uragan/günlük
bİr nevİ "anı deposu"

Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki,

Cuma, Şubat 29, 2008
Çok değil bir kaç gün yazmayacağım.

Güler yüzlü ve görmüş-geçirmiş bi maske takıp,
onu da yüzüme iyice bi oturtup geleceğim.

Oynamasın di mi ama yerinden, üzmesin kimseyi:)


*

Can Yücel'den

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.

"O olmazsa yaşayamam" demeyeceksin.

Demeyeceksin işte.

Yaşarsın çünkü.

Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.

Çok sevmeyeceksin mesela.

O daha az severse kırılırsın.

Ve zaten genellikle o daha az sever seni,

senin o'nu sevdiğinden.

Çok sevmezsen, çok acımazsın.

Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.

Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini..

Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.

Senin değillermiş gibi davranacaksın.

Hem hiçbir şeyin olmazsa,kaybetmekten de korkmazsın.

Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.

Çok eşyan olmayacak mesela evinde.

Paldır küldür yürüyebileceksin.

İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,

Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.

Gökyüzünü sahipleneceksin,

Güneşi, ayı, yıldızları..

Mesela Kuzey Yıldızı, senin yıldızın olacak.

"O benim" diyeceksin.

Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin..

Mesela gökkuşağı senin olacak.

İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.

Mesela turuncuya, ya da pembeye.

Ya da cennete ait olacaksın.

Çok sahiplenmeden,

Çok ait olmadan yaşayacaksın.

Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi

hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.

İlişik yaşayacaksın.

Ucundan tutarak...
Read On 4 yorum

Hükümsüz

Perşembe, Şubat 28, 2008
Aysun, Kuaybe, Erik ve Solar iyi bilir, ben öyle durur durur, birden kapatır giderim blogu.
Son 2-3 haftadır da hemen her gün kapatıp gitmeyi düşünüyorum.
Alt yapı çalışmalarını da tamamladım başka bir blog için hatta.

**

Neden böyle oluyor, bilmiyorum ama; arkadaşlar, yorumlar arttıkça, samimiyet oluştukça, kendimi dürüst mü bulmuyorum yazarken, ya da sorumluluk duygusu omuzlarıma oturmaya başlıyor ve ben korkuyor muyum, bilmiyorum.

Ama işin komik yanı, farklı bir bloga yazmaya başladıktan kısa bir süre sonra da, gidip eski dostları bulurum, ya da onların beni bulmaları için ipuçları bırakırım. Ve izimi süren arkadaşlarım da haaa sen o sun, di mi der. Yeniden yeni blogda devam ederiz.

Komik di mi?
Aslında acı da...
Hem yalnız olmak isterim, hem kimsesiz kalmamak.
Çelişik olduğumu söylemiştim.:)

**

Fakat şimdi bu geçen haftaki malum yorum trafiği oldu ya; gidemiyorum da.
Kaçtı diyecek bazıları, diye.
Sakın haaa, can arkadaşlarım alınmasın, onları kastetmiyorum, bazıları derken.
O garip yorum trafiğindekilerden bahsediyorum.

**
Bazen sadece kendim için yazmak istiyorum, sadece kendim için tutulmuş bir günlük olsun, her türlü incik cıncık ne varsa dökeyim, diyorum.
Sonra okunmuyorsa yazmak anlamlı mı, diye bir soru gelip oturuyor yanıma.
Kala kalıyorum öylece, bakakalıyorum...

**
Hatta bazen o kadar ileri gidiyorum ki, kökünden kurtulayım diyorum, adsl kestireyim, olsun bitsin.Evde nete ihtiyaç duyan bir ben varım şimdilik çünkü.

**

Bilmiyorum yaa, ben galiba fazla asosyal bi tip oldum, kendimi zorlayarak yeni ilişkiler kurmaya çalışıyorum, sonra gerisini getirmek de zorlanıyorum. Zaten gerçek hayatta yeni arkadaşlar edinmekten sürekli kaçıyorum, kendimi anlatmaya çalışmaktan. Anlamadığın bi şeyi nasıl anlatabilirsin. Bazen öyle bir hal giyiniyorum ki, dünya batsa umurumda olmaz, oluyor.

**

kendimi kaybettim, hükümsüzdür.
Read On 8 yorum

Ahanda yazdım, hınzır veled

Perşembe, Şubat 28, 2008
Dün sözünü verdiğim, Aşık Veysel Şatıroğlu ile ilgili çocukluk anımı yazayım şimdi.

Efenim, ben daha ilkokul talebesiyim o zamanlar.
Ankara'nın yeşil mi yeşil, şirin mi şirin ilçesi K.hamam'da ikamet ediyoruz, ailecek.
Babacığım da o zamanlar milli eğitimde şube müdürü.

Neyse, orman haftası nedeniyle ilkolkullar arası şiir yarışması düzenledi milli eğitim.
Düz yazı, kompozisyon filan olsa şansımı deneyeceğim ama şiir, hiç gelmez elimden. Katılmasan olmaz, illa yazılacak bir şeyler. Araştırdım, evdeki kitapları Aşık veysel'in orman ile ilgili bir şiirini buldum. (o zamandan belliymiş bak.) Yetmedi, şiirin sonunda veysel der ki, diye başlayan bir kıta vardı, onu da çıkardım. Bir güzel dolmakalemle, özene bezene hemi de el yazımla yazdım şiiri, altına B.D. diye imzayı çaktım.
Neyse şiiri verdim öğretmenime, o da müdüre, o da milli eğitime.

Yaklaşık 1 hafta sonra babam, accayip kızmış bir şekilde eve geldi bi akşam. Diyalog buna benzerdi.

-Şiir yarışmasına katılmışsın
-Evet
-Getir de bir bakalım şiirine

Tabi orada koptu film. Meğer; değerlendirmeyi yapacak jüri (oh yani nihayet, biri anlayabilmiş aşık veysel'in şiiri olduğunu) şiirin bendenize ait olmadığını, aşık veysel'in olduğunu, duyulursa hoş olmayacağını ve benim imzaladığım şiiri yarışmadan haliyle çıkardıklarını söylemiş ve o kadar emek verip, en güzel yazımla ve de canım dolmakalemimle yazdığım şiiri de babacığıma verip, yollamışlar.

Babam çok mahcup olmuş tabi. Bana çıkarıp kağıdı verdi, utanmadın mı başkasının şiriinin altına ismini yazmaya, dedi.
Ben de cevap hazır tabi;
-Bilmiyordum ki ben kendim yazacağımı, güzel bir orman şiiri seçilip yollanacak sanmıştım, ööle değilmiymiş, kendimiz mi yazacakmışız şiiri, nev'inden çok saçma bir savunma yaptım.

