uragan/günlük
bİr nevİ "anı deposu"

Eller ne derse desin, yurdumdan güzeli yok / Atım kara ben kara, aman vilayetim ankara vay vay :)

Çarşamba, Nisan 30, 2008
Buraya en az bir kere uğramış herkes bilir ki, uragan müzik sever ve bloga da mutlaka dinlemek için bir şeyler ekler. Sevdiği müziklerin fihristi ise en az kendi kadar karmakarışıktır :)

Bir gün Bulutsuzluk özlemi, Zeki Müren, Metallica ya da Kardeş Türküler, bir gün Nazan öncel, Goran Bregoviç, Erkin Koray ya da Cranberries, bir gün halay, bozlak, horon, bir gün capon şarkıları:) çıkabilir.

Ama bugüne kadar bloga eklediğim tek bir Ankara türküsü yok!!!

Bunun bir nedeni var tabi; garip garip tiplerin yorumladığı, garip garip türküler, Ankara Türküsü deyince ilk akla gelenler olduğundan, hep geri durdum şimdiye kadar.
Ama artık,
Yeter! Söz Ankaralıların!
diyorum ve misket ekliyorum bugün Kubat'tan.

Kardeşim özünü inkar etmek bize göre değildir. Kaç göbek Ankara'lı biri olarak daha fazla dayanamayacağım yaaaa. Hatta bi festival neyim olsa da gidip iki seymen izlesek.
aaa
a aaaaaa


Kubat - Misket



Seymen mi demiştim, evet işte o!



hadeeee, goçlaaaaar...

:)

Read On 7 yorum

gomünist/kim inanır?

Salı, Nisan 29, 2008
Dün yazmak istediğim, ama "bir film şeridi gibi gözümün önünden geçen hayatımı" aynı hızla aktaramadığım için "amaan dursun, bunu da yarın yazarım" deyip bıraktığım, bir kaç anı, kitaplarla ilgili.

99 kışı, Ankara
Koltuklarının sırt kısımları cama gelen, yüzünüzün koridora baktığı eski belediye otobüslerinden birinde, yanımda yaşlı bir amca göz ucuyla sürekli kitabıma baktığı halde okuyorum. Konuşacak, bir şey söyleyecek ama çekiniyor, belli. Durdu duramadı, sonunda;
-ne okuyorsun kızım? dedi.
kitabın adını verip vermemek de kararsız,
-sosyalizmin alfabesi'ni... dedim.

Amca durdu, yüzünde anlamamış bir ifade oluştu, yanlış bir telaffuzla "sosyalizm ne ki?" dedi.
-ben de onu anlamaya çalışıyorum, dedim.
Oradan ortayaşlı bir beyefendi atladı; komünizm, dedi.
Yaşlı amcanın suratı renkten renge girdi,
-kızım sen gomünist misin? dedi.

O zamanlar modernizmin bizim üzerimizdeki etkisi bu denli görünür olmamış, yerlere kadar pardesüler ve büyük eşarplar kullanıyoruz. Bu kılıkta, adama ne diyeyim şimdi?

Bu defa ben renkten renge girdim, bütün otobüs bu muhabbeti dinliyor, bir taraftan.

-he gomünistim, deyip mevzuyu kapatsam, adam kafasında neler kuracak?
-yok değilim, desem; o vakıt niye okuyon gomünist kitapları, diyecek.

Kaçtım, -aa ben inecektim, durağı kaçırmışım- deyip indim otobüsten.

Sonra anladım ki, her hattın otobüsünde her kitap okunmaz, okunacaksa kitap kaplanır. :)

***

Kitap kaplama ile ilgili başka bir anı, ama bu diğeri gibi komik değil.

Sahafların girişindeki kitapçılardan birinde İbn-i Teymiye'nin Hayat'ını anlatan bir kitap gördüm. Teymiye'nin ismini duymuşum, hakkında bir şey bilmiyorum, o zamanlar iyi de okuyorum. "Bunu da çıkarayım aradan" deyip, aldım kitabı.

Neyse görevli olduğum yurda geldim, 3 arkadaş kalıyoruz odada. İki gün kitap ile ilgili bir muhabbet olmasa da, 3. gün arkadaşlardan biri, "... bu kişinin okunmasını pek önermiyor" dedi.

Haydaa, Atilla maydaa ve kim inanır?, kadir inanır (burhan abi yok tabi o zamanlar, bu esprilerden de mahrumuz ama) ; inanamadım tabi, o güne kadar kimse ne okuduğuma müdahil olmamış hiç, en fazla -şunu da oku, iyidir- filan diye öneride bulunmuş. Okuma! dememiş.

Ben şok olmuş durumda, "nesi varmış ki" dediğimi hatırlıyorum, onun da "bilmiyorum, önermiyor" dediğini.
Gece kitabı gazete kağıdıyla kapladım ve okumaya devam ettim. Şimdi hiç bir şey hatırlamıyorum kitapla ilgili ama "bu kitabı okuma!" diyen arkadaşın yüzü tüm hatlarıyla aklımda.
Read On 14 yorum

ebe-sobe/kitaplarım canım/beni ben yapanlar/bittim

Pazartesi, Nisan 28, 2008
Bugün yazmaya niyetim yoktu aslında, bilgisayarı açtım ve tabi blogu. "gel yanıma gel" eşliğinde, altında kalmak üzere olduğum ütü sepetini boşaltma niyetiyle. Bir iki parça bir şey ütüleyip, yorumlara baktım ve Serap'ın sobesini gördüm. Ütü'den kaçmak için süper bahane; kitaplar.

Sobe'nin tam soruları belli olmasa da, ben de Serap gibi kısa bir "okuma macerası" olarak algılayıp öyle yazacağım.

***

Küçüklüğümden beri kitapları hep sevdim, okumayı henüz öğrenmemiş olduğum zamanlarda bile "ayşegül serilerinin" resimlerine bakmaktan acayip keyif aldığımı hatırlıyorum. Ve Zehra'nın (doktor teyzoş) eski kitapları benim ilk seyirlik ve üzerine hikaye kurguladığım kitaplar oldu. Hatta hiç unutmam, bir bulut ailesi ve kaybolan küçük bir bulutun resimli masalı vardı, teyzecim okumuştu bana onu, bayılmıştım. Hala o bulutların resimleri zihin arşivimde saklı.

**

İlkokul öğretmenim harika biriydi, öyle ki 3. sınıfta onun sayesinde Peyami Safa ile tanıştı bütün sınıf ve tabi ben de. Okulun spor salonu olmadığından kışın beden derslerinde bize 9. hariciye koğuşunu okudu bir dönem boyunca, tabi biraz kırparak:)
Ve sanırım türkçe ve edebiyat sevgimin temelleri o günlerde atılmış oldu. Kitaplık kolu başkanı olarak iki kapılı küçük dolapta ne varsa okudum, okuttum:)

**

Sonraları fazla acıklı olduğundan okutulmasa da Kemalettin Tuğcu kitapları, Ömer Seyfettin'in hikayeleri çocukluğumda benim en yakın arkadaşlarımdı. Aklımda en çok kalan kitaplardan biri Ahmet Efe'nin İhtiyar Tamirci adlı hikayesi., Nasreddin Hoca fıkralarının derlendiği epeyce kalın bir kitap ve siyah lale...
Tabi bir de babamın Jules Verne serisi var. Esrarlı ada, Denizler Altında Yirmibin Fersah, 80 Günde Devr-i alem, Arzın Merkezine Seyahat filan. Nasıl güzel kitaplardı ya onlar.

