uragan/günlük
bİr nevİ "anı deposu"

farklı gözlerin karara bakışı / ne böyle zulüm olsun ne de böyle şarkılar!!!

Perşembe, Temmuz 31, 2008
mehmet altan-kapatma ama hırpala

hasan cemal-yargısal darbe yok, top şimdi erdoğan'da

ruşen çakır-mahkeme erdoğan'ın önünü açtı, o türkiye'nin önünü açacak mı?

emre aköz-veasyet rejimi aynen devam ediyor

fikret bila-kararın gösterdikleri



Tüm bunları ve buraya eklemediğim daha başka köşebaşçı abla ve abileri okuduktan sonra, "akp'nin merkez parti olmaya gayret edeceği/etmesi gerektiği" fikri farklı siyasi görüşlerden isimlerin ortak fikri gibi görünüyor. En azından bir konuda uzlaşabilen insanlar görmek yeni sürecin başlangıcı için fena sayılmaz, her ne kadar sonuçta bize kalan hepimizin daha özgür olduğu bir ülkenin özlemiyle, hayaller kurmak olsa da...

duvarlar - zülfü livaneli
Read On 0 yorum

AK Parti kapatılmamıştır

Perşembe, Temmuz 31, 2008
ama lakiklik karşıtı fiilllerin odağı olduğu yargısına varılmıştır. Bu karar ne anlama geliyor peki?
Bu karar Akp'nin kitle partisi olarak yoluna devam etmesi ve işin başlangıcında ona oy veren islamcı tabanın taleplerine oldukça uzun bir süre daha kulaklarını tıkaması gerektiği anlamına geliyor.

Benim gibilerin durumuna uygun:) Kayahan amcanın esmer günler şarkısından bir bölüm geldi oturdu dilime. "yine bana hüsran bana yine hasret var, yine bana esmer günler düştü, eyvah!"

Yine de karar Türkiye için sevindirici bir gelişmedir kanaatimce, bir yılı aşkın süredir pompalanan kaosa zemin oluşturma gayretleri sonuçsuz kalmış, Türk demokrasisi hastaneye kaldırılmadan ayakta tedavi edilmiştir. Keşke dava hiç açılmamış olsaydı...

Her ne kadar kılık kıyafet özgürlüğü, eğitimde eşitlik gibi konuları tartışmak başka baharlara kaldıysa da, toplumdaki kutuplaşmanın bu süreçten sonra azalacağına inanmak istiyorum ben. Kardeş kavgaları, gereksiz bölünmeler, kamplaşmalar olmasın da, biz çok bekledik haklarımızın iadesini; boğazımızda yutamadığımız bir yumruk, içimiz buruk gene oturur bekleriz...

Umarım bundan sonra başlayacak süreç ülkeme ve ülkemin tüm insanlarına daha aydınlık günler getirir.
Read On 2 yorum

miraç kandiliniz mübarek olsun.

Salı, Temmuz 29, 2008






Ablası,

al sana bu defa yanında deniz manzarası.

Read On 2 yorum
Read On 0 yorum

Gagasını sevdiğim / depreşik / küstüm çiçeği / slow motion

Pazar, Temmuz 27, 2008
Paytağı artık Elifin bebek küvetinde yüzdürüyoruz, leğenden atlıyor kereta, büyüyor.
Hayvanların büyümesini izlemek, çocukların büyümesini izlemek gibi değil, sabır istemiyor. Çok hızlı değişiyorlar. Sarı tüyleri neredeyse tamamen değişmek üzere, biraz başında kaldı ve artık orada da beyaz tüyler alttan geliyor. Bu keretanın gagasını tutup, sağa-sola sallamaya bayılıyorum ve o da çok seviyor. Uzatıp duruyor gagasını tutayım diye.

Suyun içinde oynamasını izlemek çok keyifli, insana tüm sıkıntılarını unutturuyor, tamam abarttım tümünü değil belki ama büyük çoğunluğunu.