-Son kıtayı niye çıkardın o zaman?, dedi babam.
-Kağıtta yer kalmamıştı, dedim.:))

Naa o zamandan dil pabuç kadarmış yani, sonra sonra, gerilimi unutuldu hadisenin, dost meclislerinde geyiğini yaptılar annemle babam, hınzır bak ne yapmış, şeklinde.:)

hınzırım, bıcırım, bücürüm ama şeytan tüyü var ben de ne yapayım:)
di mi anne?
(bak sakın yorum neyim yazma ha, telefonla söyle ne diyeceksen tamam mı, annelerin güzeli)
Read On 2 yorum

taşa değmesin ayağın/Lale sümbül açsın bağın

Perşembe, Şubat 28, 2008
Deyişlerle devam edeceğim bir süre, özlemişim.
Dolapları karıştırıp, kızılırmak'ın mp3'ünü, yorum'un best oflarını, livanelinin best of'unu çıkarıp, bi "gomonist türküleri dinleme gecesi" düzenlesem mi? hıı, ne diyonuz?

"1. geleneksel :) uraganın een gomonist türküler arşivisinin altından girip üstünden çıkma gecesi"

Kimler geliyor, gelenler e-mailime:) isimlerini yazdırsınlar, buradan bildirmek şart değil, :)
bak yoklama alcam haaa:)
Saadet bunu kaçırma, senin türkünü seçtim bugün, ben tarihi bildireyim, evo'yu al, gel; paris dediğin şuncacık yer, atla uçağa gel e mi? :)

Evvet, günün türküsü geliyor.

Sözleri Aşık Nesimi'ye ait olan "Şifa İstemem"'in iki farklı yorumu;

Biri ve tabi ilki; Grup kızılırmak'tan, (solist:İlkay akkaya)

İkincisini ben de ilk defa dinledim; türkü serhoşu:)(ben demiyom, o diyo) Aynur Haşhaş yorumu, güzel o da, İlkay'ın yorumundan epey farklı ama, güzel.


Şifa istemem balından
Bırak beni bu halımdan
Razıyım açan gülünden
Yeter dikenin batmasın


Gece gündüz bu hizmetin
Şefaatin kerametin
Senin olsun hoş sohbetin
Yeter huzurum gitmesin


Taşa değmesin ayağın
Lale sümbül açsın bağın
İstemem metheylediğin
Yeter arkamdan atmasın


Kolay mı gerçeğe ermek
Dost bağından güller dermek
Orda kalsın değer vermek
Yeter ucuza satmasın


Sonu yoktur bu virdimin
Dermanı yoktur derdimin
İstemem ilaç yardımın
Yeter yakamdan tutmasın


Nesimi'yem vay başıma
Kanlar karıştı yaşıma
Yağın gerekmez aşıma
Yeter zehirin katmasın
Aşık Nesimi Çimen





Read On 0 yorum

...

Çarşamba, Şubat 27, 2008
Derya hanımcım, mailime kusunuz öfkenizi, zira yorumlar artık onaya taabidir.
Read On 8 yorum

Meşakkatin adın murat koymuşlar/ezber ettim türküyü.

Çarşamba, Şubat 27, 2008
İyi olan her müziği severim, dinlerim ama; türkünün yeri ben de çook başkadır. Özellikle deyişlerin, aşık türkülerinin. Bu seçtiğim türküyü de geçen hafta seçmiş ama ekleyememiştim. Birikmiş röportaj linklerinin ardından, birikmiş türkü linkleri. Aslında bir kaç tane daha vardı ama, baymayalım şimdi sadece türkülerle ziyaretçiyi di mi?...


**

Bir aşık Veysel türküsü, iki farklı yorum; doğrusu ben Cengiz Özkan yorumunu, Erdal Erzincan yorumuna tercih ederim. Cengiz Özkan'ın sesinde çok etkileyici bir tını var, ya da bana öyle geliyor, ne bileyim.

Ama türkü sevmeyen biriyseniz, pek popüler bi şi değil bu, dinlemeyin, kaldıramazsınız.:)



"Dünyada tükenmez murat var imiş,
Ne alanı gördüm, ne murat gördüğüm sevdiğim.
Meşakkatin adın murat koymuşlar,
Dünyada ne lezzet ne bir tat gördüm sevdiğim.


Ölüm var dünyada yok imiş murat,
Gün be gün artıyor türlü meşakkat sevdiğim
Kalmamış dünyada ehl-i kanaat,
İnsanlar içinde çok fesat gördüm sevdiğim


Dönüyor bir dolap çarkı belirsiz
Çağlayan bir su var, arkı belirsiz sevdiğim
Veysel neler satar narhı belirsiz
Ne müşteri gördüm, ne hesap gördüm"
Aşık veysel şatıroğlu*









Son olarak kendi yorumumu da eklesem mi acep, caiz mi?:)
Şaka maka ezber ettim türküyü, ...
...

*Şatıroğlu soyadı ile ilgili accayip komik bir anım var çocukluktan kalma, onu yazmam lazım mutlaka. Ama artık yarın.
Read On 0 yorum

Huu, ben geldim:((:

Çarşamba, Şubat 27, 2008
Zor bir haftasonu geçirdim, zaten canım epeyce sıkkındı; hem bu aralar yapışık yaşadığım depresif hallerim hem de operasyon vs.., nedeniyle.
Üzerine bir de blogda yaşanan gerginlik, tuz-biber oldu.

*

Blogumu takip eden arkadaşlar belki, gerilimli yorum trafiğine rastlamışlardır, ama bu gerginliğe son vermek için ilk defa yorum kaldırdım ve bir süreliğine yorumları onaylayıp, öyle yayınlamayı seçtim. Aslında sevdiğim bir durum değil pek, ama öyle oldu.

*

Gerilimin nedenine gelince; farklı düşünen insanların birbirlerini anlamaya çalışırken yeterli sağduyuyu gösterememesi ve birbirimize karşı biriktirdiğimiz önyargılar oldu. Hadise "o bunu, demiş, sen bunu dedin, o böyle yaptı..."vs. şeklinde sığlaştığı ve maalesef ben de yorumlara cevap verirken yeterince sağduyulu davranmayıp bu sığlığa çanak tuttuğum ve gereksiz yere kalp kırdığım için, tüm yorumları kaldırdım.
Bu yorum trafiğine rastlamış olanlar anlayacaktır ne söylediğimi; rastlamayanlarsa bence kendini şanslı saymalı:)

*

Neyse efendim bu girişten sonra; iyi bir şeylerden bahsedelim, demek isterdim ama diyemiyorum. Günlerdir yaşlı gözlerle haber bültenlerini izlemekten, "şu taraftan şu kadar, bu taraftan bu kadar ölü var" şeklindeki sunumları duymaktan; evlatlarının arkasından ağlayan analar, babalarının arkasından ağlayan çocuklar görmekten mahvoldum. Ve daha önce de dediğim gibi bu sadece bize gösterilen, ya görmediklerimiz. Ateş düştüğü yeri yakıyor, ama sıcaklığı bizim kalplerimize kadar geliyor.

