uragan/günlük
bİr nevİ "anı deposu"

aradığınız blog geçici olarak servis dışıdır, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz!!!

Perşembe, Haziran 26, 2008
Dünkü maçtan hiç bahsetmeyeyim, söylemeye bile gerek yok üzüldüm tabi.

Ama millilerin hepsine tek tek teşekkür ediyorum, "canını dişine takmak" ne demek gösterdiler bize.

Darısı Dünya Kupasına!

*

Tadım tuzum yok, yazasım yok, hatta blogu kökten silesim geldi gene, "en azından açtığım bi blog seneyi devriye etsin" deyip, vazgeçtim.

*

bitti.



Tüm dostlara not: iyiyim, sorun yok,
Maillere de cevap vermezsem meraklanmayın, netten uzak kalmayı planlıyorum bi süre.
Read On 4 yorum

Tv'ye ayrılmış bir gün, bugün.

Çarşamba, Haziran 25, 2008
Malum bugün maç var, sadece maç olsa iyi aynı zamanda Lost var, bitmedi Yaprak Dökümü final var. Allah'tan Avrupa Yakası yerlere yatıran bir bölümle finali yaptı da, bir de onu araya eklemek gerekmeyecek.

Ben iyi bir tv izleyicisi sayılmam aslında, düzenli izlediğim program ya da dizi sınırlıdır, ama şimdi böyle bu. Bundan 3 yıl kadar önce, hani şu Aliye dizisinin döndüğü zamanlarda, tam bir dizi koliktim. O vakıtlar Elif sekiz buçuk dedin mi uyur, zabbaha kadar da uyanmazdı. Çemberimde Gül Oya, Aliye, Yabancı Damat, Avrupa Yakası, Kurtlar Vadisi, Veronica Mars, Bizim evin halleri ve izi kalmamış başka diziler. Her güne bir bazen iki dizi sığdırır, izler dururdum. Bu sürecin tek iyi yanı (alt yazılı diziler hariç) izlerken ya bir şeyler örer ya da ütü yapardım (şimdi dizileri bırakalı ütüler dağ oluyor)

Bir gün kafama dank etti, huleeyn ne yapıyom ben?, didim. İzle izle nereye kadar, biter mi bunlar? bitmez, didim.
Ve vazgeçemiyeceğim iki diziyi seçip, diğerlerini eledim. Sezon başlarında da yeni dizileri izlemeye başlamadım. Ohh ne iyi yaptım, hayatım kurtuldu.

Yayınlandığı günden beri hiç kaçırmadan seyrettiğim iki dizi var sadece, biri Avrupa Yakası, biri Kurtlar Vadisi. Hatta hiç unutmam, Elif'in doğduğu gün Çarşambaydı, Avrupa yakası tekrardı, izlememiştim ama ertesi gün Kurtlar Vadisini hastanede, odamda seyretmiştim. :))

Sonra geçtiğimiz yıl, sırf müziği ve jeneriğindeki muhteşem istanbul görüntüleri yüzünden binbirgece denen tuhaf şeye başladım, 3-4 bölüm izledim, sarmadı. Yine geçtiğimiz senenin sezon sonuna doğru yaprak dökümü'ne takıldım. Ama Avrupa Yakasıyla çakıştığı için reklam aralarında ne gördüysem o. Gerçi bizim dizilerde zaten özetleri izlesen bile çözersin hadiseyi, kolaysa Lost'u çöz özetten, özeti bırak kendisinden bile çözemiyoz ya, o da ayrı bir mevzuu:))

Velhasıl-ı kelam; bugün için tv programımı yaptım. Lost akşama bırakılmadan kikircik tam da uyurkene gündüz yayınında izlenecek, 20 itibariyle yaprak dökümüne göz atılacak, 21:30 sularında zerzavat hazır edilip, 21: 40'da atv'nin başına çökülecek. Ne şiş yanacak ne kebap.

Bu akşamdan sonra da son üç yıldır yürünen yol aynen takip edilecek, başka da diziye neyim başlanmayıp, iyi filmler ve belgeseller dizilere kurban verilmeyecek.

Ya aslında Çağan Irmak'ın yeni dizisine baktım sabah kayfaltıda, Yol Arkadaşım, fena durmuyo, üstelik onun işlerini genelde beğenirim ama, bilmiyorum henüz takip edip etmeyeceğime karar veremedim.

Bu yazıdan çıkarılan sonuç, az izliyorum diyen bile 2-3 dizi izliyorsa (bkz:uragan), izliyorum diyen kaç dizi izliyor acaba? Şükür ki gündüz tv seyretme alışkanlığım yok, (sanırım bu yüzden buradaki komşu kadınlarla konuşacak bir şey bulamıyorum)

Yeter kardeşim, yaprak dökümü bitsin, Avrupa yakasına ve Kurtlar vadisine kıyamıyorum ama, onlar da iki haftada bir yayınlansın mesela.

ne boş bir konu üzerine ne boş bir yazı oldu bu yaaa, neyse efenim maç moduna geçelim, şu saat itibariyle tezahürata başlayalım.
Bu ma-çı a-lı-caz, baş-ka yo-lu yok!!!, diyeee büyük konuşursan uragan ....
(hatırla, büyük konuşma, unutma...)


MİLLİ TAKIM
Read On 2 yorum

Ne clark kent'im ne süpermenim / organize işler bunlar

Salı, Haziran 24, 2008
yetişemiyorum,organize olamıyorum!
hasta olma hakkımı kullanmak istiyorum!
banane yaaa!



NİL KARAİBRAHİMGİL - Organize İşler hasankefeli
Read On 2 yorum

çok yaşa merserize! / anne benim koşmam gerek!

Pazar, Haziran 22, 2008


Kikirciğimin hırkasının son rötuşlarını da yaptım, bitti. Kollarındaki modeli çok sevdim, hem kolay hem de örmesi çok keyifli. Bu ipi biraz daha ucuza bulabilirsem, kendime de upuzun, bosbol pantolon üstü salaş bi hırka örmek isterim çünkü ip harika, yüzde yüz pamuklu hiç naylon karışımı yok ve çok sağlam. Tek sorunu 3,5 numaradan daha kalın şişi kaldırmayacak oluşu. 


Ben bu hırkada 3 numara kullandım güzel durdu ama büyük ölçülerde bir şeyler örmek çok zaman alır eminim. Eeeeee ben de tembelim, sadece istek olarak kalacak sanırım benim salaş hırka:))


Modelin yakın fotosunu koydum, uygulamak isteyen ama fotodan çıkaramayan olursa, mailimi biliyonuz bacilar, hani sayfanın sağ üst köşesinde ...
***

Bu ara Nil Dünyası'na taktım, elif uyurken ne vakit bi iş yapıyor olsam, takıyorum kulaklıkları ve nil dinliyorum. 

Sonra şimdi ekleyeceğim şarkıyı dinlerken düştüğüm çelişkiye gülüyorum. Bir yandan "anne benim koşmam gerek, istemiyorum pilav yapmaaaak" diye türkü çığırırken, bir yandan yemek pişirmek, süpürge yapmak ve ya örgü örmek, çok traji-komik oluyor sahiden.


