uragan/günlük
bİr nevİ "anı deposu"

"İNSANLIĞIMIZIN YOK EDİLMESİNİ REDDEDİYORUZ!

Çarşamba, Aralık 31, 2008

"İNSANLIĞIMIZIN YOK EDİLMESİNİ REDDEDİYORUZ!


Evlerimizde ve işyerlerimizdeki televizyonlarda artık futbol maçı seyretmiyoruz. Dünyamızın 'Filistin' diye anılan bir parçasında insanlığımızın hunharca yok edilişini seyrediyoruz. Filistin'de işlenen katliamı, bir futbol maçını izler gibi seyretmeyi reddediyor, bu katliamı işleyenlerle aynı cinse sahip olduğumuzdan dolayı insanlığımızdan utanıyoruz. Filistin'de işlenen katliam, insanın insana karşı nasıl vahşileşebileceğinin korkunç bir örneği olarak önümüzde durmaktadır.

Bütün insanlığın gözü önünde işlenen bu katliama sadece katledilen Filistinlilerin sayısı açısından bakmıyoruz. Gazze'de sadece yüzlerce Filistinli katledilmemektedir. Orada katledilen ortak insanlığımız, insanlığımızın ruhu ve vicdanıdır. Aşağıda imzası olan bizler, dünyanın en korkunç terör mekanizmasına dönüşen İsrail devletini, insanlığımızı hunharca katletmekten dolayı kınıyor ve onu insanlık ve tarih önünde tel'in ediyoruz. "

metni imzalamak istersen; http://www.gazzedekatliamadurde.com/
Read On 1 yorum

hatırlayan var mı bu kızı?

Pazartesi, Aralık 29, 2008







  • Türkiye'nin her yerinden 160 54 51 numaralı posta çeki hesabına havale yaptırabilirsiniz.
  • Tüm Ziraat Bankası şubelerinden kurumsal tahsilat ile havale masrafı olmadan bağış yapabilirsiniz.


İlgilenenlere not: Herhangi bir aksilik olmazsa; 7 ocak'ta Gazze'ye gidecek bir gemi ile ilk bağış ve yardımlar ulaştırılacakmış Gazzeye inşaallah.
Read On 2 yorum

ne gemiler yaktım / az biraz keşif

Cuma, Aralık 26, 2008
ha bi de bu şarkıya taktım, hep severdim ama ağzıma dolandı bu ara. fakat "ne gemiler yaktım" kısmındaki tiz çıkışı yapmak için mutlaka süpürge yapıyor olmam lazım, yoksa komşulardan biri evde cinayet işleniyor sanabilir :D
ama pes kısım süpürgesiz de çekiliyor. çok güzel sözler gerçekten. şarkının "bu kızı yeniden büyütmeliyim" diye başlayan kısmını sevmiyorum bi tek. ne bileyim şarkının ruhuna uymuyormuş gibi geliyor hem ritmi hem sözü, bence yaaanı:)
ay bilmiyom ben bu şarkıyı diyosan (ama deme bence yaanı) işte burada

*****

ne gemiler yaktım, ne gemiler yaktım
o kadar yandı ki canım sonunda karşıdan baktım
ne göreyim kendime yıldızlardan daha uzaktım.

kendini seçemiyorsun, bırakıp kaçamıyorsun
yazmadığın bi hikayede,
uzun ya da kısa vadede az biraz keşfediyorsun

öteki olabilmeyi, yerine koyabilmeyi, geride durabilmeyi öğreniyorsun...
Read On 2 yorum

dana-kuyruk-bi de ben

Cuma, Aralık 26, 2008
  • yarın dananın kuyruğunu yerinden oynatacağım, kopma faslı direksiyon sınavına inş.
  • 11 ile 13:30 arası "Allah zihin açıklığı versin"leri unutmayın, olmadı içten geçirilen başarı dilekleri de kabulümdür. Aman duaların hepsini bi seferde bitiregomayın, çoğunluğuna direksiyon sınavında ihtiyacım olacak.
  • son iki sınavın sorularını çözdüm şimdi, balık:D fazla uçma uragan aman, ne desem tersi oluyor son zamanlarda, şom ağızlı denen cinse doğru kayar durumdayım.
  • kardeşcağızım geleli bi hafta oldu, geçen pazar birlikte muazzam bi kahvaltı yaptık, bıranç desem daha doğru olur, onbirbuçukta başlayıp bire kadar sürdü. Allaha hamdolsun artık burada ama şimdi de gözü dışarda, oradan arkadaşlarıyla yeni tur planları yapıyor kereta:D
  • salı günü yağmurda, çarşamba da kar altında araç kullandım. şu anda görünen en net hatam sert fren yapmak, nasıl olsa dururum diye önceden dokunmuyorum pedala, mesafe azalınca da içimdeki tırsık ortaya çıkıyor bas bas bağırıyor, duramayacaksın kızzııııım diye. işte o an bi asılıyorum frene abboooooooow o ne meymenetsiz bir durma öööle.
  • vesselam
Read On 4 yorum
Cuma, Aralık 19, 2008
içimden gelmiyor, gelmesin.
didik didik tüm detayları yazmak, kendimi anlatmak ...
neyse işte, onu yaptım bunu yaptım, nefes aldım.

ey dünya!
geçtim geçiyorum, diyorum bakıyorum ardıma bi arpa boyu...
Read On 2 yorum

Bush'a güle güle öpücüğü / ben de öpcem diyosan; buyur!

Çarşamba, Aralık 17, 2008
Şu videoyu izlerken ağzı kulaklarına varmayan var mı bu memlekette?
Kendini dünyanın hakimi sanan Bush'a bir çift ayakkabı ile haddini bildiriveren bu gazeteciye içi ısınmayan var mı?

"http://www.izlesene.com/player2.swf?video=675761"



"Iraklı gazeteci yetmez ben de bi güle güle öpücüğü vercem, öperim bushum" diyosan, bu linke bakmadan geçme:D

Ya tarihe geçti bu sahne yaaaa, ne güzel yaaa!!!
Read On 2 yorum

Yıldızlı Semalardaki Haşmet / mute*

Pazartesi, Aralık 15, 2008
Ortaokul ve lise yıllarım korku sinemasının en nadide örneklerini izleyerek geçti. Bu filmleri izlerken genelde yanımda babam olurdu, anneannemlere gittiğimizde de zehra teyzemle izlerdik. Pek herkesin izlemeye yanaşmadığı filmlerdi onlar. Sadece filmler mi, bir de Alfred Hickok'un 20 dakikalık reklamsız kısa korku hikayelerinden oluşan Alacakaranlık Kuşağı fenomeni vardı cuma geceleri. Neyse uzatmayayım nadiren de olsa tek başıma izlediğim de olurdu korku filmlerini. Hadisenin en doruk noktasında müziğin gerim gerim yükseldiği o anlarda, başım yastığın arkasında bi bakıp bi çekerek filmi izlerken şimdi hatırlamadığım bir nedenden (anne korkusu olabilir, yalnız seyetmemi onaylamazdı pek) sesini kısmayı keşfetmiştim televizyonun. O zaman seyri pek bi kolay oluyordu o filmlerin.
Bundan iki gün önce geldi aklıma o günler.
Yağmur altında kurstan gelirken mp4 ten Mehmet Emin Ay klasörünü açtım. Sırasıyla Fatiha, Elif lam Mim, Amenerrasulü derken yolu yarıladım. Gözlerim sadece adımlarımı görürken birden başımı kaldırıp etrafa bakma isteği duydum. Yanımdan geçenler, koşturan şemsiyeli insanlar, yol boyu sıra sıra dükkanlar, genç yaşlı pek çok insan, hızla akan hayat...

O an aklıma iki şey geldi;

Biri; Yağmurda ıslanarak yürümekle, kendini Allah'a yakın hissetmek arasında mutlaka bir bağ var.
İkincisi; Tıpkı korku filmi izlerken televizyonun sesini kısmak gibi, dünyanın da sesini kısıvermek zor değil aslında. Dünyanın sesini kıstığında içindeki ses de daha net duyuluyor ayrıca.
O sesin bana söyledikleri güzeldi.
Allah'a hamdolsun; yağmuru yaratan, kainatta ve insanda türlü türlü güzelliği var edene...

İçimden bu şarkıyı da eklemek geldi,
Zekai Tunca'nın yorumuyla aradım ama bulamadım. O müthiş bir sükunetle seslendirir şarkıyı, dinlerken sana da geçen bir sükunetle, bu versiyon biraz abartılı ama yine de şarkının kendi güzelliği yeter





O'dur ki, onlar umutlarını kestikten sonra yağmuru indirir ve rahmetini serip yayar.
O, Veli'dir, Hamid'dir. Şura /25


Vesselam

mute için bkz
Read On 2 yorum

pestilim pestilsin pestil

Cumartesi, Aralık 06, 2008
  • Acayip koşturmalı bi hafta geçirdim. Haftasonu malum kurs vardı. Pazartesi, salı dip ve köşenin cam-pencere, tül-perde ve koltuk- kanepe kısmının temizliğiyle uğraştım. Çarşamba sabah direksiyon dersine koştum, araçtan indiğimde "tamam yokuşta da kalktım, bitmiştir" biçiminde çalışıyordu kafam. Çıkışta beni almaya gelecek baba-kız kahvaltı sofrasının keyfini çıkarıyorlardı aradığımda. Güya beni alacaklardı da kelle-paça ziyafeti (!!! ben sakatatın hiç bir türünü yemem, ciğeri bile) için kayınvalideye gidecektik erkenden. Efenim ben kurstan çıktım evin sokağına kadar geldim, ancak hazırlanabilmişlerdi. Yolun kırk dakika sürdüğünü daha önceki postta da yazmıştım. Ki üstelik kikirciğin giyeceği kıyafet tokasından çorabına tüm detaylarıyla tarafımdan ayarlanmıştı akşam. Huuuuu baba, demek ki neymiş, her zaman bekleten ben değilmişim, kikirikmiş :D
  • Bahçeye girdiğimde bizimkiler çıkıyordu garajdan, "istanbul yoluna kadar kullanayım" diye atladım, "iyi geç bakalım" cevabını alınca oturdum koltuğa. İlk defa kendimi rahat hissettim sürücü koltuğunda, gayet iyiydi.
  • Çarşamba-Perşembe Keçiörendeydik, sevenler kelle paça, sevmeyenler haşlama yedi. (bkz:uragan) Gitmişken bi toparlama da oraya çektim. Dönüşte kuzuyu Optimumdaki oyun alanına götürdük. Eve geldiğimizde ancak vadiyi seyredecek kadar enerjim kalmıştı, hatta onu bile ayaklarım sehpada arkamda kırlentler, sızdı sızacak biçimde izleyebildim :D
  • Temizlik biter mi, bitmez. Hadi bu kadar derine inmişkene balkonlara da bi el atayım dedim, ne gereksiz bi iş aslında bu mevsimde. Maalesef bu da benim kötü tarafım, temizliğe kalkışmadığım zamanlarda son derece rahat hatta "pasaklı" bile sayılabilirim ama içime o dip-köşe temizlik canavarı kaçtığında balkonlara kadar kazıyorum :D Ardından bir de süpür- sil moduna taktım, akşam oldu yaw. Neyse ki pek muhterem Ali bey yemek pişirme noktasında hem hevesli hem de başarılı olduğundan onun yaptığı nefis akşam yemeğiyle aç karnımızı doyurabildik. Zaten epeydir yemek yapmıyorum. Ali yemeği yaptıktan biz de afiyetle yedikten sonra mutfaktan epey bi süre çıkamıyorum sadece, ancak toparlanıyor mutfak ama bunu ona söylemiyorum :)
  • İşte böyleeee, ha bi de Elif babaanneden çıkarken, otların arasında uğurböceği gördüğünü söyledi, inanmadım bu mevsimde olmaz diye ama baktım ve buldum onu. Ölü sandım, hiç kıpırdamıyordu, yine de aldım. Arabanın arka koltuğuna bir peçete serip üzerine koydum, elif de yanına oturdu. Isındıkça hareketlendi bizimki. Bi isim bile koyduk böcüğümüze, meliha :D

Elif arkadan seslendi ve sonra diyalog aşağıdaki gibi gelişti.

elif: anneeeeeeee melihaa kayboldu, bulamıyorum, koltuğa baktım yok anneee
anne: Hadi beee, yere basma aman düştüyse ezersin, dur dur buluruz, Ali kapıları kilitledin mi yaaa kitlesene
baba: Tabi tabi hemen kitleyim de kaçmasın meliha :D

Ben o anda Elif'in Melihayı ararken kapıya yaslandığını farketmiş, kapıları kilitlemesini rica ediyordum aslında ama sanki böcüğümüz kapıları açıp kaçabilirmiş ben de onun için sormuşum gibi bir durum oldu, epey bi güldük. Sonunda Elif'in yastığının altından çıktı meliha da :D

Ve son olarak şimdiden cümle alemin bayramını kutlayayım ne olur ne olmaz, belki fırsat bulamam sonra.