*

Tüm bu mevzuların dışında, üniversite sınavına yeniden girme konusunda kararımı verdim. Sınava girmeyeceğim, en azından bu yıl. Bu kararı vermemin iki önemli sebebi var. Birincisi, katsayı meselesi; ikincisi tercih formlarını incelerken baktım ki, gözüm yine hep iletişim fakültelerinde geziyor, yani ben okusam da yine haberci olmak istiyorum, bu mesleği yapmak istiyorum.

*

Bunu farkettiğim an; kendime yeniden mesleğe dönmek için (mesleğe başlamak için demeliyim belki de, 4 yıl oldu ne de olsa) elimden geleni yapmaya söz verdim. Hayatımı başka önceliklere göre yaşayıp, sonra ihtiyarladığımda (yaşarsam o kadar tabi); bunlar önüme engeldi, şunun için şundan vazgeçtim, filan demek istemiyorum. Böyle demenin insana nasıl bir azap verdiğini iyi biliyorum. Hele ki çocuğuma, ben senin için mesleğimi bıraktım, sen bana neler ediyorsun, gibi duygu sömürüleri yapmak hiç istemiyorum ilerde.
Zaten Elifcik artık, 4 yaşında ve arkadaş arıyor kendine. Hatta bana geçenlerde öyle bir şey dedi ki; şaştım kaldım. Oyun oynuyorduk, sıkıldı. Arkadaşını çağırmak istedi eve, ben de
-ikimiz oynuyoruz ya annecim, biz arkadaş değil miyiz? dedim.
-sen benim annemsin, seni çok seviyorum ama annelerden arkadaş olmaz, ben gerçek bir arkadaşla oynamak istiyorum. dedi.
ben de YUH dedim.:)

*

İnsan yaptıklarından çok pişman olabilir, hata yapabilir ama buna dayanmak daha kolaydır.
Fakat insanın kendine "keşke şunu yapsaydım, keşke bir daha deneseydim" demesi, en zorudur, bence tabi.

*

Bunun dışında üç gündür internet hattında sorun olduğu için, neredeyse kafayı yemek üzere olduğumu da yazmalıyım, yeni bağımlılığım vatan millete hayırlı olsun. Az bağımlılık vardı ya çünkü...

*

Aslında geçen hafta ekleyecek olduğum ve fakat fırsatım olmadığı için bir türlü ekleyemediğim bir kaç link var. İkisi röportaj ve birisi "söz konusu özgürlükse hiç bir şey teferruat değildir" değildir, diyen özgür kızlar:)
Serap Demirsoy, seni listede görünce, işte bizim serap dedim :) ama ben niye yokum anlamadım, yeniden imzalamak gerekecek sanırım.
Uzun oldu ama birikti yazacaklarım ve bu yazıda üstünden geçilmiş ama derinine ineceğim bazı konular sonra, az sonra.:))
İşte linkler:
http://www.8sutun.com/node/54550 Ali Şeriati'nin eşi Puran Şeriati röportajı
http://www.8sutun.com/node/54007 Lale mansur röportajı
http://henuzozgurolmadik.blogspot.com/2008/02/sz-konusu-zgrlkse-hibir-ey-teferruat.html
Read On 0 yorum

Ağlarsa anam ağlar..

Pazar, Şubat 24, 2008
Genel Kurmay'ın bugünkü açıklamasına göre; 8 asker şehit olmuş ve 112 terör örgütü üyesi öldürülmüş. Birazdan bültenleri izlemeye başlayacağım ve ne göreceğimi iyi biliyorum, ağıt yakan analar. Hatta bültenlerde görmeyeceğim ama yine de ağıt yakan analar olacak, adları terörist olan ama yine de ne yaparsa yapan evlat olanların, anaları...

22 Ekim'de yazmıştım alttaki yazıyı, hala aynı şeyi istiyorum; her kadın anneliği tatsın istiyorum ama ağlamadan evladının ardından, ağıtlar yakmadan...

**

Başkasının Kurgusunda Montaj Hilesi Olmak

"Dün bütün gün malum medyanın ve ne uzmanı olduğunu bir türlü anlayamadığım malum uzmanların Hakkari olayı, tezkere ve operasyon hakkındaki kişisel senaryolarını dinledim durdum. Gerim gerim gerildim. Neyseki seçimin son saatlerinde oy kullanmaya gittiğimde Nurcihan'ın dünya tatlısı üç kızıyla karşılaştım da, bir önceki yazıda kaleme aldığım keyifli akşamı geçirmiş olduk birlikte.
Peki gerginlik bitti mi? Tabi ki hayır. Birileri bizi Kuzey Irak'a çekene kadar da bitmeyecek sanırım. Aylardır yürütülen milleti gerim germe harekatı sonunda istendiği noktaya ulaştı.
"hadi girelim la, niye duruyoz; uçuruverek şunların hain kellelerini, temizleyek bu vatanı bilmem kimlerden."
Bugün Kuzey Irak'a girmeyin diyen ABD acaba gerçekten bunu mu istiyor? Kimin ya da kimlerin kurduğu oyunun piyonu olması bekleniyor bu milletten. Birileri Kutsal Ortadoğu planlarını uygulamaya başlamak mı istiyor? Ne oluyor?
"Kimin umurunda gardaş, girek gitsin, kurtulak bunlardan" demiyorum.
Terörü lanetliyorum. Olanlara üzülüyorum, ama operasyon derdimize deva mıdır?, sanmıyorum. Hadi girdik diyelim, ya sonra?
Sonra ne olacak? Müslümanı müslümana düşürmek olmayacak mı bunun sonu? Kuvvetle muhtemel öyle olacak. Haberleri izleyeceğiz. "Bilmem hangi şii grup, sonra bilmem hangi kürt grup K.Irak'taki askerlerimizle çatışmaya girdi" diyecek bültenler, hal böyleyken durulur mu, sonra da seyreyle gümbürtüyü.
Aylardır durmadan kabartılan milliyetçi damarlarımız, çat deyip çatlayacak orta yerinden.
Gerisini yazmak bile istemiyorum. Bunları düşünmek de istemiyorum.
Şehirlerin orta yerinde patlayan bombalar görmek istemiyorum, birbirine düşmanca bakan insanlar görmek istemiyorum. Bültenlerde ağıt yakan annelerin haberlerini görmek istemiyorum. Kimselerin hain planlarının bir parçası olmak istemiyorum.

