La vita E Bella / Hayat Güzeldir / haftasonundan notlar.

Ben bu sabah La vita Bella'nın (hayat güzeldir) şaşkın Joshua'sı gibi hissettim kendimi; hani kazandığını sandığı tankın üzerinde sevinçle etrafı gözleyen ve annesini bulduğunda, -o yaşama sevincini kaybetmesin diye gülerek ölüme giden babasını kaybettiğinden habersiz- "biz kazandık, 100 puanı topladık" diyen resimdeki tatlı çocuk.
Bir filmin içinde olduğum hissine kapılmadan önce, dünden sözünü verdiğim sıcak Ankara simitlerini almak için yola düşmüştüm. Taş fırından simitleri ve çıtır çiçek ekmeği alıp eve dönerken, parkın içinden geçtim. Ne iyi oldu; rüzgarla tatlı tatlı oynaşan ağaçlar bir sağa bir sola sallanıyor, güneş de onların gölgeleriyle cilveleşiyordu sanki.

İçimde o an aniden ortaya çıkan muzip bir çocuk edası ve sevinç; ardından kendimi Joshue gibi hissedişim geldi işte. Acıyla karışık tatlı bir mutluluk kapladı içimi ve kazanılmış bir zafer duygusu. Nerdeyse sekerek gelecektim eve ama etraftan çekindim doğrusu biraz:) Filmlerin final kareleri gibiydi o an; başroldeki oyuncu uzaklara doğru yürür ya hani; süper bir ortam ışığı, ılık bir rüzgar saçlarını savurur, adeta damarlarında akan kan değil özgürlüğün bizatihi kendisidir. Ben de tam öyle hissettim kendimi, sanki tankın üzerindeki joshue değil de bendim. Bir tek saçlarım uçuşmuyordu malum nedenle:) (bu arada ben bu çocuğu çok seviyorum yaaa)

Cumartesi akşamı geç saatlere kadar bizim semtin büyük bulvarında dolaştık, helal olsun belediye başkanı coşmuş. Işıklandırılmış ağaçların, caaanım suların ve de selam verip geçen trenlerin eşliğinde meydana kadar yürüdük. (adım başı çöp kutusu koymuş, hakkaten tebrik ediyorum ve buna rağmen çöpünü yere atan öküzlere ağzımı doldura doldura ökküzzz diyorum.)
Meydanda hiç de bizim banliyömüzün standartlarına uymayan hoş bi yerde, son derece leziz bi yemek yedik,(kızım ısrarla perspektif yemek istedi- sanırım yemeği ratatoulle yapıyor sandı.) Sonra Elif'in hazrettin hoca :) dediği Nasreddin hoca kılıklı bir delikanlıyla muhabbet ettik. Geç saatte eve dönünce Pazar pikniğine gidemeyeceğimize karar verdik. Hiç birimiz erkenden kalkabileceğini ummuyordu çünkü. Fakat sabah 10 sularında babam "biz köye varmak üzereyiz, siz de gelin" deyince ani bir kararla bir saat içinde hazırlanıp çıktık. Annemi de alıp, doooğru Bala'ya. Yıllar oldu gitmemiştim babamın köyüne bu da ikinci gidişim zaten.
Ankara'da yaşayan akrabalar (babamın kuzenleri, yeğenleri filan) köydeki küçük arazilerini bahçeye çevirmişler, ufaktan domates, salatalık, biber filan ekmişler. Bir tanesi kümes bile yapmış, Elif 2 saatten fazla civciv peşinde koştu, en komiği de kendine verilen yumurtayı kuluçka yerine koyup, kucakladığı tavuğu yumurtanın üzerine oturtmaya çalışmasıydı :))

Sonra yeme-içme muhabbet faslı. Oradan sadece bizim aile Beynam'a gittik, biraz oturup oradan eve geçecektik. Ama giderken babamın kuzenlerine rastlayınca durum değişti. Sağolsun bırakmadılar, epey bi de orada takıldık. Babamın kuzenlerinden kendime çok yakın hissettiğim M. hala, bizi gene yerlere yatırdı gülmekten, dobra kadın vesselam. Onu da en son 7 yıl önce nikahımda görmüştüm, iyi ki yakın hissediyorum:))
**
Ondan sonrası -yine düştük yollara yollara / yine aştık dağları dağları- modunda geçti. Tek kelime, güzeldi. Beynam'da çamların arasında dolaştım kızımı da alıp, hatta bi ara uzanıp pür*lerin üzerine, gökyüzünü seyrederken içimden "hadi bakalım katil keneler, meydan okuyorum size, gelin hadi" dedim, kimse gelmedi:)
**
Sık sık yapmalı bunu, ormanın sessizliğini, çam ormanlarındaki çiçeklerin ne kadar muhteşem olduklarını unutmuşum. En yakın zamanda bir de kızılcahamam dağlarına çıkmak lazım.
**
Bir de -göz görmeyince gönül katlanırmış- diyorum; detaya girmiyorum.
Hadi selametle...




*pür; yerel dilde ağaçların yaprakları ve özellikle çamların iğneleri için kullanılan kelime.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Rabbişrahli ve sadri!

"Benim için namurad olsun diyenler bermurad olsun"/"Babil'de Ölüm, İstanbul'da Aşk" okumaları

Matematik Performans Ödevi / Kocatepe Kavşağı / Aptal kovboy