**

Ortaokul dönemi, -dindar bir çevrede yaşıyor ve İmam-hatip de okuyor olmamın da etkisiyle -daha çok dini içerikli hikaye ve romanlarla geçti. En çok aklımda kalanlar; "siyah zambak ve merve", "huzur sokağı", "intizar" filan. O dönem; Şule Yüksel Şenler ve Emine Şenlikoğlu ve onun gibi pek çok ismin kitapları.

**

Babamın ilahiyatçı ve aynı zamanda iyi bir okur olması nedeniyle ciddi bir kütüphanesi vardı; özellikle felsefe, kelam, siyer ve hadis kitapları. Ben onlardan çok daha sonra üniversite ve sonrasıdönemlerde yararlanacaktım ama, ortaokulun son dönemlerinde (fazla anlayamamış olsam da) okumaktan acayip keyif aldığım Halil Cibran'ın "veli"si; babamın kütüphanesinden hafızamda en çok yer eden kitap. Bir de Reşat Nuri Güntekin'in kitapları var bu dönemde okuduğum, Çalıkuşu, Dudaktan Kalbe, Akşam Güneşi, Yaprak Dökümü, Bir Kadın düşmanı ve Sönmüş Yıldızlar isimlerini hatırladıklarım.

**

Lise yıllarımda felsefe dersiyle de tanışmış olmanın vesilesiyle ciddi bir varoluş sorunsalına gömülünce kitaplarla yolum biraz ayrıldı. Biraz saldım doğrusu, kafam çok karışmıştı. Lay lay lom geçen üç yılın ardından üniversite hazırlığı sırasında yeniden okumaya başladım. Bir kaç dünya klasiği ("fareler ve insanlar", "vadideki zambak", "kırmızı ve siyah"); ve bir de bunları hatırlıyorum. Devlet Ana, Yılanların Öcü ve Mossad
**

Üniversiteye hazırlandığım son sene cemaatle tanışmamla, yollarımızı ayıranadek geçen 3 yılda; Fethullah Gülen'in o dönemde çıkmış tüm kitaplarını okudum. En çok sevdiklerim; Sonsuz Nur serisi (siyer), Kitap ve Sünnet Perspektifinde Kader, İla-yı Kelimetullah veya cihad. Yine aynı dönem aynı minvalde okuduğum risale-i nur külliyatından eserler.

**

Fakat tabi üniversite hayatı başka başka yerlere de götürdü beni okuma konusunda. Türk dili ve edebiyatı hocası nebehat hanımın sayesinde, belki de çok gecikmiş olarak Franz Kafkayla tanıştım. O zaman kitabı sadece ince olduğu için seçmiştim ama "değişim" hayatımdaki en önemli kitaplardan biri oldu. Ardından günlüklerini ve ottla'ya mektuplarını okudum sonraları. Benim için çok önemli bir yazar Kafka ve dahası okunacak bir sürü kitabı duruyor.
96 yılında okuduğum ve tek kelimesini bile hatırlamadığım ama izlerini taşıdığıma emin olduğum bir kaç kitap var; Stephan King'in Rüyalar ve Karabasanlar'ı, Richard Back'in "Uzak Diye Bir Yer Yoktur"u ve yazarını hatırlamadığım (ve şu an itibariyle aratmaya da üşendiğim), Önce Müzik Vardı ve Bir Şizofren Kızın Güncesi isimli kitaplar. Bunların isimleri hep aklımda kaldı, nedensiz.

**

97'nin sonlarında İran İslam eserleri ile tanıştım. Ali Şeriati'nin türkçeye çevrilmiş kitaplarının yarısından fazlasını okudum ve de kütüphanemde mevcut. Aslında en önemli eserine ise daha geçtiğimiz yıl kavuştum; Dinler Tarihi.
Şeriati'nin özellikle İbrahim'le buluşma, Hacc, İnsanın dört zindanı, kendini devrimci yetiştirmek, dine karşı din, Muhammed kimdir? kitapları en sevdiklerim. Daraldıkça çıkarıp okurum. Aynı dönemde okuduğum Mutahhari ve Tabatabai'nin bir iki kitabı var.

**

Ve yine o yıllarda dönemin korsan tezgahlarından hiç eksilmeyenleri; Ramses serisi, Simyacı, Piedra Irmağının Kıyısında, Tanios Kayası, Şeker Portakalı, Yüreğinin Götürdüğü Yere git, Semerkant, Afrikalı Leo aklımda kalanlar.

98 baharsonu/yazbaşı; 2 ay kaldığımız bi öğrenci evinde elimize ne geçerse okuduğumuz bir dönemimiz vardı 3 arkadaş. Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ını, Bülent Akyürek'in Uragan'ını ve Albert Camus'un Yabancı' sını o günlerde tanıdım. Şeriati'nin Kevir'inden Cemal Süreyya şiirlerine, Antonnio Tabucchi hikayelerine kadar pek çok farklı kitap okuduk o süreçte.
Sigara, çay, kitap ve arkadaşlarla, okumalar ve hayat üzerine konuşmalar.

(Bağıra bağıra ve dolana dolana ve kendimizce müzikli olarak okuduğumuz "keşke yalnız bunun için sevseydim şiiri" günlük ayinimiz gibiydi. :) Hayatımın bu iki ayı çok renkli ve keyifli, sonra bir-iki şey yazmak istiyorum bu konuda unutmazsam)

**
99-2004 arası, "medya-siyaset" eksenli kitaplar (Cüneyt Arcayürek, Yalçın Küçük, Faruk Bildirici filan kalmış aklımda) ve işim gereği okuduğum saçmalıklar...

Ama yine de az da olsa aralarda iyi ve keyifle okuduğum kitaplar var; Deliliğin Tarihi, Siyasi Felsefe'nin Büyük Düşünürleri, Doğu'nun Limanları, Ölümcül Kimlikler,Yüzüncü ad, Tehlikeli Oyunlar, Gülünün Solduğu Akşam, Umrandan Uygarlığa, Bu ülke, Kara kitap, Cevdet Bey ve Oğulları, Kar, Benim adım Kırmızı, Öteki Renkler, Midak Sokağı, Hırsız ve Köpekler ve bir iki Cezmi Ersöz kitabı ... aklımda kalanlar.

**

Kızımın doğumundan sonra o kadar az okudum ki...
Harry Potter dalgası beni de sürükledi, bir de Safiye Sultan diye bir seri vardı heralde, Angela'nın Külleri filan popüler kültür şeysileri :)...

Ve tekrar maksatlı, Şeriati kitaplarımı, Kafka kitaplarımı ve Tutunamayanlar'ımı devirdim. Yeni olarak araya Tolkien'in Yüzüklerin efendisi serisi, Martin Lings'in Hz. Muhammed'in Hayatı, Şeriati'nin Dinler Tarihi girdi. Bir de Meal okumaya devam ettim. (04-07 arası)

**

Geçtiğimiz sene animasyona merak salınca neredeyse hiç bir şey okumadım, sonra tekrar "Tutunamayanlar'ı ve Değişim'i okudum 3. kez. Ardından da blogda da paylaştığım gibi, Babil'de Ölüm ve İstanbulda Aşk, Hüsn-ü Aşk, Da vinci'nin Şifresi, Melekler ve Şeytanlar, Dijital Kale, Anlatmak İçin Yaşamak, ve sonunda da Mesnevi.