Kurban bayramınız mübarek olsun; bol neşeli, bol paylaşımlı, güzeeel ve kalabalık sofralı bayramlar olsun :)
Read On 4 yorum

Hayır yanlış tahmin ettiniz

Pazar, Kasım 30, 2008
ilk direksiyon dersinde bi yere toslayıp mevta olmadım. Hala yaşıyorum, bu habere üzülen yoktur umarım:) Fakat dersin olduğu günün akşamı omuzlardan başlayan ve boyna da yayılan ağrım ciddi bir tutulmaya dönüştü. 2 gün kendime gelemedim. Neyse ki bugün iyiyim.
*
Direksiyon hocası acayip rahat bi adam, neredeyse sesi hiç duyulmuyor, bir iki ikaz dışında. Kendini kırk yıllık sürücüymüşsün gibi hissettiriyor. İlk seferde trafiğe çıkardı biz acemileri. Bu kardeşiniz başlangıçta yolların tek hakimi tarzında yolu ortaladığını farkedince, yakınları ile ilgili söylenecek güzel sözleri(!) düşünerek, çok geçmeden yolun sağına geçmeyi aklına getirebildi. Korkularım azaldı ama geçmedi, Çarşamba günü aracın koltuğuna bırakıp gelicem tümünü inşaallah.
*
Diğer dersler iyi gidiyor, muhtemelen yazılı sınava çalışmama gerek kalmayacak.
*
Kursa giderken yürüyorum en az 40 dakika sürüyor, bir de dönüşü var. İki haftada iki kilo vermişim yürümenin dışında hiç bir şey yapmadan hem de, boğaz yine bildiğin pisboğaz. Arıyorlar bizimkiler "çıkışta alalım seni" diye, "gerek yok ya siz keyfinize bakın,üşümeyin ben gelirim" diyorum, bilmiyorlar işime geliyor.
*
Dünde kurs çıkışı kuaföre uğrayıp erkek traşı yaptırdım. Koltuğa oturdum, nasıl olacak? diyen Mesude hanıma; olabilecek en kısa modeli kes, dedim. Kadıncağızın yüzü değişti, acıyarak baktı bana, kıyamadı saçlara (bi ben değilim yani, kıla-tüye bağlanan) önce bi güzel ördü, sonra örgüyü dibinden kesti, baktım aralarında postij mostij fısıldaşıyorlar; sen benim örüğümü bi paket yapıver, dedim:) 7-8 senedir bu kadar kısa kestirmemiştim, nasıl rahat olduğunu unutmuşum, ricoys reklamı gibi wash and go!!!
*
vesselam
Read On 10 yorum

Kursa başladım;

Salı, Kasım 25, 2008
cumartesi trafik, pazar günü de motor dersi (9-4 arası) vardı.
Yaklaşık 5 yıldır eşi ya da çocuğu yanında olmadan sayılı dışarı çıkmış biri olarak, kendimde sosyal fobi gelişmiş olacağından emindim, kalabalık ortamlardan hazzetmeyişim de hesaba katılırsa, bir köşede salon bitkisi gibi yeşil yeşil durup ders bitince eve gelmem gerekiyordu. Ama tahmin ettiğim gibi olmadı, o kadar asosyalleşememişim, daha kırk fırın ekmek yemem gerek :)

Trafik hocasının mesleği gardiyanlıkmış, yenikent f tipinde çalışıyormuş. Hayatımda ilk defa bi gardiyanla tanıştım, son derece sıcak bir hanımefendi, mesleğinin insanda ilk hissettirdikleriyle yakından uzaktan ilişkisi yok.

Motor hocası da öğretmenmiş, daha ilk dersten neredeyse oto tamircisine çırak olabilecek kadar çok şey öğretti, karbüratörden, distrübitöre, jigleden, bujiye, endüksiyon bobininden, pistona kadar her parçanın ne işe yaradığını öğrendim. Ateşleme ve yakıt sistemindeki parçaları şimdilik. Adam dersin başında "Derslerin tümü bittiğinde aracınızın arızasının nereden kaynaklandığını %100 bulacak, %90 sorunu çözebileceksiniz, geriye kalan %10 luk kısım parça değişikliği ve uzmanlık isteyen kısım, bi zahmet onun için oto sanayiye gideceksiniz" deyince, ben içimden "atıyoosssun" diye geçirdim ne yalan söyleyim, ama günün sonunda 50 soruluk sınavda sadece 2 soru kaçırınca, bu defa helal olsun dedim. Ha gerçi çok da işime yaramayacak, şimdiki arabalarda açıkta bir şey yok pek ama yine de aracın çalışma biçimini anlamak hoşuma gitti.

Kızım cumartesi- pazarını babasıyla geçirdi, bir kaç defa konuştuk. Halinden gayet memnundu. Ben de halimden memnun oldum, kendimi henüz eş ve anne olmadığım zamanlardaki gibi genç ve bağımsız hissettim iyi geldi, tabi günün sonunda bağlarımın beni beklediğini bilerek...
Bağsız bağımsızlık bir müddet sonra ancak acı veriyor, tecrübeyle sabittir. (açmak lazım ama uykum var)

Neyse ilk direksiyon dersim perşembe sabahı, umarım o da bu iki ders kadar verimli olur.

not;
kursta en çok hoşuma giden
1. acayip güzel ve her an hazır taze çay olması
2. çayın iyi olmasının yanında beleş olması
3. çay bardaklarının da iyi yıkanmış olması
:)
vesselam

03:15
Read On 6 yorum

kendim kendime

Cuma, Kasım 21, 2008
Şu saatten sonra kuleye kapanıp prens beklemeyeceğine göre Rapunzel olma yolunda bu kadar azimle ilerlemenin bi mantığı yok. Havalar soğudu, ille kurutmak lazım, tembelsin hasta olursun, erteleme, kestir gitsin, hem kıl-tüyle bu kadar duygusal bir bağ kurmak anlamsız.

Avrupa Yakasında, Şahika ile Volkan'ın kafedeki sahnelerini izlerken A ile kendini düşünüp "işte bizi bekleyen trajikomik son" diye geçti içinden hiç yalan söyleme, ben senin ciğerini bilirim!
Read On 4 yorum

arayı açıyorum emme;

Pazartesi, Kasım 17, 2008
aslında yatmadan önce bir sürü şey yazıyorum kafamda ama teknoloji o kadar ilerlemediğinden burada görünemiyor maalesef. İşin doğrusu bilgisayarı açıp, nete bağlanıp, kafamdakileri buraya aktaracak ne zaman ne de istek bulamıyorum kendimde. Son yazıyı yazdığımdan bu yana sanırım iki kez nete girdim, yorumlara bir şeyler yazıp, bir iki bloga bakabildim ancak.

Havalar soğudu biz de ailecek şifayı kaptık. Ağır bir durum yok elhamdülillah ama kikiriğin bugün yutkunma sorunu başladı, uğradık ayşin doktora ama mesaisi bitmiş, vardiyası olan doktor amcayla da pek anlaşamıyoruz. Yarın sabah Ayşin'e gideceğiz erkenden. Sesimiz kısık, konuşmak istemiyoruz. Aslında sabah ses kısıklığı dışında bir şey yoktu, hatta ehliyet kursuna kayıt için yola çıktık. Arabayı parkedip, yürümeye başlayınca uykusunun geldiğini eve gitmek istediğini söyledi. Baktık halsiz görünüyor, geri döndük. Hastaneye uğrayıp Ayşin hanımın mesaisinin bittiğini öğrenince de doğru eve.

Takviyelere başladık, sürekli bir şeyler içirip duruyorum. Şimdi de gidip babamızın hazırladığı salepi içirmeye çalışacağım kuzuya.

bizim durumlar böyle, tüm yorum yazan arkadaşlara teşekkür ediyorum ama ben bu aralar pek cevap yazabileceğimi sanmıyorum yorumlara. şimdiden af buyrun efenim.

vesselam.
Read On 4 yorum

o kaaa yorulduk o kaaa yorulduk sorman gari

Salı, Kasım 11, 2008



Pazar günümüz fotoğraflardan da anlaşılacağı üzere köy hayatından küçük bi numune tadında geçti. Uzunca bir süreden sonra ilk defa pazar günü çalışmayan babamızın öncülüğünde babaannemiz ve dedemizle birlikte Ayaş'ın gönece köyüne gittik, kurbanlık bakmaya.

Gitmeden önce özenle(!) hazırlandı küçüğüm. Bir beden büyük pantolon simli kemerle tutturuldu, gömleğine uyuyormuş başka bir şey giyemezmiş. Eski ayakkabılar seçildi ayakkabılıktan, "hani bayramda aldıklarını çok seviyordun, niye giymiyorsun" dedim cevap hazır "çamur olur onlar, sen bunları yıkarsın, o yıkanmaz"

Neyse efenim havanın güzelliği bir yandan, hayvanların çeşitliliği bir yandan, toprak bir yandan kikiriğin keyfine diyecek yoktu. Önce karabaşa takıldı, fotoğraftaki teyze zaptetmese sarılacaktı neredeyse. Köpek de bizimkini sevdi, elini yaladı hatunun, yüzüne ramak kala ben çığlığı bastım :)

Sonra sıra ineklere geldi, biraz çekingen davrandılar önce. Ama baktılar ki benimkinin pes etmeye niyeti yok, sonunda onlar da dize geldi. Yemliklerin önüne yabancı biri geldi mi yanaşmayan yemlerini bile yemeyen ineklere yaklaşmayı başardı. Hatta bi tanesini bi aşağı bi yukarı koşturdu, elif çitin bu tarafında (tabi ben de arkasında), melek(sarıkız koydum ben adını, elif değiştirip melek yaptı) öbür tarafında 8-10 kez gidip geldiler. Sonunda melek neredeyse çitten atlayacak hale geldi; kızdı mı, sevdi mi elif'i bilemedim:)
Bi de 6 aylık bi buzağı vardı şirin mi şirin ama pek asabiydi, yanına yaklaşınca zıplayıp durdu. Kendine zarar vermesin diye, pek yaklaşmadık biz de.

Hayvanlarla hemhal olma faslından sonra iş toprağa geldi, bi güzel çalıştı. Hatta gitmeden önce bizim sitenin bahçesinden topladığı akşam sefası tohumlarından bir kaçını oradaki bahçeye ekti, teyzeye hediye olarak. Üç saat kadar kaldık orada ve bir dakika oturmadı, ve yine tabi ben de. Ayrılma zamanı gelince ise ikna etmek epey zor oldu hatunu, hava güzel olursa yeniden geleceğimiz söznünü koparınca pes etti. Yol boyunca "ben danayım" diye muuu ladı durdu, ne dediysek, ne sorduysak muuuyla cevap verdi. Ben bir ara, "sağa çekin dananın biri arabaya sızma yapmış" dedim ve araba yavaşladı, bizim ki o zaman bile dana olmaktan vazgeçmedi:)

Gönece'ye kadar gidince, Ayaş'a uğramamak olmazdı, olmadı. A'nın kuzenleri oturuyor orada, yemek- kahve-çay faslı derken akşamı da orda ettik. Kuzenlerden birinin iki kızı var, kikirikle pek iyi anlaşıyorlar, kuzum varlığını bile unutturdu bana, çeşit çeşit oyunlar oynandı, yine keyifler gıcırdı yani.

Arabaya biner binmez de beklenen oldu, sızdı kaldı :)

Çocuğunun bakışlarında yaşar anneler, evladının gözlerinin içi gülüyorsa ve bunu görebiliyorsa daha ne ister ki bir anne...

vesselam
Read On 11 yorum

haberleer, haberleeer, haberleeeeer ...

Cumartesi, Kasım 08, 2008
Son günlerde ne zaman askerlik mevzusu açılsa, Elifciğim üzgün ve de süzgün bir şekilde "babaaa, ben seni çok özlerim amaaa" diyor, yetmiyor sabahları adamcağızı yolcu ederken işine "gitme babaaaa, zaten yakında askere gideceksin, işe gitme yaaa" diye tutturuyordu.

Sonunda istediği oldu, sözleri dua niyetine geçmiş olacak ki kikirik hanımın, iki-üç haftadır beklediğimiz haber bu çarşamba geldi babamızdan. Çalıştığı kurum tenkisata gitti pek çok medya kuruluşu gibi, Ankara bürodan da eleman çıkarttı kurum. Babamızın zaten beş ay sonra askere gidecek olması çıkarılacakların başında olmasına sebep oldu tabi.
Neyse efenim vardır her işte bir hayır, elhamdülillah kira vermeden başımızı sokacak bir çatımız var. Ve yine şükür kü çalıştığı (işi bırakmadan önce benim de çalıştığım yer) kurum -beklenmedik bir şekilde- hesabı şaşırtmadan tazminatını alması gerektiği gibi hazırlıyor.