İki kahve yaptım. Bizimle birlikte içsin diye elife de kakaolu süt hazırlayacaktım ama kakao kalmamış. Kikiriğe de söylemiştim bi kere.
Aniden içimden başka bir şey yapmak geldi. Hemen bir pipet açtım. Çok düz göründü gözüme. Şöyle renkli bir şeyler olsa...

Kızım bu arada kakaolu sütünü sorup duruyordu, "kakao kalmamış, sana başka bir sürprizim var, salonda bekle" dedim. Heyecanla kağıda bir çiçek çizip kestim, alelacele boyadım elifin kalemleriyle. Çiçeği pipete taktım ve elife götürdüm. Bayıldı. Yaprağına vurunca da rüzgar gülü gibi dönüyor. Ben daha çok bayıldım, aniden depreşiveren sürpriz yapma isteğine. Hep depreşiverse...

Ne çok sürpriz yapardım eskiden, ne çok şaşırtırdım etrafımdakileri, ama yıllar geçtikçe ve ben büyüdükçe gitgide azaldı bu tarafım eksildi hiç durmadan, bilmem niye?




Cumartesi ikizler bendeydi, onlarla ilgilendim.

Günlerdir canım da çok sıkılıyor, ağlamaklı geziyorum hep. Ne vakit aynada yüzüme baksam, gözlerim doluyor kaçıyorum. Dün oturup hesap ettim 12 gündür dışarı çıkmamışım hiç.
Çocuklar gidince Elif'i babasıyla bırakıp çıktım. Önce karşıdaki arazide yürüyüp, oradan ufku seyrettim, sonra sokaklarda ağır ağır dolaştım. Bir kaç senelik ömrü ağır okumayla uzatılıp zamana yayılmış, bir insan canlandı gözümde, o bendim.
Bir şeyler yaptığını sanıyor ve o kadar ağır yapıyor ki aslında toplamda yaptığı kaydadeğer üç-beş şey var.

Ayaklarım beni çiçekçinin önüne götürmüş orada farkettim. "küstüm çiçeği" var mı diye sordum. Varmış. Aldım bi tane. Önce kendim için alıyordum ama sonra sarmalarını söyledim, elif'e hediye etmeye karar verdim çünkü. Bu çiçeği ahretliğin annesine gittiğimizde görmüş ve çok sevmişti. Üzgün çiçek, koymuştu adını. Yaprağına şöyle hafifçe vuruyorsun, küsüp yapraklarını büzüştürüyor, dalını eğiyor. Bir kaç dakika sonra normal halini alıyor.
Kendimi bu çiçeğe benzettim, hafif bir darbeye küsüp boynumu büküyor, kısa bir süre sonra hiç bir şey olmamış gibi davranıyorum.





Günler böyle kendi kendime yarattığım acıklı "slowmotion" modunda akıp gidiyor. Aynı aşağıdaki videolardaki gibi.


SloMo Promo 2 from Pathos Media on Vimeo.

Read On 7 yorum

bu bir emirdir!

Cuma, Temmuz 25, 2008
sus iç ses sus!
iç ses çeneni kapa!
uragan işine bak!


Bilgenin Sarkisi - Yasar Kurt
Read On 3 yorum

eski model abi, arada hararet yapması normal!

Çarşamba, Temmuz 23, 2008
  • Dün "zalimler için yaşasın cehennem" yazdım ya hani; "zulüm sade soykırımla mı olur?" diye akşam vakti başlayan ve uzun süre devam eden bir düşünce silsilesinden sonra, gecenin ilerleyen saatlerinde "kuvvetle muhtemel ben de zalim olabilirim" fikri oluştu. Şimdi hangi aşamalardan geçerek buraya geldiğimi yazmayacağım ama (zaten istesem de aynı atlayışları yapamam) yaratıcı katında da bazı davranışlarım zulüm olarak kabul görmüşse (dilerim öyle değildir), mevla benim cezamı ahirete bırakmasın. Şeytanın dürtmesiyle yüzsüzlük ediyormuşum gibi gelse de,
  • وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا أَنتَ مَوْلاَنَا diyorum, amin.
  • Zalim-mazlum elbiseleri, hayatın çeşitli evrelerinde aynı insan tarafından defalarca giyip çıkartılabilir gerçi, önce mazlum olursun, sonra zalim, sonra yine mazlum, sonra yine .... Böylece sürüp gidebilir. belki; demeliyim ama burada. yargı içeren cümleler kurmak zor, arkasında durmak lazım, duramadın mı al sana bi problem daha.
  • aslında şimdi durup..
  • yazmak istediklerimin ..