**

Bunlar hatırlayabildiğim, zihnimde bir şekilde izi kalmış kitaplar. Kimisinin sadece yazarı, kimisinin sadece adı aklımda kalmış, çoğundan tek bir cümle hatırlayıp çıkaramam belki ama pek çoğunun adını duyduğumda ya da gördüğümde, içimde bir duygu oluşur her biri için. Hepsinin aklımda ve kalbimde bir yeri, bıraktıkları izleri ve arkalarında toz bulutları var.

Kitapları severim, çıkarıp bakmayı, iki sayfa okuyup bırakmayı, arka kapaklarını, içinden cımbızladığım cümlelerini, içlerine girişlerimi, girip çıkışlarımı/çıkamayışlarımı, bir cümle okuma ihtimalim olur diye (tuğla gibi kitapları bile) yanımda taşımayı bile severim. Okusam da okumasam da severim, varlıkları beni rahatlatır.

**

Üç-beş vazgeçilmezim var,

  • verdiğim kitaba özen göstermeyene bir daha kitap vermem.
  • verdiğim kitabı "a ben de miymiş?" diye unutanı, unuturum.
  • bana ait olan kitabı sahiplenmeye kalkana lafım bile olmaz.

**

Ali Bulaç'ın Girişim Yayınlarından çıkmış "Kur'an- Kerim'in Türkçe Anlamı (meal ve sözlük) adlı eseri; Ali Şeriati'nin İbrahimle Buluşma ve Haccı; Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ı, Kafka'nın Değişim'i; Nızar Kabbani'nin Gazaba Uğramış Şiirler'i ve artık Mevlana Celaleddin'in Mesnevi'si muhakkak gözümün göreceği bir yerde durur.

O zaman rahat eder içim.

**

Teşekkür;

  • Seraba beni böyle bir konuyla sobeleyerek, hayatımın 25 senelik kısmını kabaca gözden geçirmemi sağladığı için,
  • google ve wikipedi'ye; adını hatırlasam soyadını unuttuğum yazarları, eksik kitap adlarını bulmamda ve tamamlamamda yardımları için, :)
  • İlkokul öğretmenime daha 8 yaşında Peyami Safa'yı tanımamı sağladığı için,
  • Babama okumamızı hep desteklediği, teşvik ettiği, ne okursak okuyalım "onu okuma!" demediği için...

**

Pek çok farklı isim ve eserle beni tanıştıran tüm arkadaşlarımı da hayırla yadediyorum hep ve kimin önerisiyle bir kitabı okumuşsam ve beğenmişsem; elime her geçtiğinde onları da anmadan geçmiyorum.

Ben bu defa isim vererek sobelemek istemiyorum, "kitap ve okuma" konusunda bir şeyler yazmak isteyen her kim olursa -buyursun, sobelenmiş kabul etsin kendini-

Ve blogunuzda yazarsanız bu konuda haberdar edin lütfen.

ohhh. bitti; ama ben de bittim :(

Read On 8 yorum

pestil/feryal öney/işleyen demir ve daha neler neler...

Cumartesi, Nisan 26, 2008
Ben pestilim, çünkü;

İki gün arka arkaya hem ikizlerle (sabah 7 -akşam 6) hem de hasta kızımla ilgilenmek beni epey yordu. Yarı yarıya uykusuz iki gece ve gündüz full mesai :)
Yine iyi atlattım yani, gövdeyi zorladıkça kapasitesi artıyor gerçekten. Yani neymiş efendim; "işleyen demir ışıldar" mış.
Tabi bir de kikirik kızımın bu akşamüstünden beri ateşinin düşmüş olması ve kuzumun daha iyi görünmesi var ki; ana etken bu olsa gerek....

**

Her zaman severek dinlediğim ama bu aralar Feryal Öney versiyonuna taktığım bir kırşehir türküsü ekliyorum bu yazıya da.
Oturduğunuz yerde, omuzlarınıza engel olamayacaksınız. Ben bu yorgunlukla, üstelik yazma hali üzere iken bile başımla eşlik ediyorum türküye....
Ya ben de bir şey var, ya türküde ? (kuvvetle muhtemel ben de, çaktırmayın)
İkisi de olabilir, mühim değil; buyrun dinleyelim :)





Hadi İyi Pazarlar...

Read On 3 yorum

"Mesnevi Okumaları" & "La ilahe illallah"

Cuma, Nisan 25, 2008

Havayla dolu, ağzı kapalı testi, büyük suyun üstünde gider.


Dervişlik havası içte olunca -insan- dünya suyu üzerinde kalır.


Bu dünyanın bütün mülkü onun olsa da, onun gönül gözünde mülk bir şey değildir. (S.67/beyit no.988-991 arası)




  • O sinek, eşek sidiği üstündeki saman çöpü üzerinde kaptan gibi başını kaldırıyordu.

  • Dedi: Ben deniz ve gemi okudum. Bir müddet onun düşüncesinde kaldım.

  • İşte bu deniz, bu gemi ve ben; kaptan, işin erbabı ve danışman adam.

  • O deniz üzerinde kayık sürüyordu. O kadar su ona sınırsız görünüyordu.

  • O idrar, ona göre sınırsızdı. Onda onu doğru görecek bakış nerede?

  • Dünyası gördüğü kadardır. Göz bu kadar, onun için deniz de bu kadar.

  • Yanlış yorum sahibi, sinek gibidir. Onun vehmi/kuruntusu, eşek sidiği ve çöp tasviri.

  • Sinek, görüşünde yorumuraksa, baht bu sineği devlet kuşu yapar.

  • Bu ibrete sahip olan, sinek olmaz. Onun ruhu, surete layık olmaz.


(s.71/beyit no. 1083-1092 arası) (sineğin zayıf yorumunun sonucundan)






  • Kırmızı, yeşil ve sarıyı, bu üçünden önce ışığı görmeden, nasıl görürsün?

  • Fakat aklın renkte kaybolduğu için bu renkler, ışığa karşı senin yüzünü örttü.

  • Geceleyin bu renkler örtülünce, o zaman rengi görmenin ışıktan olduğunu görürsün.


(s.72/beyit no. 1123-1125 arası)






  • Gece ışık yoktu ve renkleri görmedin. O halde ışığın zıddıyla sana belli oldu.

  • Işığı görünce, rengi görülür. Ve bunu ışığın zıddıyla hemen bilirsin.

  • Hak gönül hoşluğunun, zıddıyla ortaya çıkması için eziyet ve kederi yarattı.

  • Öyleyse gizli olan şeyler zıddıyla anlaşılır. Hak zıddı olmadığı için gizlidir.


(s.72/1129-1133 arası)






  • Aynı dili kullanmak, akrabalık ve bağlılıktır. İnsan yakın olmayanlarla bir arada tutsak gibidir.

  • Nice aynı dili konuşan Hindu ve Türk vardır, nice yabancılar gibi iki Türk vardır.

  • Öyleyse yakınlık dili bizatihi başkadır. Gönüldaşlık, dildaşlıktan iyidir.

  • Gönülden konuşmasız, imasız ve kayıtsız yüz binlerce tercüman yükselir.


(s.75/beyit no.1206-1210 arası)






  • Kuyuya, suya baktıklarında aslan ve tavşanın aksi suda parladı.

  • Aslan suda kendi aksini gördü. Su da kocaman kucağında şişman tavşan olan bir aslan şekli parıldadı.

  • Kuyuda hasmını görünce tavşanı bıraktı ve kuyuya atladı.

  • Kazmış olduğu kuyuya düştü, zulmü başına geldi.


(s.78/beyit no.1306-1310 arası)






  • Aslan kendini kuyuda görünce, kinden o anda kendini düşmandan ayıramadı.