Basit ve sıradan hayatımı, kendime has üzüntülerim ve kendime has sevinçlerimle yaşamak istiyorum. Anneler çocuklarını büyütmeye devam etsin istiyorum. Her kadın anneliği tatsın istiyorum, ama ağlamadan evladının ardından, ağıtlar yakmadan.

Çok dağıldı bu yazı, ama dağınığım ben de zaten ne yapayım, toparlayamadım, toparlayamıyorum."
http://moruragan.blogspot.com/2007/10/bakalarnn-kurgularnda-montaj-hilesi.html
Read On 2 yorum

Dünyayı Güzellik Kurtaracak!

Pazar, Şubat 24, 2008
Read On 4 yorum

Uragan usulü cuma böreği

Cuma, Şubat 22, 2008
Bu sabah yedi buçukta uyanınca, bi börek açıvereyim ev ahalisine dedim, demekle kalmadım yaptım, yapmakla kalmadım fotoyla belgeledim, ben kessin kafayı yedim:)
Yok beee, zabaan köründe; ben kim böörek açmak kim, di mi ama? Yufkam vardı evde, peynirli tava böreği yapıverdim şip şak yarım saatte. Vallahi hem hızlı pişiyor, hem de sıcak sıcak iyi gidiyor. İsteyene tarifini de veririm, pek kolay:) (Bildiğin yufka böreği, sadece tavada pişiyor, artislik yapcam ya illa; ondan)
**
Yarım kilo yufkayla, orta boy bir teflon tava iyidir. Yufkaları kopar kopar diz tavaya, aralarına malum karışımdan dök (süt, yağ, 1 yumurta, accık kabartma tozu), ortaya gelince; canın ne çekerse doldur içine, aynen dizmeye devam.
Tabana koyduğun yufkayı tavanın kenarlarından sarkıt ki, en son kattan sonra tavanın içine çevirecek bi şi olsun, böreğin de parça-pinçik görünmesin.
Koy büyük ocağa, orta ateşte, tavayı ateşin üstünde gezdire gezdire pişir. Bir tabak koy sonra üstüne, böreği çevir, bi de öteki yanını pişir. Sonra altını kıs, bi on dakkada ööle pişir.
Aha da kahvaltıya sımsıcak, mis gibi böreen hazır, üşenme bi de çay demle yanına, tamam.
afiyet şeker olsun...
Adını koydum, "uragan usulü cuma böreği", patentledim, yaparsan kulaklarımı çınlat, bir dua et bu garibana, "Allah akıl fikir versin" de, azıcık büyüsün bu deli kız.
(amin desem mi, büyümek iyi bi şey mi ki ?- bi düşüneyim)
Read On 2 yorum

Masumdur tüm çocuklar ve serçelerin de anneleri vardır.

Perşembe, Şubat 21, 2008
Küçücük ve üşümüş serçelere, ekmek ıslatıp verdim.
...
Onların ürkekçe bi alıp bi kaçmalarını seyrettim tülün ardından ve kıpırtısız.
...
Üç çocuk bir odanın ortasında oynarken, başımı ellerimin arasına alıp oturdum.
...
Rabbimin bana emaneti olan; sordu, "seni üzdüm mü, niye böyle duruyorsun?"
...
"Hayır yavrucuğum üzmedin, sadece böyle durmak istedim" dedim.
...
Ufacık bir davranışın neler düşündürebileceğinin idrakine vardım yeniden.
...
Bir yatağa oturdum, birini yatağa yatırdım, diğerini ayağımda salladım.
...
Ayağımdakinin yastığı salladıkça diğerinin poposuna çarpıyordu, ikisi de uyudu.
...
Sıra benimkine geldi ve bana.
...
Uyku sen ne mübarek bir şeysin!
Read On 0 yorum

Güneşin olsun gönlünde

Çarşamba, Şubat 20, 2008




Yitirme sakın cesaretini
Güneşin olsun gönlünde
Ve her şey iyi olacak...

Read On 0 yorum

Yorumsuz bir hayatı seçmek bile seçimdir.

Çarşamba, Şubat 20, 2008
...


**


"En kusursuz cinayet budur; yaşama sevincimizi kimlerin öldürdüğünü, bunu hangi güdüyle yaptıklarını, suçluların nerde bulunacağını bilemeyiz." Serap'ın sayfasında okudum bu cümleyi, Coelho'nun "Portobello cadısı" adlı kitabından alıntılamış. Düşündüm sonra, gerçekten birileri, başkaları, ötekiler mi katili yaşama sevincimizin; yoksa bilakis biz miyiz onu katleden? Cümlenin sonunu şöyle tamamladım sonra; "belki de suçlu en yakınımızdadır da onu bulmak istemeyiz."


**


İnsan kendi teslim olmaz mı acıya, öyle ki basıp geçmek, geçip gitmek varken, durup kalmaz mı başında, beklemez mi acı verenin daha çok acı çektirmesini? Niye bu inat, nedendir bilinmez. Ama hatırlatıp durmaz mı kendine acı veren tüm olayları?
Bir komşum vardı; ikinci evliliğini yapmış, ilk evliliğinden iki çocuğu var ve görüşemiyor onlarla. İki evladı daha var ikinci eşinden. Fakat diğerlerinin acısının başında öyle bekledi ki; yanında olan çocukları hep öfkesinden nasibini aldılar onun. Hırpalandılar. Başka türlü olamaz mıydı, olabilirdi belki ama, kalkmak öyle kolay değil ki geçmiş hayatların başından. Sıyırıp atamıyor demek ki.


**


Niye romanlar, hikayeler okur, fimler izleriz? Ve daha teknolojik bir soru, niye okuruz blogları ve başkalarının hayatlarını? İnsanoğlu niye hep başka hayatları merak eder, onların içinde olmak ister, bazen kahramanların yerine kendini koyacak kadar ileri gider ve hatta içinde bulunduğu hayattan, zamandan uzaklaşır. Niye? Elindekilerden memnun olmadığı için mi? Kendi hayatını yeterince ilginç bulmadığı için mi?
Sanırım değil, sanırım kendi hayat kesitlerimizden bulduğumuz için sığınıyoruz filmlere, romanlara ya da başka hayat kesitlerine. Bize benzeyen başkarı da olabilir mi, diye sığınıyoruz. O kadar korkuyoruz ki, kendimizle kalmaya, sadece kendimiz gibi olmaya, mutlaka benzerlerimizi arıyoruz. Bir benim başıma gelmiyor, demek için belki; normalim demek için, deli değilim demek için.... kimbilir. "ben bilmem, tek bildiğim bu"