üf, sıcak.

kafa hararet yaptı, su kaynatıp yarı yolda bırakmadan, durup serinletmeli. Ne me lazım belki lazım olur sonra. :)

Solar kardeşimin "kararsız bünye" tamlamasını tam da buraya not düşmek istiyorum.
Read On 4 yorum

Günahlarında boğul Karadziç / Zalimler İçin Yaşasın Cehennem!!! / ve goran, haykır yine bosna dağlarına ederlezi kızlarım, ederlezi *

Salı, Temmuz 22, 2008
Bosnalı müslümanların ve dolayısıyla tüm müslümanların da nefretle hatırladığı (ya da hatırlaması gerektiği), Sırp Kasabı Radovan Karadziç 13 yıllık firarın ardından nihayet yakalanmış...

Bu adamın kurşuna dizilmesini istiyorum.
Bu adamın kurşuna dizilmesini istiyorum.
Bu adamın kurşuna dizilmesini istiyorum.

Bosna'nın erkeklerini kurşuna dizdirdiği gibi...

***




Ama önce türlü türlü işkencelerden geçirilmesini istiyorum.
En son; Sırp askerlerinin Bosna'nın çocuk, genç kız ve kadınlarına uyguladıkları cinsel işkencenin bu adama uygulanmasını istiyorum.

Tecavüze uğramaktan iç organları parçalansın, istiyorum.
Uğradığı tecavüzü ruhunda(!) hissetsin, istiyorum.
Kendinden ölesiye nefret etsin, istiyorum.

Nefretinde geberip gitsin!!!!!

Çok mu sert oldu?
Hayır, asla.
Keşke yolu olsa da orada Boşnakların yaşadıkları tüm acıları; bu insanlık suçuna ortak olanlara yaşatma imkanı olsa, olmadığına göre;
zalimler için yaşasın cehennem!!!


***********************

(Radovan Karadziç'in katıldığı Srebrenitza Katliamının kronolijisi


Srebreniça katliamına kadar olaylar şöyle gelişti:

NİSAN 1992 - Bosna-Hersek'te savaş başladı. Sırp ordusu doğuya doğru hızla ilerledi ve nüfusunun yüzde 75'ini Müslümanların oluşturduğu 36 bin nüfuslu Srebreniça'yı ele geçirdi. Birkaç ay sonra Boşnaklar kasabayı geri aldı.

OCAK-MART 1993 - Sırplar Boşnakların elindeki bölgelere karşı saldırıya geçti. Srebreniça ve Zepa, Sırpların elindeki bölgenin oldukça içlerinde, düşman birlikler tarafından kuşatılmış bölgeler haline geldi. Çevre bölgelerden kaçan Boşnakların göçü sonucu Srebreniça'nın nüfusu 60 bine çıktı. Su, gıda ve tıbbi malzeme kıtlığı başladı.

NİSAN 1993 - Birleşmiş Milletler, Srebreniça, Zepa ve Gorazde'yi, diğer 3 bölge ile birlikte BM koruması altındaki "güvenli bölge" ilan etti. BM Barış Gücü, bu bölgelere asker sevk etti ve Sırp saldırıları durdu.
Ancak Srebreniça etrafındaki Sırp kuşatması devam etti ve sonraki 2 yıl içinde çok az sayıda insani yardım konvoyunun kasabaya girmesine izin verildi.