  • Kendi aksini kendi düşmanı gördü. Çaresi kendine kılıç çekti.

  • Başkalarında gördüğün nice zulüm, onlardaki senin huyundur, ey filan!

  • Senin varlığın; nifak, zulüm ve kötü sarhoşluğundan onlara yansımıştır.

  • O sensin ve bu darbeyi kendine vuruyorsun, o an kendi üzerine lanet ını örüyorsun.

  • O kötüyü kendinde ık olarak görmüyorsun. Yoksa kendine candan düşman olurdun.

  • Ey saf adam! kendine saldırıyorsun; tıpkı kendine saldıtan aslan gibi.

  • Kendi huyunun dibine ulaşınca, o namerdin sen olduğunu o zaman bilirsin.

  • Aslana kuyunun dibinde malum oldu, başkası görünenin kendi şekli olduğu.

  • Bir güçsüzün dişini koparan, bu yanlış gören aslanın işini yapar.

  • Ey amcasının yüzünde kötü yansımasını gören! Kötü amcan değildir, o sensin, kendinden kaçma!


(s.79/beyit no.1318-1327 arası.)




















***

Read On 2 yorum

Hey Gidi Günler, hey!

Perşembe, Nisan 24, 2008
Hayır bitmedi. Müziği unuttum, ne dinleyelim bugün? Değişik bir şeyler olsun ama tanıdık izler taşısın, mesela...


Soru: bu şarkının uğur dündar ile olan bağlantısını hatırlayan var mı?
10 puanlık uzman sorusu :))


Bu şarkıyla beraber geçmiş günlere gittim, taaa çocukluğuma. Sonra ne güzel anılar biriktirdiğimi hatırladım. Ara ara bunları yadetmeye karar verdim. Artık "Hey gidi günler", ismini verdiğim yeni bir bölümümüz var, hatırladıklarımızı paylaşıp, yadedelim. Çocukluk günlerimizin tozunu alalım, belki mutluluk "orco" nun elbisesinin ya da calimero'nun yumurta kabuğu şapkasının altındadır:) belki de değildir ama bakmanın zararı var mı?
Read On 3 yorum

hoplama/toplama/toslama (Toslama yok, şükür)

Perşembe, Nisan 24, 2008
Çayımı aldım, oturdum bilgisayarın başına. Önce yorumları cevapladım, sonra arkadaşların bloglarında gezindim, iki günün özetini de yazıp kaçayım izninizle, zira bugün bilgisayar başında vakit ziyan etme havamda değilim:)

  • Pazartesi gününün postalarını yazdıktan sonra, bir güzel evi temizledik kikirikle. Temizlik sabahın köründe yapılır diyenlere karşı biz inatla öğleden sonra yapıyoruz he he. "Alem gider mersin'e, biz gideriz tersine" şeklinde içeriği yüklü:) özlü sözümüz aklıma geliverdi birden. Gece yatmadan önce her yeri toparlayıp, çantamızı da hazırladık ki, sabah babayı bekletmeyelim.

  • Salı sabahı Elifim, akşamdan hazırlayıp odasına bıraktığım elbiseleri giymiş vaziyette beni uyandırdı, "gitmiyor muyuz" diye. "İşin ucunda gezme olmasa, külotlu çorabına kadar giyinir misin hain veled" dedim, -giyinmem, dedi. Realist çocuk:)

  • Hafif bir atıştırma faslından sonra çıktık. Benim evimden kimse aç çıkamaz, dağıtırım. "Tam kahvaltı"yı Yasemin'de yapacağımız için fındık ezmeli bir dilim tost ekmeği ve bir bardak süt elifciğin ilk kahvaltısı oldu, biz de diyet ailesi üyeleri olarak, domates salatalığa yumulduk.

  • Uzun zamandır görüşemediğimiz için konuşacak bir sürü şeyimiz vardı, çocuklar oynadı biz de lafladık. Bir ara kavga-kıyamet oldu. Elif aldığı oyuncağı inatla vermeyince, R.'de ona sinirlenmiş, bir çizikle atlattık şükür vakıayı. Akşama babamızın kalması gereken bir canlı yayın olunca, ziyaretimiz uzadı. Yasemin'in eşi, eşim geldiğinde içmesi için nargile hazırlamayı teklif etti, "ben kendisine vekalet ederim, buyrun yakın siz" deyip, Çankayadaki günümüzü elmalı bir nargileyle noktalamış oldum. Kendimi üniversite yıllarında elma çayı ve elmalı nargile içmeye gittiğimiz ilesam'da hissettim, ama kısa sürdü.

  • Babamız bizi alınca, "bugün dönmeyelim eve, bizimkilere uğrayalım istersen", dedi. 22 Nisan aynı zamanda kayınvalidemin doğum günü de olunca, "e hadi gidelim, sürpriz olsun" dedim. Bir buket çiçek alıp vardık evlerine. Çok sevindi N. anne. (Kaynanaları bu kadar sevindirmek caiz mi?, biyoya sormak lazım ama:))

  • Günün geri kalanını orada geçirdik ki, fazla da bir şey kalmamıştı:) Yatıp uyudum.

  • Sabah erkenden kalkıp, elifin kuzenlerinin 23 nisan gösterilerini izlemeye gittik. Oradan kayınbrotherlara geçip, bol kalorili bir kahvaltı ve ardı arkası kesilmeyen çay faslı:)

  • Sonra kendimi bildim bileli (bir-iki seferlik istisna dışında) her 23 nisan'da yaptığım gibi oturup gala programını izledim. Afrika, arap ve balkan halklarına yakın hissettim kendimi, yine. Filistin'in bu yıl ki gösterisi çok eğlenceliydi, hindistan, romanya, kosova ve tabi en son çıkan türk çocukların gösterilerini keyifle izledim. Oynadıkları türkünün aranjmanını kim yaptıysa, bayıldım yaw, helal olsun. Çocuklar çok profesyoneldi, gösteri hatasızdı, gözlerim doldu. Neden bilmem, içinde çocukların bulunduğu her türlü durum beni acayip duygulandırır oldu. Hani böyle bir iki kelime etsem ağlayacak hale geliyorum, garip.

  • Akşamı güzel bir balık ziyafetiyle noktaladık, sazan ve turna vardı sofrada.

  • Evin yolunu tuttuğumuzda on buçuğa geliyordu saat. Kikirik kızım çoktaaan sızmıştı arabanın arka koltuğunda. Eve yaklaşınca, ben kullanayım biraz, dedim. Sonra dediğime pişman oldum, korktum çünkü. Arkada Elif de olunca iki kere korktum. Ama baktım, eşim benim bulunduğum tarafın kapısını açmış bile.

  • İndim, geçtim şoför koltuğuna. Koltuğu ve aynayı kendime göre ayarladıktan sonra, eşimin dur-kalk komutlarını yerine getirdim. Geçen yıl eski arabamız renault ile çalışmıştım, ne kadar zordu. Toyota kayıp, gidiyor. Eve kadar dura-kalka getirdim hepimizi. Kazasız, belasız. Arabayı hiç "stop etmedim", afferin bana. Umarım bu yaz bu iş biter, "araba kullanabilme yetisi bu çağda kadın-erkek herkese lazım" kanaatindeyim.