Marşa biraz ara, ama sadece ara :)


Read On 3 yorum

Milli Takım Yarı Finalde

Cumartesi, Haziran 21, 2008
  • Teşekkürler milli takım, teşekkürler... Nasıl seyirlik nasıl gerilimli ama en önemlisi nasıl gayretli bir maçtı. Baştan sona amaaan be, demeden izletti kendini.
  • Çok saygıdeğer :S hakem efendinin arka arkaya verdiği sarı kartların olduğu bölümler hariç tabi, adam neredeyse ekrandan bakıp bize de sarı kart çıkaracaktı, öyle hissettim yani.
  • Hiç inanmazdım böyle şeylere ama, dün olanlardan sonra uğur diye bir şey var mı acaba? diye düşünmeye başladım:)) Maç sürerken 4 defa kalktım yerimden. 3'ünde çayımı tazelemek için, birinde de elifle ilgilenmek için.
  • Ve ne oldu biliyor musunuz? İlk kalktığımda az kalsın golü yiyorduk, hani üst direkten dönen ve sonra kafayla da denendiği halde atamadıkları gol. Maçın başından ikinci ve üçüncü kalkışlarımda, kesin gol görünen iki pozisyonda biri yukardan biri yandan auta çıktı top. ooooh.
  • Ama ne olduysa 117. dakikadan itibaren oldu, Elif aniden ağlamaya başladı. Gittim, su verdim, sakinleştirmeye çalıştım, bu arada kulağım salonda, itiraf ediyorum. Birden bi "tüh" nidasına eşlik eden el şaklatma sesi. Aha dedim, yedik golü.
  • Salona gittim, eşimin surat düşmüş çıktı salondan, kikirciğin yanına gitti. Ben bu arada golün tekrar görüntülerine baktım ve ne olduğunu anlamadan Semih fırladı ve golü attı, resmen zıpladım havaya, goooooooooool. O top, o iki adamın arasından kaleyi nasıl buldu, o kaleci nasıl oldu da durdu kaldı, anlamadım. nasıl bir inanmışlıktır ki son saniyelerde bile vazgeçmedi bu çocuklar.
  • Ben de hırvatların attığı gole ve elendiğimize bir türlü inanamıştım, tv'nin önünde şaşkın şaşkın yediğimiz golü izliyordum ki , o müthiş gol geldi:) Sanırım herkes galibiyete gerçekten inanmıştı çok. Ben tv'nin başına otururken, kaybetmeye hazır oturmuştum aslında ama takımın sergilediği oyun inandırdı beni, belki de oyun da değilde; sürekli koşmaları maça asılmaları ve sonunda da oldu işte, Türkiye yarı final oynayacak!!!

Fotoğrafların daha fazlası için; http://fanatik.ekolay.net/Galeri/GalleryDetail.aspx?Gallery=3539



MİLLİ TAKIM

Read On 4 yorum

başlıksız gönderi:))

Cuma, Haziran 20, 2008
  • Oturup yazsam yazacak şey çok da, içimden gelmiyor pek. Bi rehavet var ki üstümde, sormayın gitsin. Bir de bilgisayarsız ve internetsiz hayatın özgürlüğünü tattım dün, hoşuma gitti.
  • Cillop gibi bi makine var evde ama sürekli hata verip yavaşlatıyordu bizi. Eşim de bi format atayım makineye dedi, Çarşamba akşamı bir kısmını halletti, programların büyük bölümünün yüklemesini de dün akşama bıraktı. Öyle olunca ben de dün hiç ellemedim makineye.
  • Aaaaa bi baktım, netsiz hayat süppermiş:))
  • Şimdi her şey normale döndü ya, vazife gibi geçtim oturdum başına, okunacak haberler, gezilecek siteler, bakılacak bloggerlar var ne de olsa.
  • Bir de eşim firefox kurmuş sağolsun, takıldım ona. Nesi var nesi yok bi kurcaladım, güzel eklentileri varmış. Bi süre çift giriş devam etcem, explorera alıştım ya, henüz varsayılan tarayıcı olarak ayarlamadım firefox'u yedekte kullanıyorum ama hele bi detaylarını keşfedeyim, geçerim herhalde arayüzü pek bi güzel görünüyor çünkü.
  • Bu akşam ki maçı heyecanlan bekliyorum ayrıca, umarım hayal kırıklığı olmaz!!!
  • Hadi bakem oooooooo'lamaya devam :))

Read On 3 yorum

ah be biyo gözlerim yaşardı / eski günlerden kötü bi anı / milli takım marşı

Salı, Haziran 17, 2008


Biyocan üşenmemiş, benim için fotoşopunan 100. yorumcu şeysi hazırlamış. Bir de demiş ki; "kanaatkar urom; bir lokma bir hırka urom"...
Ah be biyo, nerdeee. Ama gayretim o yönde, keşke :)
Benim için özel bir şey yaptığını görünce, hem şaşırdım hem çok duygulandım ama duygulandım diye içinde gömlek ağzı-sümük filan geçen cümleler kurmıycam. Bak, "100. kim olsa aynı şeyi yapacaktım" deyip de canımı sıkma benim e mi? , yoksa saatte saat diye tuttururum. :))
Bir dönem teşrik-i mesai yaptığımız arkadaşlardan birinin adı, yeni el değiştiren bi kanalın Ankara haber müdürlüğü için geçiyormuş, çok sevindim. Son derece kafalı, vizyon sahibi ve haberden çok iyi anlayan biri olduğu için, bizim iş yerinde korkulmuştu biraz ondan. Olur da Ankara haberin başına geçer, koltuklar sallanır, birileri yerinden olur diye; çok zor bi zamanda -eşi de işinden ayrılmışken- son verilmişti işine. Sonrasında biraz sıkıntılı bir dönem geçirdiyse de önde gelen haber kanallarından birine geçmişti. Ama belliydi, iyi bir konuma geleceği. İnşaallah dilediği gibi olur her şey ve hakettiği yeri bulur.
  • Şimdi böyle eskileri anınca aklıma başka bir şey geldi. Zamanında bizim kanala hırslı mı hırslı, deneyimi az bi muhabir gelmişti. O zamanlar patronun Ankara Temsilcisinin bi çekirdek program ekibi vardı, benim de en çömezleri olarak bulunduğum sıkı bir ekip. Bu yeni arkadaşın gözü haber merkezi yerine bu ekipteydi. En çömez en saf ta benim ya, geldi gitti. ... abiyle bi görüşsen, beni de ekibe alsa filan diye. Ben de niyetin varsa yap bi kaç dosya haber, izlet ... abiye, git kendin konuş, dedimdi.
  • Aradan çook zaman geçti, bu arkadaş ekibe dahil olamadı, haberde kaldı. Benim programla birlikte arşivle de ilgilendiğim bir dönem, bi görüntü meselesi yüzünden iyi bi papaz olduk kendisiyle. 5 sene boyunca tek vukuatım onun yüzünden olmuştur. Bir doksan boyundaki adamın üzerine yürüdüm bir buçuk metre boyumla, o kadar çileden çıkarttı beni yani.
  • Sonra olayın üzerinden 2 dakka geçmeden gitmiş, beni o dönemki temsilciye şikayet etmiş, ardından ... abi beni aradı "bi çay içelim, bi konu var hem de konuşalım" diye. Ben ne bileyim kazık kadar adamın gidip çocuk gibi şikayet edeceğini, programa çağıracağımız konuk için görüşücez sanıyorum.
  • Gittim, oturdum. Adam başladı,