Maddi olarak sıkıntılı olmayacak gibi görünüyor önümüzdeki süreç. Ama işin diğer boyutları nasıl olur bilemiyorum:) Haftanın altı günü çalışmaya alışmış bir gövdenin evde oturmaya alışması hiç kolay olmuyor iyi biliyorum :) Gerçi A. benim gibi dışarı meraklısı bi tip değil. (ben de eskiden meraklıydım zati, elif doğduğundan beri evle bütünleştim:D) Evde oturup kendiyle kalmak, ya da bizimle vakit geçirmek onu her zaman daha çok mutlu etmiştir, hatta tüm hayatını idame ettirecek maddi imkanı olsa sessiz sakin bi yerde sofu hayatı yaşamayı tercih ettiğinden dem vuruyor son bir yıldır.

Netice itibariyle Elif babasını askere göndermeden önce onunla doya doya vakit geçirmiş olacak, ondan sonra nasıl yollayacağız babayı onu da bilmiyorum ama, hadi hayırlısı:)
Bizim için bu meselenin en sorunlu yanı olayı ailelerimize anlatma kısmıydı, meseleyi bizim algıladığımız gibi anlamalarını sağlamak zor olur, diye düşünmüştük ama olmadı şükür.

Kayınvalidem ve kayınpederim kalp hastası, tansiyonu ve şekeri var bir de N. annenin, olaylar karşısında kendini çabuk bırakan bi yapısının olması da cabası. Durum böyle olunca tedirgin oldu tabi A. Gittik, son derece basite indirgeyerek ve gayet rahat bi şekilde anlatıp geldik olanları. Kimse de panik havası yaratmadan ve bir sağlık sorunu olmadan atlattık hayırlısıyla:)

Benimkilere gelince, elhamdülillah ikisinin de kronik bir sağlık problemi olmadığından, uraganca söyleyecek olursam zıppkın gibi fişşşek gibi olduklarından (maaşallah) anlatırken daha rahattım ben. Annem perşembe sabahı beni aradı. Vakite tepki maili atacakmış, internet kullanmaya yeni yeni alıştığı için zorlanıyor biraz, yardım istedi.
Ben aslında annem ve babamla yüzyüze konuşmak istiyordum meseleyi ama; tazminat hesabı yapılırken bi sorun çıkmış, A.' da hukuki süreci öğrenmek için "hakim bey kızımı" aramış, biz teyzeme öööle diyoz aile arasında. Hani olur ha, tesadüfen annemin teyzemi arayacağı tutar, o da biliyor sanır filan, tam bir fiyasko olur diye; "anne, atarız onu sonra, şimdi bilmen gereken başka bir şey var" deyip başladım anlatmaya, başta sesi biraz paniklemiş gibiydi ama onu da rahatlatmayı başardım şükür, ne şirin şebeleğim ben ya di mi anne? -benim gibi kızın ossun dünya aleme borcun olsun hııı? (mail atabiliyorum diye bana yorum yazmayı denemeyecen demi anneeee:D, şaka kız annelerin güzeli)

Olaydan sonra iki gün evde yoktum, üstte yazdığım rahatlatma operasyonunda görevliydim efenim :), ancak fırsat oldu yazmaya yaw. İnsan anne-baba olunca, kendi anne-babasını daha iyi anlıyor, her ebeveyn yaşadığı sürece evladı için kaygılanmaktan bir türlü kurtulamıyor, kurtulmakta istemiyor zaten, bunun neresi kötü ki? :)

Bir de perşembe günü bi hanımlar toplantısına katıldık kikirikle. Kur'an okundu dinledik, yıllardır başkalarının yanında yüksek sesle okumamıştım hiç, kıramadım oradaki teyzeleri, ben de okudum üç-beş sayfa ama nasıl heyecanlandım, müsamereye çıkmış çocuk gibi oldum. Yanaklarım kızardı, sesim titredi.

Ama o gün için benim zihnime damgasını vuran Elif'in cümleleriydi. Okuma faslı bittikten sonra bir dua ve tesbih halkası oluşturdu hanımlar, bizde oturduk kızımla. Başını örtmek istedi, örttük. Fatihalar, ihlaslar filan derken oradaki bir hanım dua etmeye başladı. İntisaplı olduğu yerin silsilesinden başladı duaya. Elif dinledi dinledi dinlediiiii, sonra ani bir hışımla ayağa kalkıp halkanın ortasına geldi. Başındaki örtüyü yine aynı hışımla çıkarırken, "Hep kendinize dua ediyorsunuz. Madem siz Türkiyeye Dünyaya başkalarına dua etmiyorsunuz, o zaman ben de yokum" deyip basıp gitti mutfağa :) Ben de peşinden tabi. Haksızlık etmemesini sonuna kadar dinleyip tepkisini sona saklamasını istedim, ikna oldu. Onun tabiriyle Türkiyeye, dünyaya ve başkalarına dua edildiğini kendi kulaklarıyla duyunca, biraz yumuşadı kerata :D

vesselam.
Read On 5 yorum

dikkat dikkat

Salı, Kasım 04, 2008
Linkteki adreste vakit gazetesine gönderilmek üzere bir metin var.
buyur oku, katılıyorsan mail at, bu adamlar gerine gerine piyasada dolaşmasın!!!

http://vakitetepki.blogspot.com/

vakitetepki@gmail.com
Read On 5 yorum

bir ilkbahar sabahı, güneşle uyandın mı hiç?

Pazartesi, Kasım 03, 2008
Yazıp yazıp yayınlamadığım siyasi yazılar için başka bi blog mu açsam ne?. Zira bu sıralar ciddi yekün tutmaya başladılar.

Bu perşembe'de kurtlar vadisi pisi pisi pisine yayınlanmazsa, bırakıcam seyretmeyi. Bu ne yaa, boşluğa düşüyorum bekleyip bekleyip aradığımı bulmayınca. Kedi gibi girip battaniyenin altına hayal kurarım ben de, doğalgaza gelen zamlardan soona battiler(ikizler dilince) gizlendikleri kıyı köşeden çıkacaklar mecbur.

Nasıl özlemişim hamsiyi, iki gün önce pişirdik ne iyi geldi. mımmh'layarak yedim. Baba hamsinin kuyruklarını yemedi. Kızı kılçıklarını. Bendeniz hiçbir azasını ziyan etmedim:) Ahretliğimden kalma alışkanlık, "hamsinin kılçığından ne olurmuş" der, yutardı. Ben de öyle yaptım. Hamsiye burun kıvıranlar vardır ya hani, "o da balık mı canım; somon, çinekop, levrek... varken" diye; bu caanım balıkları da severim ama hamsinin yeri başka ben de.

Çocukken ağır bi sarılık vakası atlatmıştım. Annem bi ızgara hamsi yapmıştı hiç unutmam. Tv'de beyaz takım elbiseli Erol Evgin, "bir ilkbahar sabahını" söylemişti, "çılgın gibi koşarak kırlara uzandın mı hiç" demişti. Mutluluk kaplamıştı içimi, iyileşeceğimi hissetmiştim. Bilmiyordum o zamanlar siyah beyaz tv'de her elbisenin siyah-gri ya da beyaz olduğunu. Gençti Erol Evgin , çocuktum ben de ama hastaydım, karaciğerim şişmişti. Bir divanda, yanan sobanın yanında, ızgara hamsimi yemiştim, iyileşeceğimi hissetmiştim.





Bir Ilkbahar Sabahi - Erol Evgin
Read On 3 yorum

kikirikten anneye kıyak

Cumartesi, Kasım 01, 2008
Kikirik ve annesi mutfaktalar, kikirik hala kaşarlı omletiyle boğuşurken annesi kahvaltı bulaşıklarını makineye yerleştiriyor. Bu arada trt çocuğun deneme yayınında program tanıtımları açık tv'de. Anne işini yapıyor gibi görünürkene bir taraftan da kayda değer, izlenesi bir şey var mı diye dinliyor tv'nin sesini.

Tanıtımın birinin sonunda, "bu brogram sadece çocuklar için, büyüklere izletmeyin" diyo. Anne atlıyo hemen, "aaaaaa niyeymiş ama ben de izlemek istiyorum belki"

Kikirik annesinin zihnine kazınan o tarihi cümleyi etmek için ağzındakini yutuyor veee

"Anneee, sen ne kadar büyürsen büyü, hatta yaşlansan bile, senin içindeki çocuk hep çocuk kalacak eminim ben" diyor gülümseyerek.

Annenin gözleri doluyor, masaya dönüp o pis elleriyle (ıyy) kucaklıyor sımsıkı kızını.
"teşekkür ederim yavrum umarım öyle olur, dua niyetine geçer inşaallah sözlerin" diyor anne, kuzusu ise "amin"

hamdolsun.
vesselam.
Read On 6 yorum

Zahir'den

Cuma, Ekim 31, 2008
Pek çok yeri alıntılamak istedim aslında, unutmama kendime hatırlatma adına, blog artık benim için hatırlayamadıklarımı arayıp bulma yeri gibi, insanın bu kadar kötü bi yakın hafızası olunca, hatırlatmaya ihtiyacı da oluyor.


Hepimizin yaşamın sanatçıları olduğumuzu Tanrı biliyor.Bir gün heykeller yapmak için elimize bir çekiç veriyor, başka bir gün resim yapmak için boyalar ve fırçalar ya da yazmamız için kağıt ve kalem veriyor. Fakat bir çekiçle resim yapamazsınız ya da bir fırçayla heykel. O yüzden ne kadar zor olursa olsun, acı çektiğim için bana lanetleme gibi gelseler bile, bugünkü küçük nimetleri kabul etmeliyim ve bugün güzel bir gün, güneş parlıyor ve çocuklar caddede şarkı söylüyorlar. Acımı geride bırakmayı başarmak ve yaşamımı yeniden kurmak için tek yol bu.


Zahir-Paulo Coelho-sayfa:311
Read On 3 yorum

kikirik ile iremsu

Cuma, Ekim 31, 2008
Oyun oynuyorlar, iremsunun bebeği hasta, bizimki doktor, odasında bekliyor. Ben yan odada yatağıma uzanmış okuyorum güyaa ama kulağım onlarda.

iremsu odadan içeri giriyor ve telaşlı bi sesle

-doktor hanım doktor hanım bebeğim çok hasta kalbi pıt pıt atıyor, diyor.

benim ki kendinden emin ve gayet ciddi bi tonlamayla;

-hımmm, bu kötü bi şey sayılmaz hanımefendi telaşlanmayın, kalbinin atması bebeğinizin yaşadığını gösterir, diyor.


anne içerden kahkahayı basıyor, 'bu çocuk espri yapmış olabilir mi?'yi düşünüyor, çocuklar dinlendiklerini farkediyor, kikirik yüzünde muzip bir ifade ve biraz da kızmış gibi gelip;

-anneeeeeeeeee diyor,

'dinlediğini anladık böyle yapmamalısın' der gibi dönüyor gözleri :)


vesselam
Read On 3 yorum

gemiler kalkar yüreğimden gizlice

Salı, Ekim 28, 2008
(İlk iki paragraf geçici/yedek olarak kullandığım wordpress hakkındadır)
  • Yazmak istediğim bi sürü şey varmış gibi aslında ama oturup şemanın orasını burasını karıştırmak ve wp'nin özelliklerine bakınmaktan başka bi şey yapmıyorum. Yabancıladım burayı, yatağında kendi çukurunu bulamamak gibi bi duygu, bu.
  • Tema var ya, çok sevdim aslında onu. Renkleri, yerleşimi, gün ayrımları filan pek hoşuma gitti. Kızı ve edasını da pek sevdim emme diz üstünde bi ceket giydirip, bi de başörtü takabilsem içim daha rahat edecek, o zaman biraz daha bana benzeyecek, tabi bi de 8-10 kilo eklemek lazım:D İspanyol paça pantolonları, topuksuz pabuçları ve asker yeşilini de severim zira. Boynunda bir iki tur atıp, dizlerine kadar sarkan bordo-yeşil-kahve-mor tonlarında dallı-güllü fular lazım bi de, ama öyle cafcaflı olmayacak renkler, sonbahar tonları gibi koyu mu koyu; temayı tasarlayanlar unutmuş olmalı.
*******************************************************************************************************************************************************************************************************
  • Amaaan ne diyorum ya, sonbahar diyecektim. Yağmurlu gri günler, yürüdükçe ağır ağır havayı delip geçiyor gibi, görünmez bir yol açıyor gibi geçen günler. Bir kupa çay, biraz kitap ve ille bi okuma köşesi. Şöyle bi sehpa olmalı, ya da fiskos kupayı bırakmak için ara-sıra ve geniş olmalı biraz da, çağrıldığında kitabı açık bırakacak ve çaydan yeterince uzakta tutacak kadar geniş. Var benim böyle bir köşem, pek orada okumak mümkün olmasa da var. Daha kitabı almadan "anne, dönme dolap oynayalım mı, resim yapalım mı, hayvan kurtarma ekibini izleyelim mi..." nevinden cümlelere cevap vermekten kullanamıyorum ama olsun var ya. İstediğimde hazır ya. Mesela önceki gece bi diş ağrısı tuttu, o tutunca uyku tutmuyor malum. Bi ağrı kesici alıp geldim salona oturdum köşeme, okudum. Çaysız kuru kuru oldu ama üşendim yapmaya, kahve de uykumu kaçırıyor. Sallama çayların tadınaysa alışamadım bi türlü, bak demlik poşetler öyle değil haa. Ondan atsaydım ya, porselenime bi tane, bi daha ki sefere.