MART 1995 - Karaciç, Srebreniça ve Zepa'nın tamamen dış dünyadan koparılmasını emretti ve yardım konvoylarının bu kasabalara ulaşması engellendi.

9 TEMMUZ 1995 - Karaciç, Srebreniça'nın alınması emrini verdi. Sırplar kasabayı ele geçirmek için "Krivaya 95 Operasyonu"nu başlattı.
Srebreniça'yı kuşatan Sırplar, BM Barış Gücü'ndeki Hollanda askerlerinin gözetleme mevzilerine saldırdı ve 30 kadar Hollanda askerini rehin aldı.

10 TEMMUZ 1995 - Sırp ordusu Srebreniça'ya top ateşine başladı. Hollanda güçleri Sırplara, sabaha kadar geri çekilmezlerle NATO'nun hava saldırısı düzenleyeceği tehdidinde bulundu.

11 TEMMUZ 1995 - NATO savaş uçakları Srebreniça etrafındaki Sırp tanklarını bombaladı. Sırp ordusu kasabaya bombardımana yeniden başlayacağı ve rehin Hollanda askerlerini öldüreceği tehdidinde bulundu. Aynı gün akşam Sırp Genelkurmay Başkanı Ratko Mladiç Srebreniça'ya girdi.

11-18 TEMMUZ 1995 - Aynı akşam 15 bin kadar Boşnak askeri ve sivil, dağları aşarak Srebreniça'yı terk etti. Birçok Boşnak bu sırada topçu ateşi ve keskin nişancı ateşiyle öldürüldü. Sırp askerleri yakalayabildiklerini de öldürdü.
Srebreniça içindeki Sırp askerleri ise kadın ve çocukları ayırarak, otobüsler ve kamyonlarla Boşnakların elindeki bölgelere gönderdi.
16 yaş ile 70 yaş arasındaki yaklaşık 8 bin Boşnak erkek, depolara, okullara ve ambarlara dolduruldu ve kurşuna dizilerek toplu mezarlara gömüldü. -haber7.com)


(İlk kez 24 Temmuz 1995'te hakkında suçlamada bulunulan Karadziç, 13 yıldan beri adaletten kaçıyordu. Karadziç'e yöneltilen suçlamalar arasında; ''soykırım yapmak'', ''soykırıma suç ortaklığı yapmak'', ''yoketme'', ''cinayet'', ''kasıtlı adam öldürme'', ''insanlara eziyet etme'', ''zorla göç ettirme'', ''insanlık dışı fiilleri işleme'' ve ''1992-1995 yılları arasında Bosna Hersek'te, Bosnalı Müslümanlar, Bosnalı Hırvatlar ve Bosna'daki Sırp olmayan diğer sivillere karşı diğer suç fiillerini işleme'' bulunuyor." -Star)




Goran Bregovich - Ederlezi (Time of the Gypsies) -

*Goran Bregoviç'in ederlezi isimli eserinden.
Read On 3 yorum

Bir yoruma ancak bu kadar uzun bir cevap yazılabilir / don't worry be happy

Pazartesi, Temmuz 21, 2008
Aslında bu bölümü Warrior'un yorumuna cevap olarak yazıyordum ama uzadıkça uzadı. Zihnim yine ordan oraya atladı ve post olarak yayınlamaya karar verdim. Yorumu buraya ekliyorum ki, rastgele okuyan biri, ne anlatıyor bu kadın, demesin.