**


Kaç farklı "hayat ihtimali" geçiyor hayatımızdan? Okuduğumuz okullar, tanıdığımız insanlar, yaşadığımız şehirler, ... Her an, her dakika seçimler yapıyoruz, bazen farkında olarak, bazen olmadan, bazen farkında olduğumuzu sanarak. Dün dışarı çıktığımda yürürken düşündüm, trafik lambasının yeşile dönmesini beklemek de bir seçim, beklememek de. Arabalar geçerken, sallanarak yürümek de bir seçim, hızlıca geçmek de. Peki ya sonuçları? Sallanarak yürümeyi seçsem, bir tek beni mi etkiler sonuçları? Düşünsek üzerinde en az 20 kişi direkt etkilenir, bir de dolaylı olarak etkilenecekler var.
Kararsız olmakta haklı değil miyim yani, değil miyiz? Çelişkiler barındırmakta, onları besleyip büyütmek te haklı değil miyim?
Hadi her şeyi bırakalım, yazdığım yazı bile ziyaretini esirgemeyen üç-beş dostun şu an ki halet-i ruhiyesini etkilemeyecek mi? Belki çok keyifli bir güne başlamış olan sizler, okuyup karartmayacak mısınız içinizi? Yazmayı seçmiş olmakla hata yapmış olma ihtimalim yok mu yani bu yazıyı?


Abdülhak Hamit'in bir sözü var ya hani; "ne seninle oluyor, ne sensiz" diye, kendime söylemek için biçilmiş kaftan yani. Tarhan, hayatındaki en önemli kadına ithafen söylemiş bu sözü rivayete göre. Ben kendime söylüyorum; ne tahammül edebiliyorum bana, ne de benden geçebiliyorum.
Ne seçimlerime dayanabiliyorum, ne de seçimsiz bir hayat mümkün. Mersault gibi olmak bile bir seçim değil mi yani?


**


Ha bu arada yerel seçimler ne zamandı yaw?


(Kendimize, seçimlerimize, hayatlarımıza ve senden gelene sabretme gücü ver rabbim, yüreklerimizi ferahlat lütfen)
Read On 2 yorum

Aklını peynir-ekmekle yemiş uragan nassı olur?

Salı, Şubat 19, 2008
Bu sabah nihayet namazdan sonra uykuya yenik düşmedim. Epeydir hep bu niyetle yatıyor, fakat namazdan sonra, üstümde sabahlığım ve örtüm olduğu halde kıvrılıp, uyuyakalıyorum. Hatta dün epey kararlıydım ama kikircik gözlerini açınca o uyusun diye yanına yatmıştım ama ben de uyuyakalmışım. Fakat bu sabah şeytanın bacağını kırdım.

Kendime kahve yaptım, kitabımı aldım ve başımı kanepeye yaslamadan okumaya başladım, çünkü yaslasam biliyorum, orada öyle uykuya dalıcam yine.

Uykuyu niye bu kadar çok seviyorum ben yaa?

**

Saat sekiz buçuğa yaklaşırken, ekmek ve elif'e söz verdiğim sürpriz yumurtayı almak için çıktım. Aman Allahım ne soğuk, ayaz birden aldı beni, çocukluğumun buzz gibi Ankarasına götürüp getirdi. Vücudumun soğuğa karşı direncini kaybettiğini hissettim.
Oldum olası sıcağı severim ben, kedi gibi, sarınıp bürüneyim, sıcaklık vursun yüzüme. Mümkünse içecek sıcak bi şeyler olsun. Yanında da iyi bir müzik, ya da akıcı bir kitap. Akşama kadar mırıl mırıl takılabilirim yani:)

**

Eve gelince yüzüme vuran sıcaklığı hissettiğimde şükrettim halime. Bir de üzerine sıcacık çay, çıttır ve susamlı ekmek vee tabi ki beyaz peynir. Ben beyaz peynir olmadan ayılamıyorum biliyor musunuz? Kahvaltıda beyaz peynir yememişsem, tam yapılmamış bir kahvaltıdır o benim için. Tuhaf, çünkü bildiğim kadarıyla uyarıcı bir etkisi de yok ama...

**

Güzel bir kahvaltıdan sonra, bir daha dışarı çıkmam gerekti. Elifciği arkadaşına bırakıp çıktım. Ama bu defa hazırlıklı davrandım, atkımı sardım, yine de üşüdüm yaf. Alışmışım sıcacık eve, buzların üzerinde yürümek filan zor geldi başta, sonra uyuşmaya başladım soğuktan ve otomatikleşti hareketlerim. Ne biççim bi ayaz var, yüzüm gerim gerim oldu..

**

Neyse ki on buçukta evdeydim, yarım saatte bitti işim. Ben iyice ev kedisi olmuşum, bunu kesinlikle anladım. Gelince peteğe yapıştım resmen. Bir de sıcak kahve, tamamdır.

Yaşanandan çıkarılan sonuç:
1.Sıcak iyidir, uragan sıcağı sever.
2.Çok gerekmedikçe dışarı çıkma!
3.Buz üstünde yürürken, nasıl adım atıldığını unutuyorsan; buz üstünde adım atma, kay!
Read On 4 yorum

Bakara-186

Pazartesi, Şubat 18, 2008
"Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar. " bakara-186

meal: Ali Bulaç

Ne zamandır eklemeyi düşündüğüm bir video vardı, bu ayetle beraber ekleyeyim onu da.


Read On 2 yorum

Ratatouille/Bulutsuzluk özlemi

Pazartesi, Şubat 18, 2008










Cumartesi akşamı Nurcihanlara gittik çay içmeye, en son 31 aralık akşamı biz de toplanmıştık, upuuuzzun zaman geçmiş aradan. Kapı komşusu olduğumuz dönemlerde 2 bilemedin 3 günde bir görüşür, bi halleşirdik ama geçti o günler. Şimdi uygun zaman bulunacak da bir araya gelinecek, ölme eşşeğim ölme desem ayıp olmaz di mi, saygıdeğer okur:)


Hafif gergin bir başlangıç yaptık, evde üç genç kız olur da gerginlik olma mı, oluuu. Ama ben hemmen "şirin şebelek moda" (bilgisayardaki güvenli mod gibi bi şi oluyo, ortam yumuşatılıp güven sağlanıyoo) geçip, yüzleri güldürmeyi başardım, afferin bana di mi nurcihan?


Neyse efenim, sohbet, hoş-beş filan derken benim kara kızlardan biri ratatouille'den bahsedince ve bahsi geçen film de evde bulununca ve bendeniz animasyon hastası olarak, "hadi izleyelim" diye bastırınca, akşamın geri kalanını film izleyerek geçirdik. Süpper bir filmmiş hakkaten, ödülünü haketmiş. Ama filmle ilgili yazmak için erken, ben milyon kez izleyip, iyi bi ezber etmeden olmaz.
Akşamın sürprizi ise karla kaplanan yollar oldu, 15 dakikalık yolu yarım saatte geldik ama şükür herhangi bir vukuat olmadan.