  • Bu yazıyı yazana kadar defalarca kalktım yerimden, o yüzden çok dağınık oldu, ama toparlayamayacağım., af buyrun! Geçen ki kurabiyelerden karşı komşuma da vermiştim, elinde kalem-kağıt tarif almaya geldi. Onları yazdım verdim, sonra da kızına ördüğü hırkanın küçük bir iki işi varmış, onları hallettik. Çay için kalkmalarımdan bahsetmiyorum bile. 11:50'de başlamışım yazmaya, saat:13:10

  • Ben iyice ev hatunu oldum galiba; kurabiye tarifi verip, aynı zamanda örgü destek ünitesi olarak algılandığıma göre... İyi mi kötü mü, bilmiyorum. Bundan bir kaç yıl önce olsa, böyle algılanmak hoşuma gitmezdi sanırım dürüstçe söylüyorum, ama şimdi, bilmiyorum? Dert etmiyorum sanki eskisi kadar.

  • bitti ohhh.

Read On 4 yorum

Tahinli kurabiye

Pazartesi, Nisan 21, 2008
Yazayım şu tarifi de Aysun ve Özlem pişirip, dubaya dönsünler. Ahhahaaa
Ama fotoğrafı yok. Bir tek pişmiş fotoğrafı var, idare edin emi. :)
(kızmıyonuz de mi bana, hıı, kızlaaaar, kime diyom?)

Malzemeler:


  • 200 gr. yumuşamış margarin (ben teremyağ kullanıyorum, diğerleriyle çok farkediyor)

  • 1 su bardağı toz şeker

  • 1 su bardağı tahin

  • 1 yumurta

  • 1 paket vanilya

  • 1 paket kabartma tozu(tarifte yoktu, ben ilk defa koydum bu sefer, çok farkı olmuyor,şart değil yani.)

  • 3,5 su bardağı un

  • üzeri için çekilmiş ceviz



Yapılışı:





  • Şeker ve tahini karıştırıyoruz, yumuşamış margarini de koyup, krema gibi olana kadar karıştırmaya devam. (Ben bu işlemleri kaşıkla yapıyorum .)

  • 1 yumurtanın sarısını, vanilya ve kabartma tozunu, unun 3 bardağını ekliyoruz.

  • Diğer yarım bardak unu azar azar ekleyerek yoğurmaya devam, hamur katılaştıktan sonra unun hepsini eklemeye gerek yok. Tutumuyor, dökülüyor çünkü.

  • Avucumuzun aldığı kadar hamur koparıp, onları parmaktan biraz kalın rulolar yapıyoruz, verev kesiyoruz, baklava dilimi gibi oluyor.

  • Her parçayı önce yumurtanın kalan beyazına, sonra da cevize batırıp, yağlı kağıt serdiğimiz tepsiye yakın ama birbirine değmeyecek şekilde diziyoruz.

  • Önceden ısıtılmış 175-180 derece fırında 15 dakika hiç ellemeden pişiriyoruz. Ondan sonra kontrol ederek 5-10 dakika daha. Herkesin fırının hızı bir olmuyor. Önemli olan, yumuşaklığını kaybetmeden fırından almak. Eğer parmağınızı dokunduğunuzda hafif bir içe göçme oluyorsa, tamamdır.
  • O kurabiyeyi şimdi fırından çıkarmazsan; taş gibi olur, bak demedi deme:)

NOT: Bak hafif göçme, diyom haa hafif. Öyle "uragan göçecek dediydi", diye çiğ çiğ çıkarıp fırından, sonra da arkamdan saymayın, bi daha tarif neyim yazmam bak:)


hadi yin yin , afiyet ossun.

Read On 6 yorum

kardeş türküler/zılgıt halay-malay-kalay/perişan fm/bebe uragan:)

Pazartesi, Nisan 21, 2008
Hava çok güzel, kızımla yürüyüp geldik, şimdi de ev toparlayacağız beraberce. Dün de sürpriz misafirlerimiz vardı. Kayınbrother ve ailesi bendeydi, akşam için kaburgalı nohut pişirdim güveçte, süpper oldu. Uragan'ın menüsüne eklenmiş yeni bir yemek. İnşaallah onun da tarifini ekleyeyim bir ara, yaptığına deyiyor yani...
Bugün yeniden bu türküyü dinleyesim geldi, bak baştan uyarıyorum. Aman ha...
  • Tekrara düştü uragan, "repertuar da zayıfmış" filan denmeye,
  • Türkü güzelce dinlenile,

  • Hatta kalkıp iki zılgıt çekileeee

  • Dileyen kendinden geçip abartabilir hadiseyi (orası size kalmış)

Ben bilmiyorum zılgıt çekmeyi, bilenler bilmeyenlere öğretsin:)




Yarın kuvvetle muhtemel evde olmayacağım kuzu kulaklarım; bir türlü gidemediğim yaseminciğimi ziyaret edip, mut'at fırçamı yiyip geleceğim:)

Bir de bu var izlemek isteyene. Ankaralıların yakından tanıdığı Dünya Radyonun mihenk taşları Perişan fm ci arkadaşlardan kapatma davası yorumu:)






Bunu ekleyip eklememeyi çok düşündüm, fazla çocuksu bulunabilirim, dedim kendime. Sonra "e zaten öyleyim" dedim ve işte belgeleriyle "29 yaşında bebe uragan." Çocukluğumda da çok severdim bu oyucağı, ucunda topu olan bileğe takılıp habire zıplattıran o müthiş oyuncak. Kuzenleri Elif'e getirmişler dün, eee ben denemesem olmazdı ama... :)



Fotoğrafları çeken, ikinci fotoğrafta ayakkabısının ucu görünen kikirciktir.

Read On 2 yorum

bereketli cumartesi

Pazar, Nisan 20, 2008
Dün dolu dolu bir gün geçirdim. Ne yaptım?

  • Güne; 05:45 itibariyle başladım, yedi gibi ikizler geldi. Yemek-uyku-oyun üçgeni arasında dolaştım, durdum. Eşim de evde olduğundan çay, kahve, türk kahvesi, soda, ot-böcük çayları faslı vardı bir de. O bilgisayarın başında animasyon karakteriyle uğraşırken, ben de çocuklarla oynadım bol bol.

  • Uyku faslı sinir bozucu ve aslında bir o kadar da komikti. Önce İkizleri yarım saat sonra da elif'i uyuttum, bu arada ocağa bir gün önceden ayıklanmış ıspanakları attım. Elif uyuyunca birazcık okuyayım, dedim; ikizlerden biri uyandı. Onu uyutmaya çalışırken diğeri uyandı. Tam birini uyuttum, diğerini sallıyorken bu defa da kızım kalktı. En sonunda pes ettim, uyumazsanız uyumayın uleeeeyn, dedim. :)
  • Sonra sıradan yedirme faslı ve yine oyun. Saat 4 gibi tekrar dizdim uyku sırasına. Ama bu sefer hazırlıklıydım, kitabımı alıp oturdum sallamaya, böylece iki satır da olsa okuma şansım oldu:)

  • Kızlar 6 gibi gittiler, benimki de takıldı peşlerine. E adam çalışıyor, ben de iki pratik kahve alıp, geçtim karşıya. Yarım saat, geyik muhabbeti, kahve faslı, yine ev. Bu defa da ikizlerin abılası iremsu hanım bize gelmek istedi. Yaaaa benim çevremde niye hep bu kadar çok çocuk oluyo yaa, bir kere gelen benim evi kendi evi belliyor, anlamadım gitti:) Asla şikayet değil, zira memnunun ben çocuklarla olmaktan.
  • Neyse sonra Elif ve İremsu takılırken ben kurabiye hamurlarını yoğurdum. Akşam birlikte kurabiye yapmak için Elifciğime söz vermiştim çünkü. Saat 8 gibi İremsu gidince başladık işe, önce ben tatlı kurabiyeyi hallettim, sonra kikircikle beraber yapacağımıza giriştik. Ben açtım hamuru, küçük hanım kesti kalıplarla, pek keyif alıyor mutfak işlerinden. Hatta en son iki tane de böcük yaptık hamurdan, ama içi pek iyi pişmedi onların tabi ki. :)

  • Saat 22:15 itibariyle kurabiyeler pişmiş, saklama kaplarına alınmış hazırdı. E tabi tadına bakılması lazımdı, biz de baktık:) Elif önce böcüğünü yemek istedi, ama beğenmedi, biz de onu faremize verdik, o afiyetle yedi:)

  • Ben artık pestil olmuş vaziyette; nihayet çayımı içebilecek olmanın verdiği huzurla oturdum kanepeye, ayaklarımı da uzattım; oooh.