Şimdi bunları yazıyorum ya; aslında

  • Dtp mitinglerini görüyor, çocuklara ağlıyor, xöküz'de öcalan'ı okuyup yüzümü buruşturuyorum.
  • Anayasa mahkemesinin türban kararı gerekçesini şaşırmadan, hafif bi gülümsemeyle karışık asabiyetle karşılıyor, aklın yolu bir değil demek ki diye, içimden geçiriyorum
  • Medya sektöründeki işten çıkarmaları takip ediyor, krizin dahası işsizliğin yakında bizim evimizi de vurmasından neredeyse emin ama anlayamadığım bi şekilde bir o kadar içim rahat bekliyorum olacakları.

Bunlarla ilgili yazmak istemiyorum sadece, neden bilmem ruhumu kirletiyor gibi geliyor. Olan bitenden habersiz kalmamayı ama çözüm önerim yoksa konuşmamayı ve yazmamayı seçiyorum. En azından bi süre daha.

  • Ahmet Kekeç'i okudum Kürt'ün ateşle imtihanı, başlık çok iyi özetliyor şu an ki durumu, umarım bu imtihanı görür ve doğru okur insanlar.
  • Ha bir de, Zahir bitti ama ben kitabı kenara kaldıramıyorum. İlişkiler üzerine (insan-insan; insan-evren; insan ve kendisi, insan-yaratıcı) değişik tesbitleri var yazarın, pek bilimsel ve akli değil ama inandırıcı. Tuhaf, bazı bölümlerini okurken son iki yılda iç dünyamda yaşadığım bazı değişiklikleri tam da onun anlattığı gibi yaşadığım zannına kapıldım. Bitirmeme rağmen tam anlayamamış, bazı gizlerini çözememiş gibi hissediyorum kendimi. Bazı kitaplar öyledir ya hani, her okuyuşunuzda farklı yollar çıkar karşınıza, bu kitap da öyle geldi bana.

    işte böyle, vesselam.



  • Read On 7 yorum

    bana kaderimin bir oyunu mu bu?

    Pazar, Ekim 26, 2008
    moruragan da geçici olarak WP'de sayın ziyaretçi.

    http://uraganik.wordpress.com


    Emme belli de olmaz yanı, sen burayı da kimsesiz goma, ara sıra uğra.
    yassakları delecek tonla imkan var neşossa.

    belki sansursuz.net'ten idare edebilirim, kıyamıyorum buraya da.

    kaderimin oyunu dinlemenin tam zamanı
    Read On 6 yorum

    Özlem, bir özgecandır

    Cuma, Ekim 24, 2008
    Özlemcim, yeterince teşekkür edemedim sana.

    Hem blog dostluğun hem de doğum günümde yaptığın sürpriz için tekrar teşekkür ederim, benim için çok kıymetliler.

    Yorumunu okuyunca, müzik eklemeyi bırakmış olmama rağmen bu şarkıyı eklemek istedim senin için. TSM sevdiğini biliyorum, mutlaka Zekai Tunca'yı ve bu şarkıyı seviyorsundur diye düşündüm.

    buyrun
    Read On 2 yorum

    kelebekler buraya da uğradı

    Perşembe, Ekim 23, 2008


    Özlemcim, sağolsun listesinde bana da yer ayırmış, aldım kabul ettim dostluğunu :)

    Benim listem az sonra...

    *

    Eveeeet işte benim kelebeklenecek listem;

    Blog dünyasına ilk daldığım günden beri bi şekilde hep birbirimizden haberdar olduğumuz arkadaşlar var önce sırada.

    • Eskiden Yaban eriği diye bildiğimiz, sonra mucizenin anneliğine terfi eden Tubaya ,
    • Bazı konularda kendime çok benzettiğim ortak duyarlılıklarımızın var olduğuna inandığım, (efenim kimler de gelmiş çıstak çıstak, oooo Bünyamin bey'in eşi, İbrahim Berk'in annesi) benim eeen eski (taaa bücürden) blogger arkadaşlarımdan Aysuna,
    • Yine taaa o zamanlardan görüştüğümüz, azıcık yazmasam mailime davranan, "iyisin di mi?" yi asla ihmal etmeyen, yüzü güzel kalbi güzel, her konuda iyi niyetli kardeşim solmazıma,
    • Çıtı pıtı, mini mini, bırakıyorum dediğimde ağzı sitemli, yusufcuğun biricik annesi, ozan bey'in sevgili eşi (bak bu defa karıştırmadım) , şeker kız kuaybeye (sen aldın biliyorum ama yazmak istedim yine de)
    • Pek sık yazmasa da (hatta bi yazar bi sene kaybolur) sesi soluğu çıkmasa da, "yaa serotonin nassı solar, yaşıyo mu" diye ara sıra sorduğum, varlığını bilince rahat ettiğim can sıkıntısı uzmanı kardeşim serotonine,
    1. yeni
    • Başını kitaplarından kaldırdığında:) hayata geniş çerçevelerden bakan kitapkurdu arkadaşım Seraba,
    • Güzel yemeklerin ustası genç kardeşim Melda'ya
    • Kendisini sona sakladığım, zaman sıralamasında da en son tanıştığım, pek çok konuda kapıştığımız ama yine de ortak paydalarda(neyse o paydalar:D) buluştuğumuz, en dobra blogger arkadaşım biyonikkediye,
    2. yeni

    Daha yeni yeni adımlamaya başlasak da bloglarımızı, özgür ruhlu kremalı bacıya ve marifetli hatun gülücüklerin annesine, de gönderiyorum.

    Ne oldu şindi, başımız göğe mi erdi, hıııı bacılar?
    Pardon Patagonyalı kardeşlere de göndermişidik unuttum, bacıları al geri, al geriii.

    1. yeni, 2. yeni edebiyat dersi gibi oldu, neyse efenim. Sayfasına bu kelebeklerden konmamış olan, "vay hainler bak bana bi kelebek göndermediler" diyen, gidip okuduğu, yorum bıraktığı bloggerlara sitem eden, yetmedi içinden sayan sayıştıran her kim var ise (sanki dışından saysa duyacağız, konumuz o değildi bi dakka sus) onlara da gönderdim gitti :)

    ve en son cüri özel ödülünü de karam'a gönderiyorum.
    Read On 9 yorum

    çok şükür ya rabbii

    Salı, Ekim 21, 2008
    Haftasonu Kikirik kızımın akika kurbanını kesme ve ikram etme işleri uğraştık. Cumartesi akşamdan çıkıp cebeciye kayınbiradere geçtik. Onun bildiği biri varmış, oradan alalım kurbanımızı diye. Biraderin işleri uzayınca saat on gibi ancak gidebildik, kurbanı alacağımız yere. Daha önce hiç gitmediğim Yakup Abdal köyüne, uçurumlu yollardan inerek vardık nihayet o karanlıkta. Ben ve çocuklar arabada kaldık, bakacak olanlar gidip getirdiler hayvancağızı. Kesimi ise o kadar kısa sürdü ki şaştım kaldım. Meğer kurbanı kesen bey, biraderin ricasını kırmayıp bulunduğu düğünü bırakıp gelmiş. Yirmi dakikada tüm işi bitirdi. Biz toparlanırken temizlenip yeniden üzerini değişti, dönerken onu düğüne bıraktık, adamdaki enerjiye bak :)

    Elif hanım, tüm bu işler sürerken yavru bir kangal'a taktı kafayı, yetmedi adamların ahırına girdik gece karanlığında çakmakla. Bir başka yavru kangalı da hediye olarak alıp geliyorduk nerdeyse, zor ikna ettim hatunu bakacak yerimiz olmadığına ama benim de içim gitti ne yalan söyleyeyim, çok güzel bir köpekti.

    Ertesi günde aldık kesilmiş kurbanı ve yanına ikram edilecek çay-çorba neyse, teyzemlerin hacıhasan köyündeki bahçesine vardık. Epey kalabalık bir akraba topluluğuyla birlikte imece usülü pişirdik yedik. Gelemeyenler için paket yaptık. Çok keyifli ve inşaallah hayırlı bir gün oldu.

    Birader merak etme, senin payını ayırdık, Ali abin derin dondurucunun varlığını unutmuş "Bilal'e et kurutalım gelince yesin" dedi, ben de aptal aptal baktım suratına, ne kurutması yaw bu dondurucu ne işe yarıyor diye.

    Çocuklar için acayip eğlenceli geçti gün. Kikirik, enes, ömer, faruk ve nazlı doya doya toprağın tadını çıkardılar. Furkanımız ve Alperenimiz dersanedeydi, gelemedi ama payları annelerine teslim edildi.

    Akşam üzeri elif, annem araba kullanıyo biliyo musunuuuuz? diye gezinmeye başlayınca, eniştem "hadi dolaş buralar sakin" dedi. Atladık arabaya turladık, diyemiyorum. Çünkü sağolsun ali baba bana yine dur-kalk yaptırdı sürekli. Yok yokuşta kalk, yok şu ot adam bak geçersen ezersin, ezdin adamı işte, diye diye gerim gerim gerdi beni yine. Bu işin sonunda ben gece yarısı arabayı alıp kaçıçam bi gün, o olcak yani.

    Neyse efendim neticede biz ne zamandır niyetlenip bir türlü halledemediğimiz akikamızı hayırlısıyla kesmiş olduk. Biliyorsunuzdur akika kurbanının kemikleri kırılmıyor, merak edip duruyordum nedenini, çocuğun sağlık ve selameti için hayır dileği olsun diye kırılmıyormuş, onu da öğrenmiş olduk.

    Aslında akika bebek doğduğunda başında bulunan tüylere deniyor, bebek yedi günlük olduğunda adı ezan-ı şerifle kulağına okunuyor ve o tüylerin ağırlığınca altın ya da gümüş sadaka veriliyor. Ve yine kurbanın (Bu kurbanın esas adı nesike) bu sürede kesilmesi daha iyi ama çocuk ergenliğe ulaşana kadar kesilebiliyor.

    Babacığım sağolsun yedinci günde elifimin adını kulağına okumuş ve sadakasını vermeyi üstlenmişti. Biz kurban için kalktığımızda da babaannemiz "akikasını ben almak istiyorum" dedi. Bize de teşekkür etmek kaldı.