  • "... böyle böyle diyo, hayırdır sen yapmazdın böyle şeyler ne oldu, çok mu damarına bastı?" dedi.
  • "Abi konuşmaya bile değmeyecek şey, gelip bi de şikayet mi etti, valla benden savunma istiyorsan yapacak savunmam yok, yanlış bir şey yapmadım, istersen beni azad et" dedim.
  • "Olur mu hiç, bir de sen anlat şu olayın iç yüzünü" dedi. Ama ben yine de suskunluğumu korudum, konuşsam onunla aynı şeyi yapmış olacaktım çünkü. Sonra bu arkadaş eşinin işi nedeniyle kanalın İstanbul ayağına geçti. Ankaralı habercilerin ağzından hiç düşmeyen "Ankara'nın en kötüsü İstanbul'un en iyisinden iyidir" mantığını haklı çıkarırcasına şimdi öööle bi yere geldi ki, söylesem "anaaaa, ondan mı bahsediyon, hadi bea" diyeceğiniz için isim ve titr vermiyorum.
  • Hey gidi hey, hayatımda gördüğüm en hırslı adamlardan biriydi, hani kendi çıkarı için yapmayacağı şey yoktu, desem ileri gitmiş olur muyum ki? Hadi belki bir-iki şey yapmazdı ama adam harcamaktan asla çekinmezdi. Bu şahsiyet şimdilerde yıldızını iyicene parlatmakla meşgul, ne deyim Allah bildiği gibi yapsın.
  • Nerden çıktı şimdi bu mevzu ya, işte ööle. F.A ile ilgili haberi görünce, birden aklıma bi de bu geldi. Ne olmuş geldiyse geldi aaaaaaaa.
Neyse bunları boşverelim şimdi, bugün ne dinliyoruz biliyonuz mu?
  • ooooooooooo oooooooo ooooooooooo, yer gök inlesin, bu sesi dinlesin diyorum milli takımın 2008 marşını ekliyorum, Hırvatistan maçına kadar da değiştirmiyorum, haberiniz ola. Milli duyguları son derece zayıf biri olarak bu marşın beni bu kadar etkilemesine de şaşırdım ama neyse..




milli takıma şimdiden başarılar, bu defa maçı başından izleyeceğim, sonra ben oturana kadar millet kalp krizinden gidiyor:))


ukelayım, biliyorum ama en azından her zaman değil:)


Read On 4 yorum

yeşilbaşlı gövel ördek / olmasa da pul pul paytak ve saz arkadaşları:))

Pazartesi, Haziran 16, 2008
Yaa nerden başlasam acaba, yine maddeleme sistemine sığınmak en iyisi sanırım. Çünkü hızla yazıp, çıkmam lazım. Evdeki nüfus arttı zira, ilgilenmem gerekenlerin sayısı sürekli artıyor, nereye böylee, nereye böyleee diyorum, başlıyorum.


  • Perşembe sabahı, kayınvalidemlere gittik efenim ve dün gece döndük. O kadar ısrar ettim gelmedi, aslında istiyordu ama kayınpeder burada sıkılıyor. Emekli adam tanımadığı muhit, kimse de yok ne yapsın? Eee öyle olunca da biz soluğu keçiören'de aldık. Kadıncağızın bakımlık bi durumu yok fazla ama yemek filan yapamıyor. İyi oldu; gittik, ilgilendik, doyurduk, yalnız bırakmadık. En azından sıkılmadı, benim olduğum yerde sıkılacak adamın alnını karışlarım ayrıca:))

  • Bugün bandajı da açılıyor, epey ilerleme katetti, karşısına geçip ellerini iki yana açıp, hoplayıp zıplayınca görüyor, ameliyatlı gözü. Allah'tan diğerinde sorun yok. bu şeker ne fena bi hastalık, resmen organları yiyor yaaa.


  • Dün akşam maçın ilk yarısında ancak toplanıp çıkabildik yola. Eve gelince kirlileri makineye at, geri kalanı yerleştir filan, maçın 65. dakikasına kadar oturamadım tv'nin başına. Durum 2-0'dı. Evin beyinden genel bi yorum alıp (ikinci yarı çok güzel başladılar ama yeniğiz, gol de yok) kahvemi höpürdetmeye başladım. "Benim izlemediğim maçı alabilir mi milli takım, sen şimdi gör golleri, penaltılara bile kalmaz bu maç" diye kasıla kasıla oturdum. Amaaaan bilmişim de söylemişim gibi, arka arkaya pozisyonlar, Arda'nın golü, Nihat'ın o an orada olmanın avantajını süper kullandığı 2. gol ve yine Nihat'ın altın vuruşu derken, heyecan zirve yaptı. Ne vakit uzatmalar oynanmaya başladı, dev Volkanın formasını bıcır Tuncay giydi, ben yere çöktüm kaldım. Bu çocuk kaç tane yer acaba, gol gelirse bittik, penaltılardan sonra milli takımın madara olduğu andır; diye konuşurkene maç bitti ooooh:))

  • Doğru dürüst tezahürat bile yapamadık, hatun illa salonda sizin yanınızda uyuycam diye ısrar etti, ilk iki golde hoplayıp zıplayınca, sarı kart geldi kikirikten:)) Biraz daha sessiz sevinecekmişiz, uyumaya çalışıyormuş:))

  • Gelelim esas bombaya. Artık evde 6 can olduk. 3 Kişilik mini çekirdek ailemize minik faremiz eklenmişti ilk. Şimdi bir de; eteğimizden ayrılmayan dünya tatlısı Pulpul Paytak ve yakışıklı karizmatik horoz adayı Çings Çings katıldı. İsimler tamamen kikirciğin seçimi, ama ben ikisini de çok beğendim. Aha işte bizim yeni bebeler:)))


  • Efenim Pulpul Paytak, kuyruğu kurtarmış bi ördek yavrusu, acayip evcimen, kedi gibi. İki günde kokumuza, kucağımıza alıştı, bebek gibi al kucağına sev yani o kadar:)) Ben avucuma alıp, başını okşarken bir yandan da ninni söylüyorum, maksimum 2 dakka, bilemedin 3; en derininden uykulara dalıveriyor şebek şey:)

  • Dediğim gibi Çings çings biraz daha soğuk. Karizmatik olmak kolay mı? Accık geride durdu ilk gün, ama şimdi o da takılıyor peşimize. Antredeki halıları topladık, ara ara sepetten çıkarıp, tura çıkıyoruz hep beraber. Ben ve Elif önde, Pulpul arkada, Çings Çings en arkada; alttaki komşunun kapıyı çalması yakındır:))

  • Bugünkü türkümüz yeşil başlı gövel ördek, bizimki sarı emme, olsun:)) Pulpulum, yavruşum, datlım gıymatlım, bundan sonra ninnin belli oldu paytağım:))

  • Tüm yorum yazan arkadaşları selamlıyorum, yenilere hoşgeldiniz diyorum ve Serap; bence de geç buldun burayı amma umarım çabuk kaybetmezsin can arkadaşım benim:)) Tek tek cevaplayacağım en tiz vakıtta:)

Yesil Basli Güvel Ordek - Gülsen Kutlu

DSC08155

DSC08208.JPG

DSC08212


Bu meraklı oburumun başı kel mi? değil, onun da bi fotosunu koyalım;

korkan, iğrenen bakmayıversin hııı olma mı? :))

merakli fare

Read On 12 yorum

Selvi Boylum, Al Yazmalım / Cengiz Aytmatov

Çarşamba, Haziran 11, 2008
Herkesin gönlünde bir yeri vardır, Selvi Boylum Al Yazmalım'ın. Ben sulu sepken izlerim hep, rastladığımda hiç kaçırmam. Ve bu sabah bir yandan kahvaltı hazırlayıp, bir yandan da sabah haberlerini dinlerken öğrendim, Cengiz Aytmatov'un hayatını kaybettiğini. Kitabın senaryolaşmış hali onunkine ne kadar sadıktır bilmiyorum ama, Aytmatov "Selvi boylum Al yazmalım" ın yazarı.



Yıllarını edebiyata vermiş ünlü kırgız yazara Allah'tan rahmet diliyorum ve onun anısına bugün filmin müziğini ekliyorum bloga.