  • Bütün günün yorgunluğu geçti, çayımı içerken, biraz Ayna'yı izledim, Brezilya'daki timsahlara filan baktım, Elif'de eve timsah istiyormuş bu arada, program sayesinde onu da öğrendik:)

  • Ve ardından günü güzel noktalamamı sağlayan bir programa rastladım, "altın adımlar" Efendim folklor yarışmasıymış bu, trt 1'de. Yeni başlamış daha, 2. haftasıymış. Son üç grubu izleme imkanım oldu, bayıldım. Oldum olası halk oyunları seven biri olarak, böyle bir programın varlığından pek memnun oldum. Hatta Hakkari halayının sade davul ve zurna bölümünde kalkıp iki adım da ben atayım dedim ama, yorgunluğa yenik düştüm. Bir daha ki haftaya artık:)

***
İşte bunlar da akşamın karları.

Bu benim yapmalara ve de yemelere doyamadığım tahinli-cevizli kurabiyem.

Bu da kikiriğimin kesmelere doyamadığı tuzlu kurabiye :)


*Müziği olmayan yazı yazmıyorum, ne zamandır. Sevdim ben bu şarkılı türkülü uraganı, gittiği yere kadar gitsin bakalım.




***

En güzel pazarlar sizlerin olsun, gününüz neşe dolsun:)

Read On 4 yorum

Uyan blog alemi, uragan döndü, kıpırda hadi! / Blog sakinleri : üff gene mi yaaa!

Cuma, Nisan 18, 2008
Duramadı, duramıyasıca geldi gene dediğinizi duyar gibiyim:) Ama ne yapayım mail box'ıma yağan e-postalara dayanamadım anacım. Meğer blogumu sessizce takip eden ne çok kişi varmış, çok etkilendim doğrusu. Yorumlarıyla blogda beni yalnız bırakmayan uzun vadeli dostlar -artık bana alıştıklarından ve çok geçmeden burada ya da başka bir yerde dönüşe geçeceğimi bildiklerinden olsa gerek- mail atma gereği duymamışlar, (avuntunun daniskası) neyse yazdım bunu bir kenara :))

Geldi gene, başınızın belası, karanlık gecelerinizin en korkunç kabusu, -gidecek mi kalacak mı?- diye içinizi kemirten, mide kramplarınızın olası nedeni, üf gitse de tıklamaktan kurtulsak diye içinizden geçirdiğiniz sanal bağımlılığınız geri geldi. ahhhhaahhaa...

Patagonya'nın çok sevgili valisi, Warrior kardeşim, mailinin başlığı yüzünden buradayım. Bendenizin kapatmalara karşı olan duyarlılığını bildiğiniz gibi, bunu en incelikli biçimde aleyhimde kullanmanız, dönüşümün en temel nedenlerinden biridir, bir de tabi konuşmadan pardon yazmadan duramayışım var ama o çok mühim değil :) Ve tema ile ilgili önerinizin sadece bir kısmını dinleyip, sizin link listenizden birinin temasını çaldım, üstelik. Fakat kusura kalmayınız , pek renkli bir tercih olmadı yine:)

Aman yaaaa, 3 günlük dünya...
Bi blog keyfimiz var şunun şurasında; bir de çay, kahve, kebap, mangal, çekirdek, ... uzadıkça uzuyor, kısa keselim. Özledim yaaa, iki gün yazmadım, gene de özledim.

Bundan önce kapadığım iki blogda hiç bööle olmamıştım, ama uragan'ı sevmişim ben, anladım. Mümkün olduğunca keyifli şeyler yazmaya çalışacağım ama arada hüzün kokan yazılar da olursa, siz de üzülmeyiverin oldu mu canım. :)





hadi hayırlı cumalar...






Read On 9 yorum

"Mesnevi Okumaları"

Cuma, Nisan 11, 2008


  • Usta, bir şaşıya "içeri gir, yürü, o şişeyi odadan getir" dedi.
  • -şaşı- "O iki şişeden hangisini sana getireyim, tam izah et" dedi.
  • Usta dedi: "o iki şişe değildir, yürü şaşılığı bırak ve fazla gören olma"
  • -şaşı- "Ey usta! beni kınama" dedi. Usta "o ikisinden birini kır" dedi.
  • Birini kırınca ikisi de gözüne görünmez oldu. Kişi sevgi ve öfkeden şaşı olur.
  • Şişe birdi ama gözüne iki göründü. O şişeyi kırınca diğeri de gözüne görünmez oldu.
  • Öfke ve aşırı istek, kişiyi şaşı yapar. Ruhu istikametten çevirir.
  • Garaz olunca hüner görünmez olur, gönülden göze doğru yüz perde oluşur.
  • Kadı gönlünde rüşvete karar verince, zalimi inleyen mazlumdan nasıl ayırır?

(s.46/beyit no 327-335 arası)

***

  • Yazı yazan eli görmeyen kişi, kalemin hareketini fiil sanır.

(s.48/beyit no 394)

***



  • Halife Leyla'ya dedi: "O sen misin? Mecnun senden dolayı mı perişan oldu ve kendini kaybetti?
  • Sen diğer güzellerden üstün değilsin!" -Leyla- dedi: "Sus! Zira sen Mecnun değilsin.

(s. 49/beyit no 408,409)

***


  • Allah birinin perdesini yırtmak isteyince, onu iyileri yermeye meylettirir.
  • Allah birinin ayıbını örtmek isterse, bu kişi ayıplıların ayıbı hakkında konuşmaz.
  • Allah bize yardım etmek isteyince isteğimizi ağlamaya yönlendirir.
  • Ey ona ağlayan güzel göz! Ey ona yanan mübarek gönül!
  • Her ağlayışın sonu sonuçta bir gülüştür. Sonu gören kişi mübarek bir kuldur.

(s.62/beyit no 816-821 arası)

***


  • Gam gördüğünde af dile. Gam, yaratıcının emriyle çalışır.
  • İsterse gamın kendisi mutluluk olur; bizzat bağ, özgürlüğün esası olur.