Pazar günü kar yağışı aralıklarla devam etti ve biz de farklı bir şey yapıp, günü evde geçirdik:))
Son bir kaç gündür aşağıdaki şarkıya takmış durumdayım, hey ho şeklinde dolaşıyorum evde. Aslında gitmişken betül'den çalmasını isteseydim keşke, ne de olsa koro vardı, hey ho'layacak.

Yapmam gereken yığınla ev işi var, ben kalkıp bir yerden başlayayım, siz de şarkıyı dinleyip, hey hooo, diye bağırmayı unutmayın, accayip iyi geliyo...
Bu arada eklediğim versiyon, sözlerimi geri alamam'ın klasik versiyonu da değil, orkestra neyim var arkada, bu versiyonu dinlememiş olanlara şiddetle öneriyorum!





Read On 2 yorum

Ayna'dan Hero'ya nassı geldim ben ya...

Cumartesi, Şubat 16, 2008
Son zamanlarda klasik hale gelen "aynalı bir cumartesi sabahı" geçti, gitti.
Sabah kahvaltısını hazırlarken, stvde yayınlanan ayna programının eski bölümlerini izlemek, alışkanlık haline geldi ben de. Programın normal saati bana biraz geç geldiğinden, tekrar bölümlerle idare ediyorum.
Bugün Çin'i geziyorlardı, özellikle çin settini merak eden biri olarak, bu bölümü kaçırmamış olmak iyi bir sabah geçirmek için yetti, programı sevmemin en önemli nedenlerinden biri de, müzik çeşitliliği. Her milletin müziğini dinleme şansı sunuyor insana. Programdan sonra youtube a girip dinlemeden edemezdim bu şarkıyı.


Faye Wong'un yumuşak sesiyle hero'nun unutulmaz sahneleri...

Read On 2 yorum

MORU GİTTİ, KALA KALA GÜNLÜK KALDI!

Cuma, Şubat 15, 2008
Sıkıldım bu ara yazmaktan, zaten eskisi gibi her gün bir kaç yazı yazmayı da bıraktım.
Bir de böyle deneyelim bakalım, şablon değişikliği de sıkıntıdan. Hep aynı mor sayfaya bakmaktan da sıkılmıştım, çünkü.

Nassı buldunuz, bakem yeni tema mı? Epey boğuştum gene kodlarla.
Bak, beğenmedim demeyin haaa?
Bi hafta-on gündür bakmadığım yer kalmadı, bi sürü tema indirdim, aslında başka bir tema seçmiştim ama onun başındaki linklerin kodlarını ayarlayamadım. O da işte buydu;
Not: "ya hayır söyleyin, ya susun" hadisini önden hatırlatayım da, beğenmeyenler bir daha düşünsün:)
Read On 9 yorum

neyse ne?

Çarşamba, Şubat 13, 2008
Kafamda bin tane tilki dolaşıp duruyor, son günlerde. Fakat hepsinin kuyrukları da birbirine çarpıyor, ortaya accayip bir gürültü çıkıyor bu yüzden. Haliyle kafam da kazan gibi...
Benim canım kikirciğim büyüyüp, kendi işlerini azar azar da olsa kendi yapmaya koyulunca ve benim dışımda arkadaşlarıyla, hayvancığıyla ya da oyuncaklarıyla zaman geçirmeye başlayınca; ben de evde daha çok sıkılır oldum. Üzerine bir de üniversitelerde başörtü yasağının kalkması eklenince, "yeniden sınava mı girsem" sorusu, kafamdaki tilkilerin en büyüğü oluverdi. Dün brother'in geçen seneden kalma cd'lerini filan getirdim. Fakat fakültelerin puanlarının olduğu broşürü inceleyince, kafam daha bir karıştı.
Malumunuz ben imam-hatip mezunuyum, bu katsayı meselesi, istediğim gibi bir bölüme girmemi neredeyse mucizeye dönüştürüyor. Zaten ev-bark Ankara'da, okuyacaksam burada bir yer tercih etmeliyim ve Ankaradaki devlet üniversitelerinin puanları da epey yüksek. Hadiseye bir de benim sınava girişimin üzerinden 12 sene geçtiğini eklersek, durumun vahameti artıyor. Yani henüz karar vermedim, başvuru formlarını bi alalım elimize bakalım, kararı ondan sonra vericem.
Bir yandan da yüzüme kapanan tüm kapılara rağmen iş arayışımı sürdürüyorum, bu konu da kafamı epey meşgul ediyor. Evin beyi de henüz askerliğini yapmadığından, tüm bu planları yaparken, bir yandan da askerlik konusunu göz önünde bulundurmam gerekiyor. Yani amiyene tabirle kafa bi milyon.
Amaan neyse ne; herkesin bir hesabı var ama Allah'ın hesabı hepsinin üstünde. Yüce mevla bizim için ne öngördüyse yaşanacak, yaşayacağız işte. Sadece üstümüze düşeni yapıp, takdir Allah'tan demek, düşmüyor mu bize?
Her zaman şükretmenin önemini bilmiş biri olarak, yine şükrediyorum. Kafam çalışıyor da, sağlıklıyım da bunca şeyi düşünüp; öyle mi, böyle mi? diye sorabiliyorum. Ya başka türlü olsaydı?
Sağlıklı bir bedene, sağlıklı ve dünya tatlısı bir evlada, yanımda olan bir aileye, oturacak bir eve, sorgulayacak bir akla, herkesi ve herşeyi kucaklayabilecek bir kalbe, sıkıştığımda yanımda olan dostlara ve her şeyden önemlisi şükretmeyi unutturmayan bir imana sahip olduğum için şükürler olsun mevlaya.
İnsanoğlu elindekilerin değerini, kaybetmeden anlayamıyor çoğu zaman, anladığında da bazen geç oluyor. Rabbim çok fazla kaybetmeden, çok geç olmadan şükredenler eylesin bizleri. amin.
Read On 3 yorum

Akşama mantı var buyrun :)

Salı, Şubat 12, 2008
Evvet, yine bir salı günü sizlerle beraberiz çooook sevgili bloggerlarım:))

Bir kaç günlük yokluğumda inşaallah zamanınızı güzel değerlendirmişsinizdir, şu bahar gelmiş havası veren bir kaç günün tadını doyasıya çıkarıp, "ben feleğin tekerine..." modunda gezip dolaşmışınızdır umarım, zira artık ben geldim, mecburen beni okuyacaksınız, dolayısıyla bilgisayarınızın başına çakılıp kalacaksınız :) (kahretsin, mütevazilik en sevdiğim huyumdur)

Ben ne yaptım haftasonu?
Cuma günü kızımla trene binip, tıngır mıngır Cebeciye, kuzenlerine gittik. Treni seven Elifcim için 40 dakikalık yolculuğumuz son derece keyifliydi, sonrasında da, yol boyunca gördüğümüz tüm güvercinlere, kedilere selam vererek ve onlarla sohbet ederek nihayet eve ulaşabildik.
Çay tiryakisi olduğum tüm tanıdıklarım tarafından iyi bilindiğinden, ben eve ulaştığımda bir demlik tavşan kanı çay ve ikinci çay faslının suyu bile kaynamış hazırdı.(bilen bilir, bir demlik beni assla kesmez)
Biz de kikirciğimle beraber sıcak Ankara simiti ve alman pastası almıştık, çayın yanına. Bir de beyaz peynir, çıkardık, oooh tam lise yıllarım gibi oldu:) Çay/peynir/simit ya da simit/ayran; pek çok Ankaralı gibi benim de favorimdi.