Selvi Boylum Al Yazmalim -

Read On 6 yorum

Bol kalorili yemekler serisine devam/Küçücük gemi, sulara attın şimdi kendini..

Salı, Haziran 10, 2008


Yapmayı da yemeyi de en sevdiğim yemeklerden biri bu. Bi adı yok hemen şöyle afili bi isim bulalım bakalım. ıııım; kiremitte soslu-sebzeli köfte, idare eder daha afili bi isim arayacak halim yok valla, yazdığıma şükür.
Dün pişirdim yine, biz zaten seviyoruz da Elif' de bayıla bayıla yediği için sık sık yapıyorum bu bol kalorili yemeği. Ben iyi ki yürüyorum yaa, yoksa var ya bu kiloyu sabit tutmak imkansız olurdu.:))



Nası yapıyorum, yazayım, aslında fotoğraftan çıkarılabilir tarif ama;
  • Her zaman yaptığınız köfteden yapın bi kere, ana malzeme bu.
  • Ben köfte harcı için; bol kimyon, kekik, güveotu, bol sarımsak, tuz, karabiber, pulbiber, 1 yumurta, 1 rende soğan ve ekmek içi kullanıyorum. Varsa, yenibahar'da ekleyebilirsiniz. Kıymam yağsız ise bir yemek kaşığı kadar da sızma zeytinyağı ekliyorum.
  • Köfteleri şekillendirmeye başlarken , toprak kabın altını yakıyorum, epey sürüyor ısınması çünkü. 1-2 yemek kaşığı kadar zeytinyağında kızartmaya başlıyorum köfteleri. Onlar kızarırken sebzeleri hazırlıyorum. 2 orta boy soğan, 2 domates, 4-5 biber ve yine sarımsak 4- 5 diş.
  • Köftelerin bir yüzü kızarınca sebzeleri ekliyorum, sos girmeden onlar da hafif sotelenmiş oluyor. Soğan ve domatesleri dörde bölüyorum sadece, biberleri de iri parçalara ayırıyorum, sarımsakları ince ince doğruyorum. Görüntüsü hoşuma gidecek şekilde diziyorum sebzeleri köftelerin yanına. Doğranmış sarımsakları domateslerin üzerine pay ediyorum, biraz da kekikle beraber.
  • Ondan sonrası bi on dakika kısık ateşte, hem sebzeler yavaştan pişiyor hem de köftelerin diğer yüzleri kızarıyor. 1 tatlı kaşığı salçayı bir çay bardağı suyla açıyorum, biraz da tuz ekliyorum ve ocaktaki yemeğin üzerine gezdiriyorum, orta ateşte bi 10-15 dakika pişiyor. Pek sulu bi yemek değil bu ama sulu isterseniz su miktarını kafanıza göre artırın.
  • Bu arada da miktarını açlık durumumuza göre belirlediğim taze patatesleri soyup kızartıyorum başka bi tarafta. Yemeği ocaktan indirmeden, kızarttığım patatesleri de ekliyorum. Ooooh, mis.
Bir kere toprak kapta pişen yemeklerin bambaşka bir lezzeti oluyor, fakat dikkat edilecek bir nokta var. Sofradan kalkar kalkmaz kalan yemeği başka kaba almak gerek, yoksa kokusu ağırlaşıyor. Yemeği pişirmek için ideal, serviste de bence güzel duruyor ama saklamak için uygun değil.
***
Tariften sonra, gelelim bugüne. Perişanım, atom karıncanın gazabına uğradım. Dünden beri oflaya poflaya yürüyorum evde, bütün kaslarım tutulmuş. Yine büyük temizliğe kalkmamak için bir bahanem var bu yönden bakılınca şikayetçi değilim. :))
Bugün kayınvalidem gözünden ikinci defa ameliyat oldu ve şu an hastanede. İyiymiş, iki gündür telefon trafiğimiz durmadı hiç. Hastane çıkışı gelip ben de kalmasını rica etmiştim bi hafta on gün neyse, sanırım yarın akşama çıkmış olur.
Yazamazsam merak buyurmayın diye düştüm bu notu, ne kadar düşünceli bi blogger'ım ben yaaa. Boşuna tıklama zahmetinden kurtarıyorum sizi bak.
Tüm bunların dışında, eşimle geride bıraktığımız koca bi yedi yıl doldu bugün. Acısıyla-tatlısıyla, varlığıyla-yokluğuyla geçmiş koca bi yedi sene. İnanması çok zor geliyor, yılların bu kadar hızlı geçtiğine. Tüm bu doğum günleri, yıldönümleri filan, yaşlandığımı anımsatıyor sanki bana, pek sevmiyorum o yüzden üstünde durmayı, :))

Bugünün şarkısı : Küçücük Gemi - Ezgi'nin Günlüğün'den.
Read On 9 yorum

Ben bu kızı dinlemeyi seviyorum / Bekir Hazar'ın köşesi / Benim köşem, onunkini döver:))

Pazartesi, Haziran 09, 2008
06:30 itibariyle çıktım evden. 1 saat yürüdüm. Henüz bi kilometre yapmıştım ki, bardaktan boşanırcasına yağmur bastırdı. Beş dakika kalsan altında sıçana dönersin, öle yani. Ben de parkurun yanındaki çardaklardan birine oturdum, yavaşlamasını bekledim. On beş dakikaya günlük güneşlik oldu her yer, aynen devam.

İki kişilik bi spor aletinden bahsetmiştim ya hani daha önce, onda takılmaya başladım tek başıma sonra. Baktım, bizim parkurun atom karıncası geliyor. Benden de bodur olan bu hatun, öyle bi hızlıdır ki, görseniz nassı yürüyo bu hızda dersiniz, atom karınca derken haksız değilim yani:))

Geçti karşıma, onunda kulaklar dolu, kaş-göz ederek anlaştık, başladık. Ben ondan önce 10 dakika zaten kendimi zorlamışım, üstüne 8 km yol yapmışım bi de karşıma atom karınca geçti. Eeee iki dakikada "hadi bana müsaade" de diyemedim, bi 1o dakikada onunla çalıştık, bacaklar iptal oldu.

Biraz oturup dinlendim, sonra taş fırının yolunu tuttum, bizim hatunu sevindireyim diye. Aslında bir yandan kendimi yine filmlerin final sahnesinde gibi hissetmeyi ummuştum ama olmadı:(

Eve geldiğimde sekizdi saat, bir baktım ikizler açık kapıdan sızıntı yapıyolar. Durun hele bi, soluklanayım beş dakka sonra gelirsiniz, diye postaladım bebeleri. Anneleri büyük kızı (iremsuyu) anaokuluna yazdıracak, öğlene kadar ilgilenecektim ben de. Kapıda sesimi duyar duymaz, hooop içeri:))

Neyse hemen 10 dakikada kurdum mükellef bi kahvaltı sofrası, ev ahalisi zaten uyanmış beni bekliyordu. Biz sofradayken ikizler geldi. Cümbür cemaat, bol gürültülü bir kahvaltı yaptık.

Bugünden bana kalan; sabahın köründe süper bi yağmur da az da olsa ıslanıp bir yandan Nil'in şimdi ekleyeceğim parçasını dinlemek ve bunu yaparken hayalini kurmak yağmurun altında gökyüzüne çevirip yüzümü, kollarımı iki yana açıp , kendi etrafında dönüşümün. Keşke sadece hayalini kurmasaydım:)) Bu hayali gerçekleştirmek için namazdan sonra çıkmak lazım, en fazla uykusu kaçmış bir-iki kişi penceresinden bakarken görüp deli diyebilir ama bugün o saatte yapsaydım, bütün mahalle parmakla gösteridi beni heralde:))

Yani şarkıdaki gibi "iyi ki yapmışım", diyemezdim sanırım. :))
bitti küt diye, küüüüüt.