(s.62/beyit no 837,838)

***



  • Hür bir adam kuşluk vaktinde vardı, Süleyman'ın adliye sarayına koştu.
  • Kederden yüzü sarı ve her iki dudağı mordu. Sonra Süleyman, "Ey efendi! Ne oldu?" dedi
  • -Adam- "Azrail bana öfke ve kinle dolu şöyle bir bakış attı" dedi.
  • Süleyman, "Acele et! Şimdi ne istiyorsun, iste" dedi. -Adam- dedi: "Ey can sığınağı! Rüzgara emret.
  • Beni buradan Hindistan'a götürsün. Ola ki o tarafa giden kul, canını kurtarır."
  • İşte halk yoksulluktan kaçar, bundan dolayı hırs ve emele lokma olurlar.
  • Yoksulun korkusu, o korkunun örneğidir. Sen hırs ve çabayı Hindistan bil.
  • Süleyman, rüzgara emretti, onu Hindistan'ın uzak tarafına su üzerine götürdü.
  • Sonraki gün toplantı ve görüşme vakti, Süleyman Azrail'e dedi:
  • "O müslümana neden öfkeyle baktın da evinden avare oldu?"
  • -Azrail- dedi: "Ben öfkeyle ne zaman baktım? Hayretle yolda ona baktım.
  • Çünkü hak bana "Bugün haydi!, Onun canını sen Hindistan'da al" diye emretti.
  • Hayretle dedim. "Onun yüz kanadı olsa Hindistan'a gitmesi uzaktır."
  • Sen dünyanın bütün işini aynı şekilde karşılaştır, gözünü kapat ve bak.
  • Kimden kaçarız? Kendimizden mi? Ne olmayacak şey! Kimden kapıp alırız? Haktan mı? Ne vebal!

(s.67/beyit no 957-972 arası)

***



***

Read On 0 yorum

babazula

Perşembe, Nisan 10, 2008
Bugün pek yazasım yok, ama hazır internete girmişken, değişik bir şeyler dinleyeyim dedim, biraz babazula şarkılarında gezindim; farklı bir şeyler seçtim bugün için .
Hem elektro bağlama, hem ritim, hem uzun hava , bu da ortaya karışık bi şiy yani:)






Read On 2 yorum

Yap bi ortaya karışık, yanına da şalgamsuyu! (fener-chelsea maçı/görünmez çocuklar/gülümse!)

Çarşamba, Nisan 09, 2008
Efendim, dün malum maç vardı. Bendeniz 21:30 itibariyle mısırları patlatıp, çayımı da evdeki en büyük kupalardan birine doldurup oturdum tv'nin başına. Oturdum dediysem, ailecek izledik maçı, bir ara Elif de antrede kendi çapında maç yaptı ama o da izledi bizimle epey.
Büyük ekranı basket ve futbol maçlarını izlerken daha çok seviyorum.

Aysun kızacak ama başından beri , maçın 2-1 chelsea lehine bitmesini, iki 15 dakikalık uzatmadan sonra da penaltılara kalmasını umdum, volkan'ın performansını izlemek için. Ama tabi ki, yine fener galibiyeti olacaktı sonunda, öyle inanıyordum. Ama olmadı. İşin garip yanı ilk maçta zayıf performansla maçı alan fener'in bu defa iyi oynamasına rağmen kaybetmesi. Seyirlikti maç, heyecanlıydı, güzeldi. 79. dakikadan itibaren ayakta izledim, o dakikalardaki pozisyonlardan gol çıkmamasına hala inanamıyorum. Maçın yıldızı volkan'dı bence ve ikinci yarının başından beri oyundan çıkmasını dilediğim semih, maalesef forvet olmanın çok gerisindeydi. Gitti, caanım maç, neyse artık bi daha ki sefere...


***


Oldum olası futboldan hoşlanırım ben, daha çocukken bile keyifle izlerdim. Hatta hiç unutmam prekazi'nin bir golü vardı, orta sahadan kaleyi bulan müthiş bir gol, kime attığını hatırlamıyorum ama yabancı takımlardan birineydi işte, ben daha ilkokula gidiyordum o zamanlar. Ama 2004 dünya kupası benim futbol izleme maceramın dönüm noktasıdır, ondan sonra daha bir sadık izleyicisi oldum, yabancılarla oynan maçların.


***


Maçın dışında bu akşam, dün fragmanlarını gösterdiğim filmi izlemeyi planlıyorum, ama gece tekrarını. Bu akşam erken yatıp, gece uyanabilirsem izleyeceğim. Yoğunlaşarak izlenecek filmleri Elifle birlikte izlemek genelde pek iyi sonuç vermiyor.Elifle birlikte izlenecek filmler kesinlikle animasyon çizgi filmler, süper oluyor:)


***





Solar'ın blogunda gördüğüm gülümseten, bulaşıcı kısa filmi ben de eklemek istiyorum buraya,

ve ben de inanıyorum bu filmde anlatılana ama tersi de mümkün ve aynı oranda bulaşıcı, maalesef.










***










***




İnsanı insan yapan şeydir, karşılıksız vermek.
ve belki de en kolayıdır, bir gülümsemeyi esirgememek.
yeter ki "veren olmak" isteyelim.

***

" Gülümsemek sadakadır" diyor ya efendimiz,
çok doğru hatta en kolay ve en güzel sadakadır.




***

Gülümseyen ve bunu bulaştıranlardan olmak dileğiyle...




Read On 3 yorum

uragan'ın kehaneti/heyt be başlığa bak amma fiyakalı oldu!

Salı, Nisan 08, 2008
Ceren'i ayağıma aldım, cemreyi ceren'in yastığına poposu gelecek şekilde yatırdım. Ceren'i salladım, Cemre uyudu, ben okudum, kikirik bu arada muz yiyip çizgi film seyretti. Sonra kalktım, koca bebeğimi aldım, yatağıma oturdum, onu da salladım ve ben okudum. Yarım saat kestireyim, dedim; bir kapı gıcırtısı, cemre uyandı. Aldım, yatırdım ayağıma yeniden salladım, bu sefer okuyamadım, ama o yine de uyudu:)
hayat böyle geçeeeer, gider.


***


Önce Tuba (mucizenin annesi), sonra onun arkadaşı, bakalım daha kimler var sırada, mucizelerine kavuşacak?
Hissediyorum ben ama, daha başka bebeler var sırada, gelecekler, akın akın...
bekleyin!
:)


***
Read On 10 yorum

All The Invisible Children / Görünmez Çocuklar

Salı, Nisan 08, 2008
7 ayrı yönetmen, 7 ayrı hikayeyle "görünmeyen çocuklar"ı anlattı.




Yönetmenler: Mehdi Charef, Emir Kusturica, Spike Lee, Katia Lund, Ridley - Jordan Scott, Stefano Veneruso, John Woo


***




Filmin kısa bölümlerinin yönetmenleri, katkıları karşılığında herhangi bir ücret almadı. Her bir bölüm, Brezilya, İtalya, İngiltere, Sırbistan, Burkina Faso, Çin ve ABD’de yoksulluk, açlık ve şiddet gibi sıkıntılarla yaşamak zorunda kalan bir çocuğun portresini çiziyor. Bu film, istismar ve savaşlarla hakları gasp edilen milyonlarca çocuğa adanmıştır.(http://etkinlik.istanbul.gov.tr/Default.aspx?pid=7474&eid=4243)


***



09. nisan.08/çarşamba/21:30

tv8

filmin tekrarı/03:15



***





***


Read On 0 yorum

Hele düşün de bi Adem'den beri, neler gelmiş geçmiş say deli gönül!