    Pazar günümüz pek kalabalık ve pek keyifliydi yani. Bisiklete binenler, basket oynayanlar, bir yandan bahçenin kışa hazırlanması(toprağın bellenmesi, havalandırılması vs.), bir yandan eti hazırlayanlar, pişirenler, bulaşıkları yıkayanlar, çayı hazırlayanlar, bir köşede sohbet edenler, bir yanda böcek yakalayanlar... (kim bilin bakalım) Bol gürültülü ve bir o kadar da keyifli bir kalabalık. Uzunca süren yemek faslından sonra annemin getirdiği tatlıları afiyetle yedik, üzerine babam; kuzucuğum, oradaki çocuklar ve tüm çocuklar için çok güzel bir dua etti; biz de bol bol amin dedik. Hava karardıktan sonra da evli evine, evi olmayan sıçan deliğine, he he :D

    Şaka bir yana, Mevlaya çok şükür sağlıklı sıhhatli, üstüne bir de meraklı, akıllı ve pek de keyifli bir evlada anne-babalık yapmayı nasip etti bize. Dileyen herkese hayırlı evlatlar nasip etsin Allah.

    vesselam.


    yazarın notu: yandaki bağlantı listem sürekli uçup duruyor yanlış anlaşılmasın yani, bi blogroll yapalım dedik, 2 defa gitti hazırladığım liste, en kısa zamanda tüm arkadaşların bloglarını yeniden ekleyeceğim.
    Read On 6 yorum

    ben uzan, cem uzan/dilber hala yirin seni/kikiriğin belgesel hastalığı/kedi ve köpekler üzerine çatlak bir sav

    Cuma, Ekim 17, 2008
    • Öğrenci affı haberlerinin çıktığı gün, hem af hem de Aktütündeki fecaat ile ilgili uzunca bir yazı yazdım. Yazdım, sildim; yazdım, sildim. Sonunda tamamladım, geriye dönüp okuyayım, dedim. İyi ki okumuşum. O kadar temkinli yazmaya çalıştığım halde yayınlanacak halde değildi yazı. Hükümetten, muhalefete, askerden stk'lara kadar komple herkese döşemişim çünkü. Olur ha yanlışlıkla yayınla filan derim diye, taslak olarak bile bırakmadım, kökten sildim yazıyı. Öfkem yatıştıktan sonra bana kalan tek şey vardı aslında, yine aptal yerine konma hissi. Vatandaş olarak bu hisse o kadar aşinayız ki bu memlekette, yabancılık çekmiyorum artık. Neyse ya sıkmayacağım canımı, sizinkini de tabi...
    • Ramazan'dan beri gündemi takip etmeyi bırakmıştım, ara-sıra akşam haberlerine bakıyor, bir zamanlar beklediğimi söylediğim güreşin nasıl sonuçlanacağını sessizce izliyordum. Şimdilerde de dünyadaki ekonomik kriz ve yansımalarını takip etmekten bunalmıştım ki, bi haber gördüm şok oldum. Cem Uzan'a Erdoğan'a hakaretten, önce 8 ay hapis ve para cezası verilmiş. İtirazı üzerine 1 yılı rehber kontrolünde olmak üzere 5 yıl denetim altında tutulma ve bu sürede rehber kontrolünde kişisel gelişim ve öfke kontrolü hakkında 5 kitap okuma cezası vermişler. Gene itiraz etmiş. Adam haklı aslında 5 senede 5 kitap okumak çok yani. Bence mahkeme itirazı dikkate almalı. Bak Cemcim, sen hiç okuma anam, ver parasını okuttur birine. Bak seçimler yaklaşıyor, sen manken gibi karını al yanına, jillet gibi gömlekler giy en beyazından, sırala içi boş vaatlerini. Hatta bi yönetmen bul, sana film çeksin yaw, "ben Uzan, Cem Uzan" diye uzanıver ortalara daha iyi :D

    • ŞOk Şok ŞOk... Açıklıyorum. İki haftadır beni gülmekten yerlere yatıran yeni biri girdi hayatıma. Söyleyeyim mi hıı? Azzz soooona. Yok be hemen şimdi söylüyorum işte, şu fotoğraftaki kadın, yani malumunuz Dilber Hala. Nasıl bi karakterdir o yaaa, nasıl bir oyunculuktur. Helal olsun Binnur Kaya'ya. Şimdiden ağzıma yapıştı cümlelerinden biri, kuvvetle muhtemel burada da sık sık karşınıza çıkacak. İşte diyom, "Ben lafımı ortaya gorruuuum; beğenen alır gideeer, beğenmeyen bıragır gaççarr." Çok yaşa Dilber hala :)





    • Bu arada benim dünya tatlısı kikiriğim fena halde national geograpic hastası oldu. Sürekli hayvanlarla ilgili belgeselleri izleyip bana brifing veriyor. Sabahları hayvanları kurtarma operasyonları yapılan bir program var, bir şekilde yaralanan ya da yanlışlıkla şehre inmiş, birilerinin evine ahırına filan girmiş hayvanları yakalayıp, iyileştirip doğaya bırakıyorlar. Hele ki bu program hiç kaçmıyor. Hayvanlarla ilgili en son aramızda geçen diyaloglardan biri şöyle.
    kikirik: anne biliyo musuuun?
    uragan: neyi kızım?
    k: balinalar dişleri ile suyun sıcaklığını ölçebiliyorlarmış...
    u: yaaaa, termometre mi varmış dişlerinde? :D
    k: onu bilmiyorum ama dişleriyle sıcaklığı ölçüp su soğumaya başlayınca göç ediyorlarmış.
    u: bak seeeen.
    k: yaaaaaaaaaaa (sen bilmiyosun ama ben biliyorum tonlamasıyla, ukala kova ne olcek:D)

    Bu faslın kırmızı karıncalar, karadullar, filler, çitalar, çıngıraklı yılanlar ez cümle hayvan alemi ile ilgili pek çok versiyonu mevcut efenim biz de. Bendeniz memnuniyetle dinliyorum kendisini, bu merakına bayılıyorum elimden geldiğince bilgilerini paylaşmaya çalışıyorum, acayip mutlu oluyor.
    • Bir de bu sıralar, gece oldu mu sokak aralarında çete halinde dolaşan köpeklere taktım kafayı. Ne çoklar ya, her yerdeler. Geçen sene her yerde kedi vardı bu sene köpek. Köpeklerin fazla olmasını anlayabilirim hadi, üç- beşi bir araya geldi mi mutlaka kedi ırkının neslini azaltma konusunda girişimlerde bulunuyorlardır ama bir sonra ki sene kediler nasıl çoğalıyor, onu anlayamıyorum. Onlar da "lan bu itoğlu itler (küfür olarak değil gerçek anlamında kullanılmıştır) bizim nesli tüketecek, daha fazla ürememiz lazım hadi canım miyaaav" diye mi takılıyorlar ne?
    • Hayvanların bizim anladığımız şekilde bi aklı yok elbette ama acayip derin sezgi ve hissiyatları var, kabul etmek lazım. Mesela bizim evdeki agresif betiş. Yem vermeyi unutunca suyun yüzeyine çıkıp ağzını şıpırdatıyor. Yemi verirken de atlayıp yakalıyo, konuşunca gelip gözlerimin içine bakarak beni dinliyo, acayip yani.
    • Neyse yaaa, yine "yaşasın hayvan dostlarımız" tadında bir posta dönüşmek üzere bu yazı, hatta üzeresi bile kalmadı. Ben kaçtım efenim, vesselam.
    Read On 8 yorum
    Çarşamba, Ekim 15, 2008
    Af çıktı 95 ve sonrası hem de, 96 girişli olarak kapsıyor beni de...

    Yine fena halde aptal yerine konmuş hissediyorum kendimi, olsun!!!
    Hükümete feda olsun.
    Vatana millete hayırlı olsun.


    Çıkan ilk afta, omuz omuza olduğum yakın bir arkadaşım okula döndü.
    İkinci de bir başka arkadaşım -son sınıftı o-, üç-beş dersi vardı peruk taktı derslerini verdi, mezun oldu. Bu üçüncü af, benim çevremde bi ben kaldım bi serap bu affı değerlendirebilecek. Ama sanırım o da benim gibi evinde oturmayı seçecek.

    Yanlış anlaşılmasın kimseyi kınamıyorum, o gün de kınamadım, bugün de kınamıyorum, herkesin bireysel tercihi, sonuçları kendini bağlar. Üzülmek ayrı tabi. Ama bazı yerlerde "başörtü mağdurlarına af çıktı" diye başlıklar atıyorlar ya; memlekette başörtü mağduru kalmadı, onu söylüyorum sadece. Biz zaten işi mağduriyet olarak görmekten çoktaan vazgeçtik, biz dediğim bir elin parmağını geçmeyecek üç-beş sabit fikirli!!! Geri kalan arkadaşlar da zaten çıkan her afta azar azar döndüler okullarına.


    Read On 0 yorum

    Günler tam da böyle geçiyor işte

    Salı, Ekim 14, 2008
    Günler;

    Kah faturalar kadar sıkıcı

    Kah internet hızında

    Bazen fanustaki su gibi sakin, bazen fanusun sakini kadar hırçın

    Bazı zamanlarsa naneli sakız tadında;



    Kah Kur'an kadar gerçek, kah Meal kadar dost

    Ama ille tesbih gibi dizilmiş kaderin ipine.

    Bunlar işin zahir'i; bir de batını var ki işte o tam bir muamma...




    Read On 8 yorum

    Zamanımız var ama / Korkmayı sürdürdükçe / Ruhumuz var teslim etmeden önce*

    Pazartesi, Ekim 13, 2008
    1o gün olmuş yazmayalı, benim için uzunca bi süre bu. Her gün hatta bazı günler bir kaç kez yazardım eskiden. Her neyse, bu ara da böyle; yazmamak için özel bi gayretim yok, tıpkı sık yazdığım dönemlerde yazmak için bi gayretim olmadığı gibi. Olduğum günden geriye doğru gidersem eğer;

    • Yazmaya başlamadan hemen önce annemle görüştük. Onu bana çağıracaktım kalması için. Babam bir hafta evde olmayacaktı, kardeşim de olmayınca yalnız kalmasın diye düşünmüştüm. Fakat o da ne? Babamın evden uzakta geçirdiği hafta geçen haftaymış!!! Arada yaptığımız onca telefon görüşmesini filan silmiş olmalı zihnim, epey güldüm kendime. Nasıl oluyor da zaman kavramından bu kadar kopabiliyorum bilmiyorum. Şimdilik gülüyorum ama pek hayra alamet değil sanırım bu durum, annem gene tipik tanımlamasını yaptı olayla ilgili "aşık kızım benim", efendim buyrun benim :D
    • Dün kayınvalidemler, esmacan ve yeğenler bizdeydi. Akşam da kayınço geldi. Çocuklar yaramazlığın dozunu iyice kaçırıp, antrede kovalamaca oynamaya başlayınca heeeeeeeeeeeeeeyt diye bi nara attım , bi de "dağılın huleeeyn" dedim hepsi dağıldı, ses soluk kalmadı :D Eğlenmelerine bir şey dediğim yok, gürültülerine de dayanabilirim ama biz 5. katta oturuyoruz, alttaki adam da insan yani, patır patır koşulur mu aaaaaaaaaaa.
    • Bu hafta içinde iki gün ikizlere baktım, iyice dillendi keratalar. "Üşya teeje ben seni gocımaaa siviyom" diyo biri, öbürü durur mu "ben daaaa gocımaaa siviyom" diye atlıyor kollarını kocaman açarak. Yemeklerini yedirirken "aç ağzını teyzecim" diyorum birine, öbürü hemen "bana da tejecim et" diyor. Akşama kadar vakit nasıl geçiyor anlamıyorum. Şunu farkettim ama ikizler bendeyken daha çok okuyabiliyorum ben. İki kere onları sallayarak uyutuyorum, bu arada okuyorum. Sonra kikirik kızımın odasında hep birlik oynarlarken yanlarında oturup, oyuna katılmadığım zamanlarda da okuyorum. En güzel bi şey.
    • Okumak deyince; Ramazan öncesi göveç sefası yaptığımız Ayaş ziyaretinde eşimin kuzeninin kütüphanesinden aldığım üç kitabı sıraya koydum. Ramazan'da Kur'an okumak istediğim için başlamamıştım okumaya. Coelho'nun Zahir'ine başladım, sonra Hijyenik Aşklar var sırada Yılmaz Erdoğan'dan, en son da Livaneli'nin Sevdalım Hayat'ını okuyacağım nasip olursa ve de oyundan başımı alabilirsem.
    • Anlaşılacağı üzere Age of Empires takıntısı sürüyor, yatmadan önce bi doz alıyorum. İşin tuhaf tarafı rüyamda da devam ediyorum oynamaya, oyundaki kadın işçi karakteriyle. Bi yoruluyorum bi yoruluyorum sormayın; odun kes, tarla işle, ev inşa et, rüyamda o kadar çalışınca sabah da yorgun uyanıyorum haliyle :D
    • Bunun dışında ehliyet için önüme çıkan tüm fırsatları tepiyorum, "armut piş ağzıma düş" çü olmuşum iyice. Eşimin dayısının tanıdığı birinin kursu var eve yakın, taksit de yapacak. Adamcağız "sen git kaydını yap, akşamları ben seni arabayla bırakırım kursa, arada biz Elif'le takılırız, çıkışta seni alırız" diyor, ben de hala tık yok. Daha ne yapsın elimden tutup kayda mı götürsün ilkokul çocukları gibi. Pes bana pes. Askerlik süreci başlamadan önce arabayı iyi-kötü kullanmam şart (alış-veriş, hastane vs. gibi durumlar için, yoksa adamı askere gönderip fellik fellik gezecek değilim herhal, yapmam di mi :D) deyip, sonra da kös kös oturuyorum!!! İki kayıt evrakını hazır etmek, bi fotoğraf çektirmek bu kadar mı eza gelebilir bi adama? Evet, bana geliyor, pııfff!!!
    • Sinir oldum bak şimdi kendime.
    • Neyse yaaa, bir kaç gün önce üniversiteden kankam, ikinci ahretliğim serabımla görüştük telefonla. İsmini vermeyeyim bir vakfın 98'de yaşanan örtü sorunu ve devamında yaşananlar ile ilgili bi çalışması varmış, onlarla röportaja gitmiş. Bahsim geçince telefonumu istemişler, o da bana sormak istemiş. Ver dedim tabi, biz bile yaşananları gün be gün unuturken, bi sonraki nesil bu olayları hiç yaşanmamış sanacak, ama yaşandı pek çoğumuzun hayatını darmadağın ederek hem de. Laf lafı açtı, okulda sinema bölümünde okuyan bi arkadaş o vakfın sinema kulübündeymiş, İngiltere'de sinema okumuş, şimdi bi ajansı varmış filan. Millet ne kariyer yaptı bee dedik karşılıklı. Biz de annelik kariyeri yapıyoruz en güzeli, dedim. İçimden başka bir şey de geçti ama Seraba hatırlatmadım. Aynı arkadaş bizim fakülteye örtü yasağı haberi gelince, ahretliğe "çıkarmayacaksınız di mi örtünüzü" demişti, sonra onlar içerde biz dışarda geçti yıllar. Bizimle çok farklı zihniyetteki başka erkek arkadaşlar kısa süre de olsa bize destek için derslere girmezken bu arkadaşlar paşa paşa okudular okullarını. Şükür ki kadınız ve şükür ki bununla imtihan edilen biziz, diye düşünüyorum aslında. Ama insan zor zamanlarda gereksiz bir destek isteği duyuyor içinde mani olamıyor.Ya da destek olunamıyorsa örttüğümüz örtünün sahibiymiş gibi davranılmasın istiyor.
    • Yine neyse, her neyse ve kime neyse? Gitmeliyim, kızıma sözüm var, kitabından bi bölüm okuyup uyuyacağız birlikte. Son zamanlarda adına anne-kız saati dediğimiz zaman dilimleri oluşturduk kendimize, aniden anne-kız saati ilan edip birbirimizden başka bir şeyle ilgilenmiyoruz, çok güzel oluyor :D
    Vesselam.