Ben Ona resmen asigim!!





Bi de aşağıdaki var, sabah sabah okudum, aha dedim yeni şafakta köşe yazmıyom ama bu işin sırrını daha önce yazmıştım ben, işte burada linki tıkla;bakınız son paragraf : http://moruragan.blogspot.com/2007/11/birand.html

Ukalalık bulaşıcı mıdır?:))

İşte Bekir Hazar'ın bugünkü köşesi;

Genç anchormanlar!


İhsan Yıldız... Bir dönem birlikte çalıştık... Gecelerin adamıydı... Nerede yangın, kaza, cinayet var oraya koştururdu... Haber içinden haber çıkarırdı. Gün ışıyana kadar İstanbul sokaklarında koştururdu... İsimsiz kahramandı...
Ekrem Açıkel...Yıllarca birlikte çalıştığım arkadaşlarımdan biri... Türkiye'nin en iyi polis muhabirlerinden biriydi... Haberi koklar, alır getirirdi... Hayatının büyükbölümü Gayrettepe Emniyet Müdürlüğü'nde kapılarda bekleyerek geçti.
Cem Tekel.... Bir başka kanalda 4 yıl beraber çalıştığım muhabir arkadaşım. Gecelerin kurt adamı İhsan Yıldız'ın gündüz versiyonuydu.
İstanbul'da nerede bir olay var bizim Cem koştururdu. Bir başka isimsiz kahramandı. Bu üçlü ne zaman ki Kanal D Haber'de buluştu, inanılmaz bir ivme kazanıp, adeta birer marka oldular... İstanbul sokaklarında takip ettiğimiz muhteşem üçlü M.Ali Birand'la çalışmaya başladıktan sonra dünyanın dört bir yanında canlı yayınlarda arzı endam ettiler. Onları bir baktık Irak'ta gördük, bir baktık Bürüksel'de... Artık yangın,kaza, cinayet haberlerinden sıyrılmışlar, adeta dış politika uzmanı olup, bir başka noktaya gelmişlerdi.
Birand üç dostuma inanılmaz bir kimlik kazandırmıştı. Binbir Gece'nin final setinde karşılaştığım Birand “Muhabir arkadaşlarıma diğer kanallardan teklifler yağıyor,onlarla gurur duyuyorum. Bugün haber yarışında birinciysek en büyük pay onların” diyordu.
Ekrem, İhsan ve Cem'i bugün tüm Türkiye tanıyor ve haberciliklerini biliyorsa, ardında bir ustayla çalışmanın getirdiği avantaj var. Birkaç yıl önce televizyonlar Edirne'ye, Kars'a bile muhabir gönderemiyordu. Haber merkezlerinin durumu içler acısıydı. Daha dün gibi hatırlıyorum. Asya'da tsunami olmuş, yüz binin üzerinde insan ölmüştü. Afet bölgesine tatile giden ikibinbeşyüz Türk mahsur kalmıştı. İkibinbeşyüz Türk'ün yaşam savaşı verdiği afet bölgesine bir tek Acun Ilıcalı, IHA ve CHA girebilmişti. Televizyon habercileri oturdukları masada kahvelerini yudumlayarak, dünya televizyonlarını izleyip haber yapma zahmetinde bulunmuşlardı.
Nereden nereye... Şimdi dünyanın her yerinde tekrar muhabirlerimizi canlı yayınlarda izliyoruz. Fitili ateşleyen Birand'tır. Şimdi diğerleri onun gerisinde kalmamak için her yere eleman gönderiyorlar. Bu yeni oluşum Türkiye'deki yaşlı anchormanlar tartışmasını sona erdirecektir.
Çünkü alttan dünyayı gezen ve bilen çok yetenekli genç muhabirler geliyor.

Cem Tekel dediği de, Kuzey ırak'ta canlı yayındayken, Birand bebeğinin doğumunu haber vermiş, bi de görüntülerini yayınlamıştı hani, işte o. Birand muhabirlerine değer veriyor ve onları ön plana çıkarıyor, habercilikte olması gereken de budur. Haber kiminse, önde olan o olmalıdır, şahsi kanaatim.

Read On 3 yorum

batsın bu dünya

Pazartesi, Haziran 09, 2008
sabah: 05:41




  • Kalktım, kalktım; başardım:))

  • Ne zamandır sabahın köründe yazamıyordum, ama ahanda yazdım. Valla planlanmış yazı değil bak; iki gözüm önüme aksın:)))

  • Bu yan taraftaki yazıların foundlarını değiştirdim dün, nassı olmuş? Sorun var mı, deyin bakem, varsa çaresine bakem.

  • Bi de şip-şakçı eklentisinden sonra, sayfanın hızında belirgin bi yavaşlama oldu mu, onu da bi diyin hele. Varsa eski haline getirelim, benim makine ortalamanın biraz üstünde bi şi olduğundan farkedemiyom da:)) (attım havamı da, öl nefis öl, bat dünya bat)

  • Şimdi bat dünya bat deyince Selimce; aklıma "batsın bu dünya geldi", dur ekleyim de bi Orhan Baba dinleyelim. "Aman da uragan arabeske döndü, bi bu eksikti" diyecek olan varsa; sussun, dilini tutsun ya da harakiri yapsın, beni uğraştırmasın. Bi de dil yarası attırmayın şimdi bana. Dinleyin işte, ne var aaa a aa, bu toprakların müziği bu...


  • Yok yaa, bu toprakların müziği demek için bin şahit lazım, kocca imeem'de bi orjinal orhan baba - batsın bu dünya'sı bulamadım; remixli hepsi. Bu memlekette bu şarkının adını, müziğini tanımayan adam yoktur, ama bi oricinali yok.

  • Amaaan şimdilik yeter, zabahın köründe, şekersiz ; sert kahveyi içince böyle oluyo demek ki, insanın kafası biraz fazla açılıyo:)), ama bildiğim kadarıyla bunların uyarıcı etkisi de kısa sürüyor, 15 dakika filan.

  • Etkisi geçmeden atayım kendimi sokağa, biraz da rüzgar essin üstüme üstüme; üstüme oooooo

  • Hadi siz bunu öğlene kadar dinleyin de, öğlen değiştiririz müziği, takmayın kafanıza. Hadi hadi üzülmeyin, söz bak değiştiririm, müslüm baba atarım :)))) Yoksa Hakkı Bulut'mu isterdiniz?

  • gittim, tamaaaam, sakin olun...

ben ne yaptııığm felek sanaaaağ

mahkum ettin beniii banaaaağ

***

Not:Bak asıl ne yazcaktım, zırvalamaktan unuttum ; http://www.cemaat.com/7126/hatim-organizasyonu

Adreste bir hatim var vefaat eden Coşan Dede için; boşlukları doldurmak isteyen olursa, mail atıp, almak istediği cüzü bildirebilir, iletişim bölümüne.

Read On 5 yorum

rüzgar

Pazar, Haziran 08, 2008
Sustum, dinliyorum.
İçimden gelmedi yazmak; aslında bir-iki filmden, sıkı bi haber sitesi olacağını umduğum bir adresin magazine boğuluşunun bende yarattığı hayal kırıklığından, yoğun bir hafta olacağından, nedenlerinden filan bahsetcektim, sonra...
vazgeçtim, içim sıkıldı.





ruzgar - nil karaibrahimgil

Read On 2 yorum

uy başuma gelenler!