Pazar, Nisan 06, 2008
Dün, evdeki dağınıklık, gerekli gereksiz eşyalar ve onları koyacak yer bulamama yüzünden gereksiz bir öfke patlaması yaşadım. Bağırdım, çağırdım, ağladım sonra ev ahalisinden özür diledim ve saatlerce kıpırdamadan yattım. Elif'e ve evin beyine yemek hazırlamak dışında yerimden kalkmadım. O kadar uzun süre kıpırtısız ve konuşmadan nasıl kalabildiğime şaşırdım, ama içimden tek kelime etmek gelmedi. Buna daha çok şaşırdım. Üstelik akşam çayımı bile içmedim, tarih yazmamıştı daha önce böyle bir vakayı. :)

***

Kıpırtısız ve gözlerimi tek bir noktaya dikmiş yatarken, etrafımdakileri ne kadar sıkboğaz ettiğimi düşündüm. Kendi yapmadığım şeyleri onlardan beklemekle haksızlık ettiğimi, yerli yersiz müdahalelerde bulunduğumu...
Değiştirebileceklerimi değiştirecek gücü, değiştiremeyeceklerimi kabul etme gücünü bulamadığımı farkettim içimde. Biriken öfkelerimi sessizce su yüzüne çıkardım ama yüzleşemedim. Garip bir haldi. Ve uyuyanadeğin sürdü. Sürekli konuşan uragan, öğleden sonradan yattığı saate kadar 3-5 kelime etti ya da etmedi, o da acil sorulara cevap vermek içindi.

***

Ve bu sabah namaza kalktıktan sonra, Mesnevi okumaya devam ettim. Saat sekiz buçuk gibi, kulağıma müzik veren bir alet takıp, çıktım. Yağmur yağıyordu, ekmek aldım ve bir kaç sokak yürüdüm. Pazar sabahı yollar bomboştu, yağmurun ve kuşların sesi vardı sadece. Eve döndüğümde kahvaltı hazırlamaya giriştim. Pıt pıt bir ses geliyor, nereden geliyor diye araştırırken, bir kaç gün önce mutfak tavanında oluşan sararmalar geldi aklıma ve başımı yukarı kaldırmamla kahkahayı basmam bir oldu. Tavanda avucum kadar bir bölgeden halıya, 3 lü gruplar halinde yağmur damlıyordu:))

***

Gidip banyodan küçük bir leğen alıp koydum damlayan yerin altına, kahvaltıyı da salondaki sehpaya hazırladım. Elifcik, niye mutfağa hazırlamadığımı sorunca, yağmur altında kahvaltı ederse üşüteceğini söyledim:)

***

Geçen yıldan beri çatımızda ciddi sorunlar var, yönetim iş çatıya gelince pek de duyarlı davranmıyor ve bu durum beni çileden çıkarıyordu. Nasıl oldu da bu durumu görünce gülebildim bilmiyorum, işin garibi hala gülebiliyorum. Biraz önce çay almaya gittim mutfağa, akıntı durmuştu. Balkondan baktım yağmurda durmuş. Demek ki, nedir?; bundan kelli yağmurun yağdığını ve ya durduğunu anlamak için mutfak tavanına bakmak yetecek:)

***

Mevla; kimilerini açlıkla, yoklukla, hastalıkla, servetle, ünle ve başka başka pek çok şeyle imtihan ediyor. Beni de benimle imtihan ediyor, kendime dayanma gücümü sınıyor sanırım.


***






***
Read On 6 yorum

"Mesnevi Okumaları" & "Bab-ı esrar"

Cuma, Nisan 04, 2008
  • Ey oğul! Bağı çöz, özgür ol. Ne zamana kadar gümüşe, altına bağlı kalacaksın.
  • Denizi bir testiye döksen, ne kadar alır? Bir günlük kısmet.
  • İhtiraslıların göz testisi dolmaz. Sedef, kanaatkar olmadıkça inciyle dolmaz.
  • Bir aşkla elbisesi yırtılmayan kişi, hırs ve ayıptan bütünüyle temizlenmez.

(s.37/beyit no 19-22 arası )



***

  • Benim canım kolaydır, canımın canı odur. Dertli ve acizim, dermanım odur.
  • Canıma derman olan kişi hazinemi, inci ve mercanımı kazanacak.
  • Hepsi ona dedi ki: .... Elimizde her elem için bir merhem vardır.
  • Kibirlerinden "Allah dilerse" demediler. Allah da beşerin acizliğini gösterdi.
  • İstisna bırakmamaları gönüllerindeki katılıktındandır, yokksa amacım görünüşteki inşallah demek değildir.

(s.38/beyit no: 44-50 arası/padişahın hasta cariyeye aşık olması ve onun sağlığı için çare araması)




***

  • Ruhtaki hayal, yok gibidir. Sen dünyayı, hayal üzere hareket eder gör.
  • Barışları ve savaşları bir hayal üzerindedir. Övünçleri ve arları bir hayaldendir.

(s.39/beyit no:70-71)



***


  • Huzursuzluklar ve kederden her ne ile karşılaşsan, korkusuzluk ve küstahlıktandır.
  • Dostun yolunda korkusuzluk gösteren kişi, erlerin yol kesicisidir ve namerttir.
  • Bu felek, edepyen nurla dolmuştur. Melek edeple masum ve pak oldu.
  • Güneşin tutulması, küstahlıktandı. Azazil/şeytan, cüretinden dolayı kapı dışarı oldu.

(s.39/beyit no:89-93 arası)



***


  • Aşıklık, gönül ağlayışından anlaşılır. Gönül hastalığı gibi hastalık yoktur.
  • Aşıklık hastalığı hastalıklardan ayrıdır. Aşk Allah'ın sırlarının usturlabıdır.
  • Aşıklık ister bu taraftan ister o taraftan olsun, sonuçta bizi o tarafa yöneltir.
  • Aşk için ne anlatıp açıklasam, aşka -sıra- gelince bunlardan mahcup olurum.
  • Dilin anlatışı aydınlatıcı olsa da dilsiz/anlatılmayan aşk daha açıktır.
  • Kalem yazı yazmakta koşarken, aşka gelince kırılır.
  • Akıl, aşkı açıklamada eşek gibi çamura batar. Aşk ve aşıklığın açıklamasını yine aşk söyler.
  • Güneşin delili güneştir. Sana delil lazımsa ondan yüz çevirme.

(s.40/beyit no:109-117 arası)

***


***

Read On 4 yorum

Duyuru! (attancion please)

Perşembe, Nisan 03, 2008
Hac başvurularının sonuçları bugün açıklanıyormuş, ilgilenenlere duyurulur.
Ahanda adres, http://hac.diyanet.gov.tr/sonuc.aspx saat 18'den sonra tc. kimlik no ile öğrenilebilir.
Ben 17:30 itibariyle açıp bekleyeceğim, sonra sayfa kitlenince sonuç monuç hakgetire.
Hem annem, hem kayınvalidem başvurdu bu sene, bakalım inşaallah nasip olur.
Read On 4 yorum

yaşa fenerbahçe!

Perşembe, Nisan 03, 2008
Dün akşam maçın devre arasında geldik eve.
chelsea-fener maçını izlemek dururken, yazamadım bloga tabi. David'in kendi kalesine attığı ilk golden sonra yola çıktık ağır ağır, devre arasında da evimize ulaştık. Elif'i yatırıp, kendime bi kahve yapıp oturdum büyük ekranın karşısına. Ümitsizdim, golü bırak ihtimalini bile ummuyordum ki; önce 63. dk. Kazım'ın golüyle oturduğum yerden hopladım, ardından David'in 80. dakikada attığı inanılmaz gole şaştım kaldım:))

(http://www.youtube.com/v/O7je1Nn9B6c&hl=en)


Dünya kupasında Hakan Şükür'ün pasıyla İlhan Mansız'ın attığı gol kadar güzeldi yani. :)

(http://www.youtube.com/watch?v=S-vvzDuz2pg)









***
Umarım İngiltere'de oynanacak maçta da sevindirir Fener.
Read On 1 yorum

İletişim

uragan3@gmail.com

Blog Arşivi

Translate