    *zaman geçip gidiyor/şebnem ferah
    Read On 9 yorum

    sabahın seherinde.

    Cuma, Ekim 03, 2008
    Sabahın ilk ışıklarıyla kahve içmeyi özlemişim sanki.
    Yanıma da eski bir dostu aldım, Ankara'nın sabah ayazında ısıtmayan güneş ışıkları eşlik ederken bana, parmaklarımı ovarak yazıyorum bu satırları.
    Niye?
    ...?

    Yazıp yazıp sildiğim cümleleri zihnimden de kovarak, hep kızdığım bir şeyi yapıp aç karnına bir dilim baklava yuvarlayacağım ve gidip uyuyacağım sanırım. Sanırım çünkü uyumayadabilirim bundan kime neyse...

    Bir de her neyse var ama onun konumuzla alakası yok.

    Bol gezmeli bir bayramı ardımızda bıraktık. Pek çok akraba ziyareti yaptık bayramda. Yıllaar sonra babaannemi ziyaret ettim iyi oldu. Omuzumdan koca bir yük kalktı sanki. Kalabalık sofralarda bol kahkahalı yemekler yedik, güzel sözler ettik birbirimize. Beni çok mutlu eden bir haber aldım bayramda z. teyzemden. Öyle ki sesli sesli ağladım duyunca, en son ne zaman ağlamıştım mutluluktan bilmiyorum, önemli de değil zaten.

    Dün de lunaparka götürdük kikirciği, ona adrenalini bir miktar fazla gelecek bir oyuncağa bindi. Kalbi hızlı hızlı atmış, öyle dedi. Atlı karınca, uçak, kano keyfi son olarak da beraber balona bindik bol çığlıklı. Balonda sırada beklerken, anne kalbim yine hızlı hızlı atmaya başladı dedi, endişeli bi şekilde. Korkarsan bas çığlığı dedim, bastı:) Ama çok eğlendiği her halinden belli oluyordu. Yetmedi babamız bize bir de şu pedallı yüzen araçlarla göl turu yaptırdı. Güneş bir yandan, Elif bir yandan içim ısındı hem nasıl. Sağol Ali kaptan :)

    Akşam olunca da Nurcihanlara gittik oradan, Betül eşyalarını topluyordu. Konu konuyu açtı, saatler akıp geçti. Ben bu aileyi seviyorum yaaa. Kahveleri içtikten sonra bir bakayım şu fincana dedim. Bir gövdeden çıkan iki baş, biri beyaz biri siyah. Başka yönlere bakıyor ikisi de. Hayatın özü işte dedim, nefis mücadelesi. iyi de içinde kötü de. Bilal abi çok felsefi buldu yorumumu, bense çok realist.

    İyi geçti benim bayramım, hanım hanımcık giyindim arefe akşamı ancak alabildiğim cicilerimi, sarı altından takı bile taktım. Annem görünce dedi ki, afferin bak ne kadar hanım hanımcık olmuşsun. Fazla sevinme, otuz sendromu ile bayram birleşti ondan, fazla sürmez dönerim salaş halime, dedim.

    Dün gece Büşra, otuz mu b abla, mümkün değil, olamaz, yirmibeşten fazla olamaz dedi. O zaman yirmibeş olsun dedim, keyiflendim, sendrom mendrom kalmadı:)

    Secdelerde küçücük olmaya devam, yalnızlık, yoksunluk hissi uğramıyor kalbime, elhamdülillah.

    Bu saatte bu soğukta nası bir şey oldu bu post bilmiyorum, dönüp bakamayacağım da dondum üstelik.

    Age of empires'da yarım kalan oyunumu bitireceğim sanırım uykum filan kalmadı zira, askerlerim karşı yakadaki düşman ülkelere taarruz için gemide bekliyor dört gündür. Emrin, tamam yaparım, bir önceki versiyonda allah allah da diyordu bunlar:)


    Vesselam...
    Read On 9 yorum

    Bayramınız Bayram Ola!!!

    Pazar, Eylül 28, 2008
    • Bayram hazırlığı deyince, imkanı olan her anne gibi benim de ilk işim kızımın bayramlık cicilerini almak oluyor. Onları güzelce askılara asıp arefe akşamı başucuna koymak için hazırladım. Pabuçlarımızı da dolaba koyduk, arefe akşamı onlar da yatağın yanındaki yerlerini alacaklar. Mor kadife pantolon, mor hırka ve rengarenk cıvıl cıvıl bi bluz. Giydirip bakınca, kuzumun ne kadar büyüdüğüne şaşkınlıkla tanıklık ettim yine.
    • Bu bayram içimdeki çocuğa da bayramlık ciciler almak niyetindeydim, aslında hala niyetim var ama ne kalabalık var yaw, zaten alış-verişten hoşlanmayan ender hatunlardan biriyim. Kendime bir şeyler almak için o kadar sıkıntıyı yeniden çeker miyim bilmiyorum :)
    • Tokat yapraklarımız akşamdan ıslandı, evi toparladıktan sonra kocca bi tencere sarılacak. Tatlı düşünmedim şimdilik, belki kadayıf ya da revani yaparım, belki de hazır bir şeyler alırım onu da bilmiyorum:)
    • Bu bayram kardeşim bizimle olmayacak. Garip bi bayram. Anneannemler de köyde kalacaklar bayramda, aslında her yıl dönmüş olurlardı ama bu bayramı orada yapacaklarmış. Babam da bir kaç gün önceden babaannemin yanına gitmiş. Annem bayram sabahı yalnız olacak. Babaannem keçiören'de oturuyor, kayınvalidemlerde. Annemi alıp, şehrin öbür yakasına gitmek niyetindeyim, henüz karara bağlamadık ama aklımdaki bu.
    • Yine eş-dost-akraba ziyaretleri ilk iki gün, sonrası evde. Arzu eden buyursun gelsin, zeytinyağlı sarma ikram edeyim efenim. (bir de üşenip yapmaz mışım, gör bak rezilliği :)
    • The Pursuit of Happynees / Umudunu Kaybetme adlı filmi izledim dün akşam tv'de. Hem de tekrarıyla birlikte. Will Smith döktürmüştü gerçekten ve tabi şipşirin oğlu da. Yine ağlak bi akşam oldu yani anlaşılacağı üzere ama yakışır Eylül'e gözyaşı...
    • Gökyüzü de durmadı dün gece, bulutlar ağladı. Hoş bir dinginlik vardı havada, neredeyse huzur bile denebilir. Bu sabah altı sularında kara bulatların arasında incecik bir hilal vardı, ne kadar uğraştıysam da istediğim gibi fotoğraflayamadım ama uzun zamandan sonra içimde fotoğraf çekme isteği oluştu, mutluyum.
    • Yapılacak işler var, hava da ağır. Tam da "susalım karşılıklı" havası. En iyisi şimdiden bayram tebriğimi yapayım, içimden tekrar yazmak gelene kadar bayram biter filan da, ne me lazım.
    • Bayramınız Bayram Ola!!!


    Read On 5 yorum
    Cuma, Eylül 26, 2008

    Hz. Aişe bir gün Peygamberimize:

    ''Ya Rasulullah: Kadir Gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim?'' diye sordu.

    Peygamberimiz şöyle buyurdu:

    ''De ki: Ya Rab; sen çok affedicisin, affetmeyi seversin, beni affet.''

    Read On 5 yorum

    otuzumun ilk günü

    Perşembe, Eylül 25, 2008
    Yorumları tek tek cevaplamak uzun zamandır yapmadığım bir şeydi, "doğum günü özel" kapsamında tek tek teşekkür ettim tüm yoranlara, kıymetinizi bilin bak:)

    Ve gelelim düne; Aslında bir önceki gün yaptığım programı ikiye bölmüş, kitap fuarını da düne bırakmıştım. Bir ara rehavete teslim olacak hale geldiysem de, "hadi kalk tembellik etme, kendin için bir şey yap, bu kadarını borçlusun bana" dedim ve sözümü dinledim.

    Kocatepe ve Sultanahmette başlayan dini yayınlar fuarı bu yıl 25. senesine gelmiş, şaştım. Ben hala 18-19 filan sayıyordum çünkü. Lise yıllarımdan (9o) beri her ramazan'da mutlaka ziyaret ettiğim fuar benim için bir nevi tutungaç, isteyince istikrarlı olabileceğimi kanıtlaması babından.

    Uzun vadeli planlar yapmayalı yıllar oldu ama, kikirikle aklında kalacak ve her yıl iple çekeceği ortak bir zevkimiz olsun istiyorum. Bu yıl 2. senemiz. Geçen yıl sevmişti fuarı, bu defa daha avludan içeri girerken "oooooooo kitaplara bak, ne çooook" diye koşarak daldı içeri :) Ben de peşinden tabi. Geçtiğimiz yıla göre bu yıl daha fazla şey görebildiğimi söyleyebilirim.

    Fuardan bu yıl Elifciğime 365 günde sevgili peygamberim ve çocuğumla her güne bir dua kitaplarını aldık. Ve bu ikisini alanadek tonla kitap elledik, bir yerlere çöküp okurmuş gibi yaptık, yayınevlerinin stantlarındaki abi-ablalarla takıldık. Dönerken sordum, "günün güzel geçti mi, en çok ne hoşuna gitti dışarıdayken?" diye, "her şey çok güzeldi, hepsini çok sevdim" dedi. Mevlana İdris'in televizyonları bozulan şehir adlı kitabını merak ediyordum, ama sadece kapağı vardı, baskıdaymış. Kipat yayınlarının Mevlana İdris serisi internetten takip edilecek artık. Bir de vadi'ye uğrayıp Akyürek'in yeni çıkanlarını almak istiyordum ama vakit kalmadı. Kitapları fuardan almak son derece ekonomik oluyor, alabilsem iyi idi ama olmadı.

    Gerisi yeme, içme ve eve dönüş yolu işte.

    Haaa bir de kardeşim Bilo'yu elin memleketine yollarken yanımda taşıdığım cep boy mealli Kur'an'ımı ona vermiştim, boş kalmıştı çantam. Ben de fuardan kendime doğum günü hediyesi olarak, Hayrat'ın neşrettiği Ahmet Hüsrev Hat'lı deri muhafazalı Kur'an-ı Kerimlerden aldım. Ne iyi etmişim, eve gelip başucuma koyunca öyle mutlu oldum ki onu aldığıma, kendime yapabileceğim en büyük iyiliği yapmışım gibi hissettim. Bir ara meallisini mi alsaydım diye geçirdiysem de içimden, "gözlerine yazık olurdu kızıım, bak yıllar geçiyor" deyip, avundum.

