”, I. Bölüm)
III. Oturum: Yöneten / Doç. Dr. Meral Özbek
13.30 – 13.50: Feridun Andaç, “Oğuz Atay’ı Yazmak”
13.50 – 14.10: Seval Şahin, “Kusurun ve Sıradanlığın Epiği: Tutanamayanlar
14.10 – 14.30: Suna Ertuğrul, “Edebiyat ve Kanun İlişkisi”
14.30 – 14.45 : Çay arası
IV. Oturum: Panel: Oğuz Atay Okumak / Yöneten: İbrahim Yıldırım
14.45 – 16.15: Ümit Kıvanç
Sadık Yalsızuçanlar
Murat Yalçın
Barış Tut
16.15 – 16.30: Çay arası
16.30 – 17.00: Elif Şafak: “Oğuz Atay’ın Çocukları”

14 Aralık Cuma
I. Oturum: Yöneten / Prof. Dr. Sema Uğurcan
09.30 – 09.50: Özge Şahin, “Kemiren ve Dirilten Bir Ses: ‘Üçüncü Şey’ / ‘Bir Mektup’u Okuma Denemesi”
09.50 – 10.10: R. Aslıhan Aksoy Sheridan, “Oğuz Atay’da Okurluk Halleri”
10.10 – 10.30: Arzu Aygün, “Oyunumuzdan Bunalan Homo Ludens: Disconnectus Erectus’u
Kuramsal Oku-ma-ma Denemesi”
10.30 – 10.50: Süreyya Elif Aksoy, “Kurmacanın Günlük’te Hazırlanışı”
10.50 – 11.05. Çay arası
II. Oturum: Yöneten / Mahmut Temizyürek
11.05 - 11.25: Elif Türker, “...Ve Turgut Özben”
11.25 – 11.45: Sibel Irzık, “Ya Eşya Birgün Delirirse”: Oğuz Atay’ın Öykülerinde Gündelik Yaşam”.
11.45 – 12.05: Fatih Özgüven, “Unutulan”
12.05 – 13. 30: Öğle arası / (Film gösterimi: “Oyunlarla Yaşayanlar”, II. bölüm)
Panel: Oğuz Atay’ı Tanımak
13.30 – 14.15 (1.oturum)
Hilmi Yavuz
Doğan Hızlan
Selim İleri
14.15 – 14.25 Çay arası
14.25 – 15.05: (II. oturum)
Halit Refiğ
Cevat Çapan
Hayati Asılyazıcı
15.05 - 15.15: Çay arası
III. Oturum: Yöneten / Nurdan Gürbilek
15.15 – 15.35: Jale Parla, “Oğuz Atay’ın Yazarları”
15.35 – 15.55: Murat Belge, “Oğuz Atay ve Dünya Edebiyatı”
15.55 – 16.15: Orhan Koçak, “İroni mi Şaka mı?”
16.15 -16.30: Çay arası
16.30 – 17.00: Murathan Mungan’dan Oğuz Atay’a Mektup
17.00: Kokteyl

İstanbul'da olsaydım, asla kaçırmazdım. Çok iyi isimler toplanmış, sempozyumda. Bilemiyorum yani...
Read On 3 yorum

bıla bıla bıla

Pazar, Aralık 02, 2007
* Dün bloga yazamamamın sorumlusu bu kadın dır. Kendisiyle mailleşmek suretiyle zamanımın büyük bölümünü harcadığımdan, bloga yazacak zamanım kalmamıştır. :) (zati tembelim)

*Bu mailleşmeler esnasında; içsel gel-gitler yaşamış, psikolojim hoplamış ve "başkaları tarafından anlaşılma isteğim" yıllar sonra hortlamıştır. Benzer anlaşılma kaygılarını 99 yılında canım arkadaşım la yaşamış, sonrasında bugün hala süren bir dostluğun kapılarını aralamıştık.

*Aslında üzerinde yazmak istediğim çok şey birikti iki günde ama, yavaş yavaş. Zamanla, sindirdikçe, şarkın efsanevi ağırlığıyla ve sonra.

*Ama aklımdayken, canım ceren bebek, sen ne günahsızsın ve sen ne de güzel cennet bahçelerinde olacaksın Rabbin izniyle. Allah babacığına Eyyüp (a.s)'ın sabrını versin, ...

*Biz orda burda, geyik yapıp, hallerimize ağlarken; durmayan çalışan, somut şeyler üreten ve heyecanla yoluna devam eden bu kardeş 'e ve tüm ekip arkadaşlarına çalışmaları ve "bir şeyler yapılabilir" umudunu verdikleri için teşekkürler. Yolunuz açık olsun.

*Güneşin doğuşunu apaçık gören bir evde, yine de sabah namazlarına kalkmamamın cezası olduğuna kanaat getirdiğim, iki inşaat yükseliyor, manzaramın tam önünde. İnşaatların görüntüsü yerine eski manzaramın fotoğrafını koymak istedim, bundan mahrum kalacağım işte.



*Dün misafirlerim vardı, her ne kadar; tembel bir gün geçirmek, temizlik, yemek vs.. uğraşmak istemediğimden başlangıçta istemeyerek kabul etsem de, güzel zaman geçirdik yine de. Akşamın sonunda kendimi, şu "kimyasal kullanmadan her türlü işi yapan bez" lerin satıcısı olarak buldum , aslında bir tane kendime alacaktım ama 5 tane satınca 1'i hediye. Devir ekonomi devri ve ben para harcarken düşünen tiplerdenim.

*-bitti-

*bir de şarkısı olsun postumun:)

Read On 3 yorum

İletişim

uragan3@gmail.com

Blog Arşivi

Translate