"Senin kadar ilginç blogger gördüğüm çok nadirdir Uragan:) Uraganın diğer bayan bloggerlarından farkı:

1- Siyasetten bahseder,
2- Mesnevi okumaları yayımlar,
3- Yeri gelir erkek ağzıyla konuşur
4- Uzun yazı yazar,
5- Ördek resimleri yayınlar
6- Yemek tarifleri verir
7- Günlük ev işlerinden bahseder

Bayan bloggerlara benzer tarafları

1- Hemencecik mutlu olur:)"

El-cevap:

Bence pek çok insanın hayatında benzer kesitler vardır. Yukarda maddelediğin liste de benim hayatımdan kesitler. Ne süs bebeğiyim, ne asilzade, ne Leyla, ne prenses (belki de hem prenses hem leyla, anladın sen onu) İşte tam da bu yüzden, yemek de yaparım, evimi de temizlerim, hayvan da beslerim, sinirlenip ağzımı da bozarım (kendi çapımda), maçta izlerim, bilgiye ulaşmak için yapılması gerekeni de yaparım ve bunların tümünü de yazarım. Bunları bünyemde barındırıyor olmak, bence olması gerekendir ve pek çok kadın blogger da benzer kesitler barındırır bünyesinde. Ama çoğunluk karışık yazmayı tercih etmiyor. Nedenini bilemem ama tercih meselesi.

Branşlaşma var genel olarak kadın bloggerlar arasında. Yemek blogu, bebek blogu, örgü-dantel blogu, aile blogu, daha genç olanların tercih ettiği duygu patlamaları ve depresif durumların edebi şekilde anlatıldığı bloglar ve bilmediğim başka türler.

Benim blogda branşlaşma yok, çünkü bu blog her şeyden önce benim için. Bu blog gerçek bir "günlük" Ne olmuşsa, canımı ne sıkmışsa, beni ne sevindirmiş ya da şaşırtmışsa, kayda değer bulduğum/bazen sadece kendime hatırlatmak için aldığım, kişisel tarihime düştüğüm notlar.

Kendimi bildim bileli günlük tutarım, gerçi çoğunu üzerinden bir kaç yıl geçince ortadan kaldırır, yok ederim. Açtığım blogları sürekli silme, yeniden başlama, ortadan kaybolma süreçleri de; bu günlük tutuşlarımın bende ki klasik sonuna tekabül ediyor sanırım.

Kendimle ve yaşadıklarımla başetmek konusunda pek başarılı değilim. Dönüp geriye bakınca da ortadan kaldırma ihtiyacı duyuyorum, galiba bilmiyorum.

Bir de -beklentilere cevap vermek- gibi bir kaygım yok.
Ne gibi?
Örneğin;
  • bir süre depresif yazılar yazdıysam ve bu da okurun hoşuna gittiyse ama ben bu depresif havadan çıkmışsam; öyle yazmaya devam edemiyorum.
  • maneviyatımın yüksek olduğu bir süreç geçiriyorsam, bununla ilintili olarak da blogumda dini içerikli bir şeyler yazmışsam, bu yazıların arkasından futboldan bahseder ya da kaba bir ağız kullanır veya oyun havası eklersem bloga "vay uragana bak önce Allah Allah, sonra yallah yallah " der okuyucu diye düşünmüyorum. Bu; hem blogumun devamlı ziyaretçilerinin kafasının çalışma biçiminin böyle olmadığına, hem de herkesin düşüncesinin kendini bağladığına olan inancımdan. Yani, birileri beni okuyup üsttekine benzer bir cümle kuruyorsa kafasında, bu tümüyle o kişiyle ve o kişinin beni algılama biçimiyle ilgili, benimle değil.
  • Mesleki bir alışkanlık olarak günde en az 5 kez (sabah haberleri, nette haber turu, öğle haberleri, nette haber turu, akşam haberleri şeklinde) "neler oluyor hayatta?" diye bakıyorum. Bazen yoğun bir siyasi gündem oluyor, kanıma dokunan ya da hoşuma giden şeyler oluyor, bunları görmezden gelip; aman etliye sütlüye ellemeyim, rengimi belli etmeyim, alemin en şirin blogger'ı ben olayım, taraf olursam okur kaybederim, diyemiyorum.
  • Bence dememeli de insanlar. Düşündüklerimizi yazabilmeli, konuşabilmeliyiz. Bu platformlar bir işe yaramalı, birbirimizi anlamaya, farklılıklarımızı görüp kabullenmeye, kabullenemediklerimizi dostane eleştirilerle anlatmaya, en doğruya ulaşma konusunda birbirimizi desteklemeye yaramalı.
  • Sonuçta burası bir ticarethane ya da sosyal bir platform değil, mesaj ya da reklam içermiyor, reyting kaygısı yok. Yazarken beni kısıtlayabilecek tek şey var, o da okuru kırmamak, üzmemek. Üslupta buna dikkat eden bi tipim, en azından öyle sanıyorum. Fikrimi ve inandığımı paylaşmaktan çekinmem ama kırıcılıktan uzak durmaya dikkat ediyorum.
  • Bir de kendimi kötü hissettiğim ve bu halin uzun sürdüğü zamanlarda yazmak zor oluyor. Aslında yazıp rahatlamak istiyorum ama birbirimizi sürekli takip ettiğimiz arkadaşları üzmekten de korkuyorum. Çünkü o kadar çok giriyoruz ki birbirimizin hayatlarına, sevinçleri sevincimiz, üzüntüleri üzüntümüz oluyor. Ve bugüne kadar üzdüğüm tüm insanların anısına başka insanlar üzmek istemiyorum.