Cumartesi günü; yıllar sonra kendimi tam bir tüketim aptallığına kaptırdım, nassı olduğunu anlamadım, ama oldu işte. Elimde bir kaban, 2 çanta, ipler ve oyuncaklarla esmalara döndük tekrar. Nakiti tüketince, pek çok mutfak eşyası ve o caanım çizmeler bir daha ki sefere kaldı. Peşin paranın, kredi kartını keşliğiyle dövdüğü bir alışveriş durağı kullanınca durum bu oldu. İyi ki öyle oldu, yoksa akşama da eve dönemezdim herhalde.

Pazar gününü daha sakin geçirdik, kikirciğimin babaannesine gittik ve viyoletimizi nihayet evine getirdik. Elif eve girer girmez faremizi aramaya koyuldu ve bulur bulmaz düzinelerce güzel sözle onu eline aldı ve mıncıklamaya başladı. O garibim de kızımın onu mıncıklamasını özlemiş olacak ki; bizi görünce resmen mayıştı:) Akşam da eve döndük.

Dün de evde epey oynadı viyoletle, hatta Elif onu mıncıklarken fotoğraflarını çektim ama bu satırları evden yazmadığım için fotoları şimdilik atamıyorum, en kısa zamanda onları da eklerim.

Bugün de anneanneyi ziyarete geldik.
Hoş beş, faslından sonra annemin klasik sorusu "akşama ne pişirelim" faslı gerçekleşti, çok şükür bugün cevabı erken bulduk, mantı yapcez. E hadi bana şimdilik eyvallah, dürülecek mantılar uraganı bekler. Keşke makine de yanımda olsaydı da, belgeleseydim mantıyı:))
Read On 6 yorum

Falan filan

Cuma, Şubat 08, 2008
günaydınlaar ifeniim.

*dün nihayet "dan brown" serisini tarihin tozlu sayfalarına gömdükten sonra, marquez'in yarım bıraktığım kitabına geri döndüm. o kitap ta ödünç olduğundan ve alalı bu yaz 1 yıl dolacağından artık teslim etmek lazım, bitirmeden vermek istemediğim için yeniden aldım elime, bakalım ne kadar sürünecek.

*bu aralar, sena-bera'nın blogunda tıklama gafletinde bulunduğum:), şu oyuna takmış bulunmaktayım, kendimi alıkoymakta zorlanıyorum. bilgisayarda oyun oynamayalı yıllar olmuştu, bir şey yapmaya başladığımda takıntı seviyesine getirdiğim okuyucularım tarafından iyi bilindiğine göre, düşünün halimi.
(şu an şu lingi tıklamamak için zor tutuyorum kendimi.)

*salı ve perşembe günü, ikiz cadılar:) bendeydi, onlarla ilgilendiğimin ertesi günü bel ve boyun ağrılarım zirve yapıyor. İş-güç hak getire yani, ev uçtu gidiyor. Aslında bugün de halim yok ama, biraz toparlamam şart, zira haftasonu da yokum, döndüğümde evin haline dayanabileceğimi sanmıyorum.

*öğleden sonra kikirciğimle birlikte atlayıp trene gidiyoruz cebeci'ye doğru. pazartesiye kadar da buralarda olmam sanırım, o yüzden haftasonu beni tıklamakla uğraşmayın e mi?

*can arkadaşım istanbul'dan gelirken hep tren kullanır, bizim evin önünden geçeceği zamanda arar, bak el sallıyorum sana, diye. tabi o beni görür(nassı görmesin, tülü-perdeyi açıp, lambayı yakıyorum), ama ben onu hiç göremedim şimdiye kadar, itiraf ediyorum.

*hayat ne garip trenler filan,

*herkese keyifli haftasonları diliyorum.
Read On 3 yorum

Dan Brown'un redbull içmiş on kaplan gücünde karakterleri

Perşembe, Şubat 07, 2008

Dan Brown amcanın 3. kitabı da dün itibariyle bitti-gitti.

Esasında bu kitaplar ile ilgili ayrı ayrı yazmak niyetindeydim ama bu kitaplar genel itibarla içerik yönünden insanda fazla iz bırakan kitaplar olmadığından (ya da benim hafızam bunları gereksiz bulup sildiğinden) toplu katliam yapacağım.

Da vinci'nin Şifresi ve Melekler&Şeytanlar, kitaplarında ana karakter aynı, twit ceketli öğretim üyesi prof. mr. Langdon. (bir ceketini mi hatırlıyorsun adamın diyen varsa; cevabım hazır: yazar o kadar çok tekrar ediyor ki ceketi, kazındı yani kafama!) Zatı şahaneleri simgebilim uzmanı, bence manyak.

Garip uçaklarla uçup, garip cinayetler çözüyor ha birde şifreleri, çözemediği şifre yok. Hristiyan dünyasının kültür dünyası, efsaneleri ve sanat serleri hakkında da bilmediği yok, yani anlayacağınız bir elinde on marifet bir adam.

İlk kitapta; da vinci, rafuel, marcello eserleriyle dolu, paristeki bir müzenin müdürünün ölümünü ve arkasındaki sırları araştırıyor. İkinci kitapta da tapınakçıların, Vatikan'a gizlediği accayip teknoloji ürünü bir anti-maddeyi bulmaya çalışıyor. Bulamasa gitti yani, papalık...

Dijital Kale ise, bu kitaplardan daha daha bağımsız. Önceki iki kitapta ana karakter aynı olsa da, hikayeler birbirinden bağımsız. Dijital Kale'de ise hem karakterler değişiyor hem de hikaye daha bir teknolojik boyuta kavuşuyor.

Fakat bence bu kitapların, bugüne kadar atlanmış, üzerinde düşünülmemiş ciddi bir ortak özelliği var. (bir bilmecem var çocuklar, acaba nedir nedir?)