Cuma, Haziran 06, 2008
Başıma öyle bi olay geldi ki,vallahi Anayasa Mahkemesinin başörtü kararını bile gündemden düşürdü benim içim. Henüz sakinleşmiş durumdayım.

Olay 1 saat önce gerçekleşti ve son yarım saattir de kendime gelmeye çalışıyorum. İkizler bugün bendeydi, 10'u biraz geçerken uyuttum onları. İkizlerin bir de ablaları var 5 buçuk yaşında, o da kendi evilerinde karşı dairede uyuyordu, annesi uyandırmak istemedi giderken, anahtarı bıraktı bana. Ben de 15 dakikada bir gidip bakıyorum, uyuyo oluyor, geri geliyorum. Zaten akşamdan da söylemişti, uyanınca B. teyzene geç, diye.
Neyse efendim, en son gittim bakmaya, İremsu evde yok!!!
Bütün evi aradım, balkonlara filan baktım, aklımdan tonla şey geçti bu arada, yok çocuk yok!!!

İremsu'yu evde bulamayınca, alttaki komşu geldi aklıma, apartman boşluğundan baktım, terlikleri orda, içime su serpildi. Tam rahatladım, diye düşünürken birden farkettim ki, Elif dibimde. Bizim evin kapısı kapalı, çocuklar içerde uyuyor!!!!

Çıkarken böyle bir durum aklıma gelmediği için anahtarımı almadım, Elif'e de dışarı çıkmamasını tembihledim sadece. Sen kikircik arkamdan çık İremsu'ya bakıcam diye. Anahtar kapının arkasında, bebeler içerde!!!

Bir an panikledim!
İçerde çalışma odasının balkon kapısı açıktı üstelik, çocuklar uyurken havalandırayım evi diye!!!

Böyle durumlarda sinirlenip, etrafa zarar veren tiplerdenimdir genelde, sakin kalmayı beceremem ve aklım zerre miktar çalışmaz. Resmen durur yani.
Fakat şükür ki bu defa öyle olmadı. Ani bir kararla Elif'i kucakladığım gibi alt komşuya indim, onu da oraya bıraktım, kadından bir ceket ve örtü alıp, koşa koşa çilingire. Eve 10 dakika mesafede bi anahtarcı var. Nasıl gittiğimi bilmiyorum, vardığımda nefes alamıyordum!!!
Gittim ama çilingirin kapı duvar.
Aha dedim uragan, şimdi ayvayı yedin.
Yandaki dükkana sordum, ileri taşınmış biraz.
Nasıl hızlı gidiyorsam ve nasıl bir ifade varsa suratımda, bizim tuhafiyeci teyze var bi tane aynı sokakta, onun seslenmesiyle kendime geldim.
"hayırdır, 100 adam vuracak gibi gidiyosun" dedi bana. Derdimi anlatacak zamanım olmadığından duymazdan gelip, kendimi zor attım çilingire. Hemen durumu anlattım, Allah'tan adamlarda araba var, 2 dakikada geldik eve. Yukarı çıktık, bizim kilit için başka bi malzeme daha gerekiyormuş, adam onu almamış yanına iyi mi?!!!!!
Neyse aradı hemen dükkanı, biri aldı aleti yola çıktı, adam da onu arabayla yoldan almak için gitti. Toplamda belki beş dakika geçti geçmedi ama ben bu sürede bütün tırnaklarımı kemirdim herhalde.
Düşünsenize, içerde haşarı mı haşarı iki çocuk, balkon açık, tarzan gibi bu bebeler bi de. Her yere tırmanıp, atlayıp, zıplayan cinsten. Öldüm öldüm dirildim bu bekleme esnasında, uyanmamaları için dua edip durdum.
Neyse adamcağız geldi, açtı kapıyı. Hemen gidip odaya baktım, mışıl mışıl uyuyorlar ve şu anda da hala uyumaktalar:)))
Adamın telefonunu alıp cebime kaydettim, Sağolsun o da sallanmadı, gitti adamı filan aldı ya, bin kere Allah razı olsun...
Ama benim ömrümden ömür gitti yaaaa.
Şükür ki, çocuklar uyanmadan kapıyı açabildik, bi sadaka vermem lazım acil!!!
Read On 11 yorum

Pes yaaa pes! / "Halka Rağmen Halk İçin" demektir bu karar.

Perşembe, Haziran 05, 2008
Karara inanamıyorum, pes yaaa.

Tamam ulan çıkmıyorum evimden!!!

Beni tanımayan sistem için edecek lafım da yok!!!

Sadece not düşüyorum tarihe ve hatırlatıyorum kendime: 05 Haziran 2008 günü saat 17 sularında, Anayasa mahkemesi ikiye karşı dokuz oyla başörtü düzenlemesini iptal ettiğini duyurdu.

Bu tarihi unutma, hep hatırla uragan! Çünkü 70 yaşına geldiğinde bile bu ülke bunu tartışıyor olacak, yaz bi köşeye, aha köşe!
Read On 2 yorum

... kıyıya ulaşmak mümkün olmasa da en azından kürekleri atma!

Perşembe, Haziran 05, 2008
"Tolstoy'un Hz. Muhammed adlı kitabının üçüncü bölümündeki itiraflarını dönüp dönüp okuyorum. Hayatın anlamını arayışını, anlamı aklıyla ararken hiçliğe ulaşmasını, intihar noktasına gelişini ve ardından inancın gölgesine sığınışını" demiştim ya hani bir önceki postta, tüm bu gidiş gelişlerinin ardından noktayı şöyle koyuyor Tolstoy.
"Başımdan geçenleri şöyle ifade edebilirim: Ne zamandı bilmiyorum; neresi olduğunu bilmediğim bir sahilde beni bir kayığa oturttular ve sonra kayığı karşı kıyıya yönelttiler. Kürekleri elime verip beni yalnız bıraktılar. Küreklerle elimden geldiği kadar uğraştım ve ilerledim. Ancak ben açıldıkça beni o bilmediğim yere götüren akıntı da şiddetleniyordu. Ulaşmam gereken hedeften farkında olmasam da uzaklaşıyordum. Etrafımda benim gibi akıntıya kapılan bir çok kürekçinin olduğunu gördüm. Bazıları durmadan kürek çekmeye devam ederken, bazıları kürekleri çoktan fırlatıp atmıştı. ... Ben de bir yandan ilerleyip bir yandan da akıntının aşağılarında kalan yolculan ardından bakarken, bana gösterilen yolu unuttum. Tam da akıntının ortasında, aşağı doğru inen kayık ve gemilerin kalabalığında yönümü iyice kaybettim. Her yanımdan tayfalarının neşeli zafer çığıkları attığı yelkenliler, gemiler ve kürekli kayıklar geçiyor, akıntının aşağılarına doğru giderken bana "başka bir yön yok!" diye sesleniyorlardı. Ben de onlara inanıyordum ve onlarla birlikte ilerliyordum. Böylece çok uzaklara yol aldım. Öyle uzaklara gittim ki, ortasında yolumu şaşırdığım hızlı akıntıların gürültüsünden başka ses duyamaz oldum ve kayıkların orada nasıl parçalandığını gördüm. Ve bütün bu gördüğüm, yaşadığım şeylerin dehşetinden olsa gerek, kendime geldim. Uzun süre, bana ne olduğunu anlayamadım. Önümde yalnızca koşar adım yaklaştığım ve korktuğum yok oluşu görüyor, hiç bir yerde kurtuluş göremiyordum. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. O zaman geriye doğru baktım ve sayısız kayık gördüm. İnatla, büyük bir savaş vererek akıntıyı geçiyorlardı. O anda kıyıyı, kürekleri ve yönümü hatırladım. Geriye döndüm ve akıntıya ters yönde, kıyıya doğru kürek çekmeye başladım. Kıyı Allah'tı; yön gelenek, kürekler ise bana verilen özgürlüktü. Ve bunlar bana kıyıya ulaşmaya çabalayayım, Allah'la birleşeyim diye verilmişti."
Read On 0 yorum