6 ve 7. maddeler (yemek tarifi ve ev işlerinden bahsetme konusu) ev hanımı olan pek çok blogger'ın bahsettiği konular, farklılık sayılmaz pek.

Gelelim en son cümleye; benzer taraf olarak, "hemencecik mutlu olur" a.

Eğer buraya bıraktığım gülücük işaretlerini baz aldıysan tespite bir şey diyemem ama ben genel itibarla zor mutlu olurum. Ama güleryüzlüyümdür hep. Mutsuzluğumu paylaşmayı sevmiyorum çünkü, benim için üzülmesin kimse istemem, herkesin kendine yeter miktar acısı ve üzüntüsü var zaten.
Yaratıcının aniden yakalayan doğal mucizeleriyle iyi hissedebilirim ama. Rüzgarla gelen güzel bir koku, aniden bastıran yağmur, minicik yavru bir kedi, bi bebek kahkahası, gündoğumu, günbatımı ve ayın her hali, seherde kuş sesleri, bomboş bir sokakta yürümek.... (yaz yaz bitmiyor) çok iyi gelir bana. İyi hissettirir ama uyarıcı etkisi kahve gibi, kısa sürüyor :)

Kendini iyi hissetmekle-mutlu olmak arasında çok fark var bana göre. Mutlu olduğunda gözlerinin içi parlar, sesinde coşku olur, yollarda seke seke yürümek istersin, istemekle kalmaz yürürsün, dünyadaki her şey gözüne güzel görünür, en kötü olayda bile güzel bir yan bulursun, "olsa da olur olmasa da olur, farketmez" cümlesi senden kilometrelerce uzaktır.

Cümleni "hemencecik sevinir" diye değiştirirsen tesbitin doğru, derim.

Amma uzamış ya; imla hatası, anlatım bozukluğu varsa kusura bakma, dönemeycem geriye. Çok manidar bir şarkı geliyor.
bitti.


Dont Worry, Be Happy - Bob Marley
Read On 1 yorum

32. Gün / lingo lingo köşeler / hayda breeeğ / top sizde ist. / kula kulluk edenlerse ömür boyu taş döşeye...

Cuma, Temmuz 18, 2008
Gecenin iki buçuğunda uyanınca, hadi bi bakayım şu 32. güne dedim. Basında Ergenekon'un karakutusu diye lanse esilen, çuval çuval belgeleri elinde bulundurup yayınlamayan, eski gazeteci yeni haham adayı arkadaş bakalım ne diyormuş diye?
Kanada'dan yapılan bağlantının son 15 dakikasıymış, zaten. Onda da çok dişe dokunur bi şey söylemedi. Daha çok hakkındaki iddiaları cevaplayıp, belgeleri neden yayınlamadığı hakkında kendini savundu,. Ya da o ciddi şeyler anlattı belki de ben algılayamadım, uykulu uykulu kimbilir.