O da karakterlerin red bull içmiş on kaplan gücünde olmaları. Farkettiyseniz çok ciddi bir ortak özellik. Öyle ki, her biri ortalama 500 sayfalık bu kitaplar neredeyse 24 saati, hadi bilemediniz 36 saatlik bir zaman dilimini anlatıyor, hiç zorlamayın 48 saat olmaz, asla olamaz.
Bu kadar kısa zamanda adamların başına gelmedik kalmıyor, oradan oraya, "bir bakıyorsun burada, bir bakıyorsun kapı arkasında" durumu yani. Zorlasanız adamların bir günde yaşadığını bütün bir hayatınız boyunca yaşayamazsınız, kasmayın yani, mümkünatı yok olmaz.

Evet genel olarak değerlendirmek gerekirse bu amcanın maksimum iki kitabı arka arkaya okunmaya müsait kanaatimce, çünkü dil o kadar kemikleşmiş ki, ilkinde maksimum hızda giden okuma süreci, ikinci kitapta yarı yarıya düşüyor. Sıra üçüncü kitaba gelince, -gene mi ya, tamam anlaşıldı ne olacağı" şeklinde bir okuma süreci yaşandığından, bitmek bilmiyor üçüncü kitap, bakınız benim elimde 1 aya yakın süründü. İlk kitabı 4 günde tüketmiştim, ikincisi yaklaşık 10 gün aldı.
Tüketmek kelimesi mecaz anlamda kullanılmamıştır bilginize, çünkü bu kitaplar sadece tüketim maksatlı yazılmış, çerez kitaplar, yine bence. Kitapta bilgi kırıntıları da var, hakkını yemeyeyim Brown amcanın, ki ben zaten kitap eleştirmeni değilim, bahsi geçen mevzularda da yetersiz bilgiye sahip olduğumdan, buradaki cümleler, benim naçiz fikriyatımın ürünüdür.
Vee son olarak, gerilim-polisiye-çözülmeyi bekleyen sırlar üzerine, okumaktan hoşlananlar için amcanın kitapları, biçilmiş kaftan. Buyrun efendim.

Read On 5 yorum

Kusuruma Bakılmasın!

Çarşamba, Şubat 06, 2008
Yazasım yok bu ara, pek olacağa da benzemiyor.
Bugün zorlaya zorlaya bir toparlama yaptım, o da kikirciğimin sayfasında!
(uragan'ın küçük ama sadık ziyaretçi gurubu, uraganın kusuruna bakmasın.)
Read On 0 yorum
Pazartesi, Şubat 04, 2008

Can Yücel'den

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.

"O olmazsa yaşayamam" demeyeceksin.

Demeyeceksin işte.

Yaşarsın çünkü.

Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.

Çok sevmeyeceksin mesela.

O daha az severse kırılırsın.

Ve zaten genellikle o daha az sever seni,

senin o'nu sevdiğinden.

Çok sevmezsen, çok acımazsın.

Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.

Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini..

Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.

Senin değillermiş gibi davranacaksın.

Hem hiçbir şeyin olmazsa,kaybetmekten de korkmazsın.

Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.

Çok eşyan olmayacak mesela evinde.

Paldır küldür yürüyebileceksin.

İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,

Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.

Gökyüzünü sahipleneceksin,

Güneşi, ayı, yıldızları..

Mesela Kuzey Yıldızı, senin yıldızın olacak.

"O benim" diyeceksin.

Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin..

Mesela gökkuşağı senin olacak.

İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.

Mesela turuncuya, ya da pembeye.

Ya da cennete ait olacaksın.

Çok sahiplenmeden,

Çok ait olmadan yaşayacaksın.

Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi

hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.

İlişik yaşayacaksın.

Ucundan tutarak...

DSC05446

Nefesalmakistiyorsaneğerherkesgibivegündelikhayatınısürdürmeliysenillatutunmanşartsahayatakendiellerinlesonvermeyeinanmıyorsanyaşıyorolmakiçinyaşıyorsankapılarıaçamıyoriçerigiremiyorsan

kimseyaçmıyorkapınıiçerialmıyorsanyokluğuniçindekayboluyorbirdüşüpbirkalkıyorsançıkışıyoksayollarınınçaldığınkapılardanboşdönüyorsanALLAHvarbilhatırlaunutmaonasığınsadecezatenbaşkabirkapıdayok.

Read On 4 yorum

Hüseyin Alizade & Djivan Gasparyan

Pazar, Şubat 03, 2008
dinledim dinledim, ağladım;
ağladım ağladım, dinledim.

...

dinle dinle ağla, ağla ağla dinle.






Hossein Alizadeh - Djivan Gasparyan / Endless Vision / Sarı Gelin
Read On 0 yorum

inşirah

Cuma, Şubat 01, 2008

Bismillahirrahmanirrahim
1 -Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?
2 -Ve yükünü indirip-atmadık mı?
3 - Ki o, senin belini bükmüştü;
4 - Senin şanını yüceltmedik mi?
5 - Demek ki, gerçekten zorlukla beraber bir kolaylık vardır.
6 - Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır.
7 - Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya devam et.
8 - Ve yalnızca Rabbine rağbet et.

(94/İnşirah Suresi Meal: Ali Bulaç)

Not: http://www.patagonya.org/ ziyareti ile bu süreyi hatırladım, iyi ki bakmışım.

Read On 0 yorum

Şubat bile gelmiş.

Cuma, Şubat 01, 2008
Günlerin hızına yetişmek ne zor yaa. Çalışırken, "yapmak istediğim tonla şey var, yetişemiyorum" diye şikayet ederdim, evdeyim, yine değişen bir şey yok. Yine yapmak istediğim bir sürü şey, yine zaman yetişmiyor. Sanırım ben ya zamanı iyi kullanmayı bilmiyorum ya da bir şeyler yapmayı değil, yapmak istemeyi, seviyorum.
Evet evet ihtimalleri seviyorum, olabilme, yapılabilme ihtimallerini...
***
Dün kü yokluk dalgasının ardından, bugün daha iyiyim. Bazen, birdenbire ağır bir yokluk ve yoksunluk duygusu yayılıyor içime, tüm damarlarımda dolaşıyor, sonra kalbim güçlü bir pompalamayla bertaraf ediyor onu, Allah yardım ediyor, sıkıntımı dağıtacak bir şeyler oluyor ve ben çok şükür yaşıyorum.

Yaşıyorum, yazıyorum, fiil çekimi bile yapabiliyorum.:)

yaşıyorum, yaşıyorsun, yaşıyor
yaşıyoruz, yaşıyorsunuz, yaşıyorlar...

Nasıl, doğru çektim mi fiilleri. Bir de arapça fiil çekimlerinden örnek versem mi?

iç ses: sus yaaa, uzatma, tamam, anladık, dilbilgin iyi, ama abartmanın alemi yok ki.
Read On 4 yorum

İletişim

uragan3@gmail.com

Blog Arşivi

Translate