Göç

Perşembe, Haziran 05, 2008

camlarim, canim

  • Ben şimdi bu fotoğrafı çektikten hemen sonra yaptığım gibi uzanıp çamların dibine, gökyüzüne bakmak istiyorum sadece. Fena bir sıkıntı dalgası önüne katıp götürürken beni, Tolstoy'un Hz. Muhammed adlı kitabının üçüncü bölümündeki itiraflarını dönüp dönüp okuyorum. Hayatın anlamını arayışını, anlamı aklıyla ararken hiçliğe ulaşmasını, intihar noktasına gelişini ve ardından inancın gölgesine sığınışını. Akıl yürütme biçimini anlamaya çalışır gibi bir halim var, yoksa kitap bittiği halde tekrar tekrar niye dönüp duruyorum üç gündür etrafında bu satırların?

  • Unutkanlık işi iyice coştu, nereye gidiyorum böyle? Beynim ne çok şeyi silip duruyor. Bu sabah yaptığım keke -tezgahın üzerine açıp hazırladığım halde- kabartma tozu koymayı unuttum. Dün de bir şeyleri unutmuştum, önceki günde ama ne unuttuğumu da unuttum.

  • Ayaklı makine gibi dolanıyorum etrafta ne görsem donduruyorum, anı durdurmanın sadece fotoğraf çekerek mümkün olması ne acı, keşke başka yolları da olsaydı. Hayatın bir pause düğmesi olsa ne iyi olurdu.

  • Şimdi şampiyona yaklaşıyor ya, benim futbol fotoğrafı çekme arzum depreşti. Nereden çıktı bu istek bilmiyorum, mazisi de çok değil ama en son fener'in maçlarından sonra bir sürü internet sitesinden maçın fotoğraflarına bakınıp durmuş, şunlardan birini de ben çekebilseydim demiştim. Maç fotoğraflarındaki hareketli anların dondurulmuş hallerine bakmak çok keyifli geliyor bana. Adamların abuk-subuk hareketleri, tuhaf jest ve mimikleri... Maçı almak için gösterdikleri gayretin en net görülebildiği yer bu fotolar, belki de ondandır. Birilerinin bir şeyleri bu kadar azimle istediğini görmek iyi geliyor sanırım.

  • Yapılması gereken tonla iş var, kılım kıpırdamıyor, kötü tarafı yakın zamanda kıpırdayacak gibi de görünmüyor.

  • Sadece dağbaşı istiyorum, şööle sessiz, ıssız... Yokuşaşağı çamların arasında koşmak istiyorum, nefesim kesilene kadar. Sonra da ağaçların arasından sızan güneş ışığının altında derin mi derin bir uyku çekmek. Sonrası göç, göç etmek istiyorum daha manalı bir hayata, var mı hali hazırda bildiğiniz anlamlı bi hayat?

  • Allah'ım acı bana, ruhuma ferahlık ver, içimi tazele. üfle... Yakınlaştır beni sana, adım atsam tutarsın elimden ya, adım atacak gücü ver ruhuma ve gerçekten bulmak istemeyi Seni...


Goc - Gulay

Read On 2 yorum

Oh rahatladım / fatih ekspres canım! / I am walking / Haber 24'ün izlenesi filmleri / Leonard Cohen

Çarşamba, Haziran 04, 2008
  • Öncelikle beni son derece sevindiren bir durumu paylaşmak istiyorum sizinle. Daha önce rahatsızlığımı dile getirdiğim bir konu vardı, hani şu http://bizimsite.blogspot.com/ adresinde bloglarımızın yer alması konusu. O vakit site bu kadar uygunsuz bir içeriğe sahip değildi aslında ama yine de blogumun tümünün benim iznim dışında sitenin arşivinde yer almasına son derece kızmıştım. Gün aşırı bu siteye girip, ulaşılabilecek bir adres eklenmiş mi, diye kontrol ediyordum. Dün nihayet bir adrese ulaştım ve mail gönderdim, bu sabah yanıtını aldım . Blogumun artık bu adreste olmadığını gördüm ve çok rahatladım, tası tarağı toplayıp gitme noktasına gelmiştim çünkü!!!!
  • Blogunun bu sitede yer almasından benim gibi rahatsızlık duyan arkadaşlar varsa; bekirbayat@gmail.com adresine yazabilir, paylaşmak istedim.


  • Dün sabah, -hani ben jashua'yken canııım- İstanbul'dan 23:30 sularında kalkıp sabah Ankara'ya gelen Fatih eksprese önümden geçerken bir selam çakmıştım. Sonra gece balkonda otururken baktım, bu defa da Ankara'dan İstanbul'a giden Fatih ekspres geçiyor. Ne çok gittim geldim ben bu trenle yaw, gözlerim doldu. Ona da en içten sevgilerimi ve götürülecek selamları ekledim. :)


  • Trenle yolculuk etmek harikadır ev gibi gelir tren bana. Geniş koltuklar, sıkıldığında kalk dolaş, vagon aralarına çık sigaranı tellendir, yemekli vagona git, sıcak bi kahve iç; ne istersen yani. Hatta kasıntı bi tip değilsen, çek eşofmanları ööle yap yolculuğunu:)


  • Neredeyse on gündür, kikirciğin ateşi, park-bahçe-piknik sefası, akşam yürüyüşleri derken sabahları uyanamaz olmuştum. Bugün döngüyü kırdım ve yediyi biraz geçerken saat, düştüm yollara. Şunu farkettim ki, artık yürüyüş parkurunda tek tük de olsa erkek cinsine rastlanıyor. Adamlar "lan oolum, bizim hatunlar zabaan köründe gidip yürüyolar, biz kaldık böyle göbekli göbekli yakında hatun dal gibi olcak, beni beğenmeyecek" diye mi düşünüyorlardır nedir? :))


  • Tüm bunların dışında iki akşamdır, haber 24'e kitlenmiş vaziyetteyim. Dün İranlı yönetmen Bahman Ghobadi 'nin "Turtles Can Flay / Kaplumbağalar da Uçar" filmi ve önceki gün de Nicolas Vanier'in muhteşem belgeseli "La Dernier Trappeur / Son Avcı" yüzünden nefes almadan tv seyrettim. Son Avcı'nın muhteşem görüntülerine Leonard Cohen'in -by the rivers dark-şarkısı da eklenince, izlemelere doyamadım. Şarkının tam versiyonunu bulabilseydim ekleyecektim ama maalesef imeem de yok.

  • Fakat Cohen'in bu kadar yakınından geçip, ondan bir şeyler dinlemeden olmaz, kanaatindeyim. E buyrun bakalım.

  • Bir de "Kaplumbağalar da uçar" her anayiğidin kaldırabileceği bir film değil, mahvoldum seyrederken. Her bakışa, her cümleye takıldım. Agrin'in çelişkisinde boğuldum, hem kızdım hem hak verdim, bilmiyorum yaa. Ağır bir filmdi. (En etkilendiğim sahnelerden biri,balıkların boyalı olduğunu Satteliet ile birlikte anladığımız sahneydi.)