    Ocağa çayı koyarken telefonum çaldı, ahretliğim "nassılmış otuuz, benim geçen sene ne çektiğimi anladın mı"dedi, "anlamam mı?" dedim, dertleştik, konuştuk. Ankara'ya geldiğinde lise yıllarımızı yadetme adına Kurtuluş parkının salıncaklarında sallanmak için sözleştik.

    30 yaşında ilk günüm böyle geçti işte, keşke hepsi buna benzese...
    Read On 10 yorum
    Çarşamba, Eylül 24, 2008
    Şimdi profilime baktım, 30 yazıyor.

    He heyt beeeee

    Ne kadar büyümüşüm, dedim kendime

    ama kendim de inanmadı

    ***

    Hep öğrenci kalacağıma öyle inanmışım ki,

    ya da tamamlanamadığından takılıp kalmışım.

    büyüdüğümü kabullenmek zor geliyor

    hep o talebe kız varmış gibi...

    ***

    Neyse

    yukardaki çiçekler kendi kendime otuz yaş şeysi / neysi?

    bilmem

    bilsem söylerim.

    ***

    Aslında kendime bir şarkı bile çaldım.

    "Dön bak dünyaya" bugün için çok anlamlıydı, tahmin de etmiş biri.

    ekleseydim dinleseydi her gelen dedim ama olmadı.

    imeem kapanmış, youtube'u görüntüleyemiyorum zaten, bir iki video sitesine baktım ama kod bulamadım falan filan feşmekan....

    ***

    sessiz kaldı buralar, olsun hadi hep beraber

    ***


    yalnız kaldıysaaan, kal kıp ta pen ce ren den biir baaaak

    güneş aç mış mıı, yağmur düş müş müü

    dön bak dünyayaa

    dön bak dünyayaa




    ek: yazıyı yayınladıktan hemen sonra kuzucuğum benden hediye paketi istedi, bir de banttan iki-üç parça kesmemi. sen gelme annecim, dedi. sürprizi varmış bana. on beş dakika sonra seslendi odasından.
    -anne klarnetimin sesini duyduğun zaman odama gelebilirsin, dedi ve öttürdü onu.
    ben giderken o da elinde paketi ile bana koşuyordu. doğum günün kutlu olsun annecim, deyip sarıldı boynuma, hediyesini verdi. Hemen 3 kağıda 3 ayrı renkte anne-kız resimleri çizmiş, yanına da kendi kolyelerinden birini koymuş küçüğüm. Kendi küçük duygu dünyası kocaman kızım benim :)


    Read On 14 yorum

    uykusuz geçen iki günün ardından / jalapeno yerim seni / sobe sonraki yazıya.

    Salı, Eylül 23, 2008
    • İki gündür uykusuz halde öyle çok koşturmuşum ki, sabahtan beri uzanma durumundan oturma durumuna geçemedim. Tabi bunda hem uzanıp, hem okuma-yazma imkanı sağlayan lepistopunda etkisi büyük. Ne zamandır uğrayamadığım blogcu arkdaşları okudum, oraya buraya baktım, aylaklık yaptım. Ramazan başından beri bu kadar tembel takıldığımı hatırlamıyorum. Öğlen oldu uro, yap programını alooooo kime diyom, hiç!!!
    • Pazar akşamı Nurcihanların davetindeydik. Her şey çok güzeldi, yemekler, tatlı filan. Ama kardeşim o ne acı biber turşusuydu bee, tadı damağımda kaldı. Domates ve sarımsak ile kurulan biber turşularından yapmış, nurcihan ama biber muazzam, elleriyle toplamış bi arkadaşlarının bahçesinden, süperdi.
    • Acı biber turşusu deyince vazgeçemediğim harika bir lezzet var, denemediyseniz mutlak surette deneyin, fersan jalapeno acı biber turşusu. Ben dilimlenmiş olanını tercih ediyorum, bütün halde olanını hiç denemedim, acısı yerinde fazla büyük parçalar tüketmek yiğitlik ister:) Acı seviyorsan dene, pişman olmayacaksın...
    • Nerde kalmıştık, Nurcihanlardaki muhabbet epey uzun sürdü, Bilal abide tefsir, benim elimde bulaç meali önce tartışmayla başlayan mevzuu, sonunda Seyid Kutub cümleleriyle noktalandı ve aslında her meselenin çözümünde insanın vicdani sorumluluğunun ve rıza-ı ilahiyi ne kadar önemseyip önemsemediğinin yattığında hem fikir olduk.
    • Tabi bu arada saat de geç oldu, heyecanı gözlerinden okunan betülcüğümle üniversite hayatı üzerine birazcık sohbet ettik, bir yandan da çay bulaşıklarını yıkayarak. Eski günler canlandı gözümde, otuza sahiden iki kala, o günleri yaşayanın bir hayal kahramanı olduğunu sandım yine. Ne kadar uzakta kaldılar o günler. Anılar puslu ve yarım yamalak. Net olarak hatırlanan yaşananların damağımızda bıraktığı tat, ardındaki olayları unutmuş olsakta...
    • Dağılmayalım devam, eve geldikten sonra yapılacak bir kaç işim vardı, uyum süreci de ağır oldu. Saat ilerledi, bu saat olmuşken sahuru da yapalım dedik, eee sonra, namaza ne kaldı şunun şurasında dedik, sonunda ben yatabildiğimde saat altıyı geçmişti. Aynı gün kalabalık bir davetimiz olduğu için, bir kaç saat uyuyup kalktım. Önce evi temizleyip, öğleden sonra da mutfağa girdim. Sahurda tatlımı şerbetleyip, kullanacağım bakliyatları haşlamakla çok iyi etmişim, kutladım kendimi.
    • Güzel bi akşam geçirdik, ana yemek olarak portakal ağacının tariflerinden birini denedim, süper oldu. Sofrada salata-soğuk meze ve zetinyağlı görmeye ve tabi yemeye bayılan bi tip olarak bol ara-soğuklu bi sofra kurdum :) kurmakla yetindim mi hayır tabi ki de ...
    • Namaz, çay-tatlı faslı, meyve faslı, yeniden çay faslı şeklinde sürüp giden akşamı noktaladığımda saat yine bire geliyordu. Sahura sürünerek kalktım ama kalktım :) Bu yıl hiç bir sahur uykuya teslim edilmedi, süper.
    • Ve bu sabah Elif bile uyanamadı :)) En geç yedide başımda biten hatun, dokuzbuçukta ben uyandığımda hala uyuyordu. Uzun zamandır olmayan bi şey oldu, ben kikirikten önce uyandım:)
    • Bugün içinse yazıyı bitirip organizasyonu yapabilirsem; kocatepe turu, fuar ve yetiştirebilirsek dönüşte lcw mağazası bulup kızıma bayram için bir şeyler bakmak ve mümkünse hemen beğeneceğimiz bir şey bulup almak. Saatlerce mağaza turları atmak bana işkence gelmeye başladı bir kaç yıldır.
    • Neyse efenim son olarak bu arkadaşlara ve bu kardeşe sobeledikleri için teşekkürler ama konu ağır, hele ki yarın otuzu devirecek biri için, şimdi girsem bu konuya çıkmam mümkün diil yani.. Şİmdi siz yirmilerin en güzel yıllarını sindire sindire yaşarken, ühhüüüü ühhüü..
    • "Vazgeçtiğiniz hayaller"diye sobe olur mu beee, öldürecekmisiniz siz beni aaaaaaa :)
    Read On 6 yorum

    anlayan anladı, di mi anne?

    Cuma, Eylül 19, 2008
    Sevgilerde



    Sevgileri yarınlara bıraktınız

    çekingen, tutuk, saygılı.

    bütün yakınlarınız

    sizi yanlış tanıdı.

    bitmeyen işler yüzünden

    (Siz böyle olsun istemezdiniz)

    bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi

    kalbinizi dolduran duygular

    kalbinizde kaldı.

    siz geniş zamanlar umuyordunuz

    çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.

    yılların telaşlarda bu kadar çabuk

    geçeceği aklınıza gelmezdi.

    gizli bahçenizde açan çiçekler vardı,

    gecelerde ve yalnız.

    vermeye az buldunuz

    yahut vakit olmadı.



    Behçet Necatigil


    ziyaretçiye not: iyiyim efendim, Ramazan trafiği aynen devam, bu hafta biz icabet ettik çağrıldığımız yerlere, pazartesi günü de kalabalık bi akraba toplaşması var benim evde, sonrası bayram telaşı... Bir de fuar sıkıştırabilirsem araya pek güzel olacak, vesileyle kocatepede bir vakit nasip olur belki, cami havası solumayı özledim, yüksek tavanların altında küçücük olmayı...

    Read On 6 yorum

    anaaa, uragan yeni yazmış duydun mu?/ hadi bee gitmedi miydi o / yok be ramazanda yazamayabilirim dediydi/e niye yazmış ki o zaman/ne bileyim ona sor!

    Pazartesi, Eylül 15, 2008
    Arayı açmışım epey, bi toparlama yapma niyetindeyim olan bitene dair.

    • Oruçla aram iyi, çok şükür. Şartlanma duygusuna en çok Ramazan'da inanıyorum, çocukluktan bu yana oluşmuş öyle bir şartlanmışlık var ki, susuzluk bile çekmiyorum. Oruç öncesi günde sekiz-on litre su tükettiğim düşünülürse, ortada çok ciddi bir şartlanma olduğundan söz etmek hakkımdır.
    • Ama uykusuzlukla birleşen oruç bana yaramıyor, özellikle üç saatin altı aslaaaaaa, kabus gibi bi şey oluyorum. En güzel ramazan uyku denklemim şu; böl-ünmemiş üç saatlik gece uykusu + sahur ve keraatin ardından iki saatlik sabah uykusu + yarım saatlik öğle uykusu (kaylule) = beş buçuk saatle kendini zinde hisseden uragan.
    • Özen isteyen pek çok yemeğimi yapmayı bırakmıştım uzun zamandır varsa yoksa, "soğanı salçayı kavur, ana malzemeyi ekle, suyunu ver, pişsin" modundaydım. Ramazan sayesinde sofralarıma özenmeye başladım yeniden, fırın yemeklerim geri geldi. Severek isteyerek yemek yapmayı össlemişim. Bir sürü de yazmıştım ama sildim yemeklerin isimlerini, ne olur ne olmaz oruç oruç canını çektirmeyelim milletin :)
    • En son yazımda bahsettiğim gibi biraderi yolcu ettik. Ana-oğul sulu-sepken, apıla şebek:) Erkek kardeşimin bir sözü vardır her fırsatta yeniler ciddiye almazdım, en son havaalanında da yine tekrarladı "Abla bi karışıklık olmuş bizim cinsiyetlerde, sen erkek olcakmıştın ben kız" dedi, "bana soran olmadı"dedim :) (hoş sorulsa da yine kendi cinsiyetimi seçerdim kuvvetle muhtemel)
    • Taktım kulaklıkların birini biladere birini kendime, açtım "dön bak dünyaya"yı, "sen ilkbaharsın yolun başındasın, her şey güzel olacak ya benim gibi sonbahara koşsaydın" dedim, kopuşun başı oldu. Neyseki cem yılmaz videosu vardı mp4'de de, hemen etkisini gösterdi. Onun gideceği bizimse artık sadece arkasından bakabileceğimiz geçiş kapısında içim cızz etti. Annemle dönüş yolunda neredeyse hiç konuşmadık, bir iki şebeklik denemem sonuç vermeyince ben de denemekten vazgeçtim.
    • Ertesi gün babam döndü, görüşememiş oldular bizim oğlanla. Bir kaç gün sonra annemlerde iftarımızı ettik gördük babamı, her zamanki temposunda aynen devam. Ağrı'da doktorluk yapan teyzem ve eniştem de vardı iftarda, dört-beş aydan sonra onları görmek de iyi oldu. Bir de üstüne ablasının bi denesi arayıp, "neti aç, vebkeminen görüşelim" diyince, daha bi güzel oldu gün.
    • Kardeşim bu yaşa kadar bir iki tatil dışında evden hiç ayrılmadı, onlar da bir haftalık filandı zaten. O yüzden gitmek hele ki ilk seferde yurt dışına çıkıp beş ay hiç dönemeyeceğini bilmek, çok üzüyor onu... Ama alışacak elbette, bence çok faydalı olacak bu dönem onun için. AllaH yardımcısı olsun.
    • Bu ramazan bana yaradı, yönü değişti sanki ruhumun, yalnızlık hissim kaybolup gitti secdede, sonra bi daha da gelmedi. Üstüne bir de şu röportajı gördüm ki; heyt dedim be "uragan" ın yazarına bak, şu an şu dakika yalnızlık hakkında bunları düşünmek, ne güzel bi tesadüf dedim, ekliyorum bir kaç satır, gerisini linke tıklayıp okuyun dilerseniz.


    "Yalnızlık hissi bir çok sanatçıda var, bu yaratıcı bir süreç değil mi?
    Bir kez yalnızlığından dem vurup, daha sonra bunu sürdüren adam kendi ayaklarıyla cehenneme koşmaya başlar. Bir Müslüman “Yalnızım” diye çığlık atamaz. Bir Müslüman, yalnız olduğunu haykırdığı anda bütün şeytanları başına toplar ve dünyanın en büyük cemaatini kurmuş olur. Yalnızlık, modern dünyanın üretip bize de kakaladığı züppe bir gevelemedir. Bugüne dek “Yalnızım” diyen hiçbir erkek arkadaşıma merhem olamadım. Kalktım gittim, param varsa paylaştım, dertlerini dinledim, küllüklerini döktüm, uyuyakaldıklarında üstlerini örttüm ama yine de sabah “Yalnızım abi” diye ağlayarak uyandılar. Anladım ki arkadaşların derdi başka…Onlar partner arıyorlar, eşeyli üremek istiyorlar!

    Belki aşıktır, oradan da hakikate ulaşacaktır, haksızlık değil mi?

    Aşkta iki kişilik bir kibir vardır, birbirinize toslar durursunuz, yenilen kişiliğini kaybeder ve ayakta kalan -kişiliğini kaybetmiş bir adamla- yol yürümek istemez. Şimdi soruyorum; ayakta kalan kibirli muzaffer mi dik burnuyla Allah’a ulaşacak yoksa yenik olan mı? Şeytan kibriyle kaybettiğine göre diğeri daha şanslı görünüyor ama o da değil çünkü Allah’a yürünen yol çetindir, sağlam bacak kasları ister, çelik gibi sabır ister. Öyleyse biz Allah’ı kıskanmalıyız, ona yürüdüğümüz yolda kimse duramamalı, yani ilk düşmanımız nefsimiz olmalı… La ilahe illallah ne demektir? Allahtan başka ilah yok… Öyleyse tapındığımız her şeyi çiğneyerek yürüyeceğiz. Para, ün, aşk, kariyer, kız, mız, çoluk, çocuk… Hepsini çiğnemek gerek… Allah’a yürürken arkamızda sevdiklerimizin leşleri kalmalı, o cesetlerin kokusunu Allah görmeli… Saçmalamıyorsam eğer Allah, kokuyu görür, nesneleri duyar, seslere dokunur…Eşiğine kadar gidip ”İşte Allah’ım sana sevdiklerimin leşlerini getirdim; anam, babam, bacım, karım, sevgilim, ünvanlarım, diplomalarım, hepsinin leşi burada, senden başka sevecek kimsem kalmadı, yalnızım, tek dostum, tek yarenim olur musun?” demeliyiz… Evet, sevecek hiç kimsemiz kalmadığında La ilahe illallah demiş olacağız… Seni seviyorum ama eşimi ve işimi de seviyorum, yok öyleee… Bu, kız sevmeye benzemez…"
    • Daha da ne deyim, herkesin yönünü bulması, bulanların yönünden sapmaması dileğiyle, esenkalın iifendiim.
    Read On 4 yorum

    mazaretim var asabiyim ben

    Pazar, Eylül 07, 2008
    saat 03:06

    şimdi böyle saati yazınca aklıma,"saat dört yoksun, beş yok, altı, yedi, ertesi gün daha ertesi ve kimbiliiir" diye başlayan caanım livaneli şarkısı geldi, üşenmedim arattım ama dinletemeyeceğim imeem de yok, başkaca yerde aramak da canım çekmiyor bu saatte, isteyen bi zahmet bulup dinleyiversin canım.

    Ne işim var bu saatte nette benim yaw?

    el-cevap;

    Aslında "mercimek çorba, zeytinyağlı taze fasulye, pilav, yoğurtlu patlıcan ezme, salata ve pudingden" oluşan, Ramazan başından beri hazırladığım en normal, utanarak söylüyorum ve de en az çeşitli soframdan kalkıp (ben niye bu kadar çok seviyorum yemeyi yaaa) , namazı eda edip, bol çaylı normal bir akşam seyrine bırakacaktım kendimi.

    Hatta porselen demlikte, eriklinin içmelere doyamadığım muazzam suyu ve dahi bir tutam tomurcukla tatlandırdığım, yemeğe oturmadan az evvel önce demlediğim çayımdan bir kupacık içme imkanı da buldum aslında. (ne çaydı beeee)

    İşte sonrası biraz karışık. Elifciğin yemem de yemem muhabbeti uzayınca onun tabağı hariç sofrayı toplayıp, "ibrahimle buluşma" mı alıp içerdeki odaya geçip uzandım. Tam birinci bölümü bitirmek üzereyken bütün yemeğini ennihayet bitirebilen kızım o yatarken yanında okuyabileceğimi söyledi kitabımı. Tamam deyip, geçtim hatunun yanına, geçiş o geçiş, günlerin uykusuzluğu beni öyle bir teslim almış ki, uyandığımda 2'e geliyordu saat. Telefonu da başıma kurup yatmıştım, 10 da kalkıp, namazı kılıp, çay içmeye devam edecektim sözde, olmadı.

    Gitti caanım çay, bizim beg çaydan anlamaz pek. Varsa yok kahve ve çeşitleri... Yanarım yanarım da kıymet bilmeyen ellerde garip kalan çayımı içemediğime yanarım, gerçi attım ocağa aynı usül, sahurda artık, doya doya, oh misss....

    Aslında canım sıkkındı epey ama girmeyeceğim o mevzuuya, hoş zaten girsem de çıkamam, neyse sabır.... Allah'ın bir hesabı vardır, deyip geçtim.

    Yarın pardon bugün, saat dokuz uçağıyla birader yolcu; gergin, heyecanlı yelken açacak yeni ufuklara. Bakalım yolcu ederken ağlayacak mı? (he he, benim kardeşim biraz duygusal bi çocuk da, kime çekti bilmem)

    Yeteeeeeeeeeeeeer be.
    Aaaaaaaaaaaa.
    Ben gidip yatsıyı kılem de sahur için bi şeyciklee hazırlayverem bari.
    eeee ellerimden öper.
    Read On 5 yorum
    Cumartesi, Eylül 06, 2008
    Perşembe akşamı iftarımızı Göksu'da yaptık. Asıl niyetimiz Pulpul'un oradaki ortama uyum sağlayıp sağlayamayacağını görmekti tabi. Eğer severse oraya da bırakabiliriz, diye düşünüyorduk ama ben evimize epeyce yakın sayılan evcil hayvanlar parkına daha sıcak bakıyordum doğrusu, özledim mi tabana kuvvet 15 dakikada oradayım.
    Ta ki bu güzelliğin koca gölde, bizim evde yapamadığı ne kadar dalma-çıkma oyunu varsa hepsini rahatlıkla yaptığını görene kadar. O kadar eğlendi ki görülmeye değerdi. Evcil hayvan parkında ördeklere ayrılmış kısımda küçük havuzumsu bir şey var, bu kadar rahat hareket etmesi mümkün değil orada. Göksu'daki susuz gölü ve etrafındaki küçük çaplı sazlıklar ördeklerin doğal ortamına epey yakın gibi.

    Fotoğraflarda görülen küçük kayalardan göl kenarına inip bıraktım küçük arkadaşımı, bir kaç dakika oynayıp gerisin geri yanıma geldi vak vaklayarak. Sonra bir defa daha bıraktım sulara, Elif de bu arada "anne bak bak ne güzel yüzüyor, alışacak galiba" diye zıp zıplıyordu.
    İkinci bırakışımda, su kenarından ayrılıp gölün açıklarına doğru yüzmeye başladı. Gözlerim doldu, bundan bir ay kadar önce bu hayvancık yüzmüyor diye üzülüyor, karnının altına elimi koyup suda yükseltiyor ve ayaklarını çırpmasını sağlıyordum. Şimdi neredeyse takla atacakmış gibi yüzdüğünü görünce duygulandım işte.

    Bir buçuk saate yakın, beni göremeyeceği bir yerden durup onu seyrettim, herhangi bir ağlama vaklaması duysaydım büyük ihtimalle dayanamayıp eve getirecektim ama yapmadı. Biz yavaş yavaş uzaklaşırken su kenarındaki çamurlu bölgede kuvvetle muhtemel böcük yiyordu. Bir kaç defa gerisin geri kucağıma alıp getirmeyi düşündüysem de yapmadım. Orada, benim balkonumda geçirdiği günlerden çok daha güzel günler bekliyor onu inşaallah.

    Arabaya kadar dayandıysam da kikirik görmesin diye, koltuğa oturup elif arkada kalınca tutamadım gözyaşlarımı. Sürekli kendimi ikna etmeye çalıştım, bir sürü ördekle yaşaması gerektiği gibi yaşayacak işte, aslında şanslı...

    Kuluçka makinesi ile çatlatılan yumurtalardan çıkan bu yavrucaklar sokulacak bir anne koynu bile bulamıyorlar da birbirlerine yapışıyorlar üşümemek için. Biz de bu küçüğümün ilk iki haftasında yün koymuştuk sepetin içine, çings çings ile birlikte ona sokuluyorlardı.

    Çok fazla alışmışım ama, çok kötü oldum. Eve geldikten sonra mutfağa her girişimde sesi geliyormuş gibi geldi. İki gündür balkona bakmıyorum bile aslında temzilenmesi gerekiyor berbat durumda. Su ve yem kabı, sepeti leğeni orada öylece duruyor. Onun için büyükçe bir sunta üzerine yerleştirdiğim eski bir sandalyenin üzerine kalın bir örtü örtmek suretiyle yaptığım yuvayı ve yemleme bölümünü bozduğumda geriye fotoğraflardan başka bir şey kalmayacak.

    İki gündür sahurda ve iftarda domates-salatalık ayıklamak son derece hüzünlü oluyor, çünkü pulpulumuzun ayıkladığım parçaları balkona attığımda daha yere düşmeden yakalayıp bi çırpıda yalayıp yuttuşu geliyor aklıma, ondan sona gene gözlerim doluyor.

    Daha ne kadar dayanırım bilmiyorum ama bir kaç güne kalmadan yeni bir Göksu turu kaçınılmaz, elif de gidip bakalım diye ısrar ediyor. Umarım gittiğimizde bırakırken ki gibi halinden memnun bir paytiş buluruz.

    havadisler böyle, biraz sulusepken oldu ama, hadi selametle...






    Konusamiyorum - Ilhan Irem
    Read On 3 yorum

    Ramazan bereketi

    Perşembe, Eylül 04, 2008
    Şimdi susup dinlemek gerekiyor sanki. Ben de kulak kesildim içimi dinliyorum. "O" na yöneldikçe, sanki daha çok duyuyorum içimin sesini. Hem de ne güzel şeyler söylüyor; ümitten, iyilikten, hayır hasenattan, sabırdan, yardımlaşmadan, merhametten bahsediyor.

    Güzel cümleler duymalı ya insan içinden; nefreti, öfkeyi, kıskançlığı, tenkiti vs... daha az barındıran (keşke hiç olmasalar) latif cümleler duymalı. Bunun için Ramazan'dan güzel zaman var mı yaw:)

    En içten ve de en coşkulu sesimle içimin en derin mağaralarında yankılanacak kadar yüksek bir tonla diyorum ki, hoşgeldin onbir ayın sultanı, ne iyi ettin geldin. Gelişinle nasıl bir kapı açtın bana ki o kapının açıldığı yolu izlemeye devam edersem varacakmışım gibi gelir, kendime yarattığım fırtıların sadece ve sadece "O" nun aşkıyla dineceği o yere.

    ***

    İlk iftarımızda annem ve kardeşim vardı soframızda, ikinci gün eski komşularımız yardımcı ailesi. Ramazan sofralarının tadı çok başka elbette ama ah bir de oruçluyken "ne pişirirsek pişirelim yetiremeyecekmişiz hissi"ne kapılmasak ne güzel olacak. Bu sene için kendime söz vermiştim, misafirlerim olsun olmasın abartılı sofralar kurmayacaktım, -nihayetinde bir bardak su ile bir kase çorbayı içtiğinizde bile doyma hissi oluşuyor- ama şu ana kadar tutabilmiş değilim bu sözü.

    ***

    Doğrusu ya bu Ramazan yazma imkanı olmuyor pek, geçtiğimiz sene sahur sonrası yazıyordum bu sene o vakti de doldurdum. Ama yine de imkan buldukça birikenleri döküp saçıp, sonra yine içime kaçacağım :)

    haydin selametle...
    Read On 5 yorum

    İletişim

    uragan3@gmail.com

    Blog Arşivi

    Translate