I am your man - Leonard Cohen









Filmler süperdi, haber 24' e kaliteli yapımları için teşekkür eder, devamını dileriz. :))

Not: T. abiiiii; Ankara kültür-sanat programları ile ilgileniyor mu bilmiyorum ama yayınlanmadıysa "sarhoş atlar zamanı" nı da izlemek istiyoruz, selamlar abi. / msn'de rastlaşamıyoruz buradan not gönderiyorum bak:)

Read On 1 yorum

Zor gece

Salı, Haziran 03, 2008
Yazmayacaktım aslında ya, bilgisayarın başına oturup, orayı burayı tıklayıp aradığımı bulamayınca ve şimdi şu an izini kaybetmişken o kötü rüyanın, neden bilmem dökülüverdim işte uluorta.


DSC05482

Dün bunun kadar karanlık bir gece geçirdim, dünyada yaşabileceğim/i sandığım en zor anları yaşadım rüyamda, ağlayarak uyandım. Saat bir buçuktu. Aklını yitirmek çok kolay bir şeymiş, tattım. Çaresizlik ve sabır, iki kelimelik izi kaldı rüyamın, ardından taşıyamayacağım yükü yüklememesini diledim mevladan.

DSC07863

Yüreğimi ezen rüyadan uyanır uyanmaz gidip; öptüm kokladım, açılan üstünü örttüm ve yanımda olmasına şükrettim. Onu koklayınca bahar doldu içime.

DSC07916.JPG

Biraz oyaladım kendimi, küçük evimin büyük sokaklarında dolaştım. Ardından düşündüm; yaşanan her acıdan sonra böyle kabuk tuttum işte. Kabuk tutan yaralarıma üzülmedim hepsini sevdim, garip ama o acılardır beni ben yapan. Kabuklarım iyice sertleşip düşmesin, ince ince yaksınlar canımı, istedim. En son mırıldanarak girdim yatağıma "acının insana kattığı değeri bilirim, küsemem /acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir"

Read On 3 yorum

La vita E Bella / Hayat Güzeldir / haftasonundan notlar.

Salı, Haziran 03, 2008
Ben bu sabah La vita Bella'nın (hayat güzeldir) şaşkın Joshua'sı gibi hissettim kendimi; hani kazandığını sandığı tankın üzerinde sevinçle etrafı gözleyen ve annesini bulduğunda, -o yaşama sevincini kaybetmesin diye gülerek ölüme giden babasını kaybettiğinden habersiz- "biz kazandık, 100 puanı topladık" diyen resimdeki tatlı çocuk.
Bir filmin içinde olduğum hissine kapılmadan önce, dünden sözünü verdiğim sıcak Ankara simitlerini almak için yola düşmüştüm. Taş fırından simitleri ve çıtır çiçek ekmeği alıp eve dönerken, parkın içinden geçtim. Ne iyi oldu; rüzgarla tatlı tatlı oynaşan ağaçlar bir sağa bir sola sallanıyor, güneş de onların gölgeleriyle cilveleşiyordu sanki.

İçimde o an aniden ortaya çıkan muzip bir çocuk edası ve sevinç; ardından kendimi Joshue gibi hissedişim geldi işte. Acıyla karışık tatlı bir mutluluk kapladı içimi ve kazanılmış bir zafer duygusu. Nerdeyse sekerek gelecektim eve ama etraftan çekindim doğrusu biraz:) Filmlerin final kareleri gibiydi o an; başroldeki oyuncu uzaklara doğru yürür ya hani; süper bir ortam ışığı, ılık bir rüzgar saçlarını savurur, adeta damarlarında akan kan değil özgürlüğün bizatihi kendisidir. Ben de tam öyle hissettim kendimi, sanki tankın üzerindeki joshue değil de bendim. Bir tek saçlarım uçuşmuyordu malum nedenle:) (bu arada ben bu çocuğu çok seviyorum yaaa)

Cumartesi akşamı geç saatlere kadar bizim semtin büyük bulvarında dolaştık, helal olsun belediye başkanı coşmuş. Işıklandırılmış ağaçların, caaanım suların ve de selam verip geçen trenlerin eşliğinde meydana kadar yürüdük. (adım başı çöp kutusu koymuş, hakkaten tebrik ediyorum ve buna rağmen çöpünü yere atan öküzlere ağzımı doldura doldura ökküzzz diyorum.)
Meydanda hiç de bizim banliyömüzün standartlarına uymayan hoş bi yerde, son derece leziz bi yemek yedik,(kızım ısrarla perspektif yemek istedi- sanırım yemeği ratatoulle yapıyor sandı.) Sonra Elif'in hazrettin hoca :) dediği Nasreddin hoca kılıklı bir delikanlıyla muhabbet ettik. Geç saatte eve dönünce Pazar pikniğine gidemeyeceğimize karar verdik. Hiç birimiz erkenden kalkabileceğini ummuyordu çünkü. Fakat sabah 10 sularında babam "biz köye varmak üzereyiz, siz de gelin" deyince ani bir kararla bir saat içinde hazırlanıp çıktık. Annemi de alıp, doooğru Bala'ya. Yıllar oldu gitmemiştim babamın köyüne bu da ikinci gidişim zaten.
Ankara'da yaşayan akrabalar (babamın kuzenleri, yeğenleri filan) köydeki küçük arazilerini bahçeye çevirmişler, ufaktan domates, salatalık, biber filan ekmişler. Bir tanesi kümes bile yapmış, Elif 2 saatten fazla civciv peşinde koştu, en komiği de kendine verilen yumurtayı kuluçka yerine koyup, kucakladığı tavuğu yumurtanın üzerine oturtmaya çalışmasıydı :))

Sonra yeme-içme muhabbet faslı. Oradan sadece bizim aile Beynam'a gittik, biraz oturup oradan eve geçecektik. Ama giderken babamın kuzenlerine rastlayınca durum değişti. Sağolsun bırakmadılar, epey bi de orada takıldık. Babamın kuzenlerinden kendime çok yakın hissettiğim M. hala, bizi gene yerlere yatırdı gülmekten, dobra kadın vesselam. Onu da en son 7 yıl önce nikahımda görmüştüm, iyi ki yakın hissediyorum:))
**
Ondan sonrası -yine düştük yollara yollara / yine aştık dağları dağları- modunda geçti. Tek kelime, güzeldi. Beynam'da çamların arasında dolaştım kızımı da alıp, hatta bi ara uzanıp pür*lerin üzerine, gökyüzünü seyrederken içimden "hadi bakalım katil keneler, meydan okuyorum size, gelin hadi" dedim, kimse gelmedi:)
**
Sık sık yapmalı bunu, ormanın sessizliğini, çam ormanlarındaki çiçeklerin ne kadar muhteşem olduklarını unutmuşum. En yakın zamanda bir de kızılcahamam dağlarına çıkmak lazım.
**
Bir de -göz görmeyince gönül katlanırmış- diyorum; detaya girmiyorum.
Hadi selametle...




*pür; yerel dilde ağaçların yaprakları ve özellikle çamların iğneleri için kullanılan kelime.

Read On 0 yorum

faideli post / bir dalda iki kiz olur mu hiç, kiraz o kiraz / ne ki bu "armut dalda kız balkonda sallanır" mı? aaa! :)

Pazartesi, Haziran 02, 2008
Dün -en uzunu yaklaşık 15 senedir görüşmediğim olmak üzere- pek çok akraba ile görüştüm, baba tarafı pikniğinde.
Yazar mıyım, belki yazarım ama yol boyunca durup durup dinlediğim bu güzelim şarkıyı ekleyeyim şimdilik de, hazır herkesin canı sıkkınken bi faydası olsun bu postun.




Bir Dalda iki kiz - Candan Eretin

Read On 0 yorum

İletişim

uragan3@gmail.com

Blog Arşivi

Translate