Bağlantı bittikten sonra; programdaki gazeteciler kendi aralarında konuyu tartıştılar biraz. Tartışma sırasında Can Ataklı'nın her iki cümle arasına sıkıştırdığı "ne var ki ortada, yazdık zaten biz bunları" cümlesine Şamil Tayyar sonunda dayanamayıp, "ne yazdınız Allahaşkına, Susurluğun üzerine gittiğinizin onda biri Ergenekonun üzerine gitmediniz, hala da soruşturmayı basite indirmeye çalışıyorsunuz, biraz cesur olun, niye bu kadar ürkek davranıyorsunuz?" mealindeki cevabından sonra, Ataklı'nın ifadesi görülmeye değerdi. Epey bi süre toparlamaya çalıştıysa da nafile. Olmadı, dili dolandı. Adam kendi de biliyor, ne desin yani. Üstüne bir de Tayyar, sen beni bugünkü yazınla açıkça hedef gösteriyosun deyince, big brother yatıştırdı gençleri biraz.
Tayyar-Ataklı muhabbeti! bir süre devam edeceğe benzer, köşelerden köşelere göndermeler sürüyor. "Gazetecilik elbisesini Vatan Gazetesi’nin vestiyerinde unutmuş Can Ataklı" diyen Tayyar'a bakalım nasıl bi sıfat tamlaması yakıştıracak Ataklı?
Burası yaz köşesi, şurası kış köşesi, ortada ergenekon çetesi, deyip ilgimi çeken başka bi hadiseye zıplıyorum.


Dün Mustafa Koç'un Sinan Aygün'ü sözde sürpriz ziyareti çok manidardı bence, durduğu yeri gösterme ziyareti. Güya randevusuz, programsız bir ziyaretti ama nedense! basın vardı. Gerçi iki tarafın birbirlerine kılıç çekmesi yeni değil. Başbakan'ın daha önce Rahmi Koç'un "sakallı-bıyıklı eleman istemem" sözlerine grup toplantısında cevap verip, ayrımcılık demesi de elbette boşuna değildi.
Son iki yıldır her iki tarafın da açıkça görülmesinden çekinmediği ve gün geçtikçe daha da belirginleşen, Hükümet ile Koç grubu ve Doğan medya grubu arasındaki sürtüşme işi yakın zamanda bir yerden patlak verecek gibi geliyor bana.

iki yiğit çıktı meydaneeeeğ
ikisi de birbirinden merdaneeeeeeeğ
altta kaldım diye yerinmeeğ
üste çıktım diye sevinmeeeeğ
hayyda breeeeğ
diyorum, tarihin en çekişmeli güreşini izlemek için hazır nazır bekliyorum.

Ankara'dan bildireceklerimiz bu kadar, top sizde pardon söz sizde İstanbul :))

*

"Sapa, kulba, kaba itibar etme dostum, içi boş tencerenin bu sofrada yeri yokbuyurun dostlar buyurun Halil ibrahim sofrasına... "*


*:barış manço
Read On 2 yorum

"Mesnevi Okumaları"

Cuma, Temmuz 18, 2008

  • Susuzlar alemde su ararlarsa, su da alemde susuzları arar.

(s.93/beyit no:1741)



  • Ey dost! Aşıkların hayatı ölümdedir. Gönül vermede ancak gönül bulursun.

  • Ben yüz naz ve cilveyle gönlünü aradım. O usanarak bana bahane etti.

  • "Artık bu akıl ve can sana gömülmüştür" dedim, dedi ki: "Git git bana bu efsunu okuma.

  • Ben düşündüğünü bilmez miyim? Ey iki gözlü! Dostu nasıl gördün?"

  • Ey ağırcanlı! Onu hor gördün. Çünkü onu çok ucuza satın aldın.

  • Ucuz alan ucuz verir. Çocuk, bir mücevheri bir ekmek somununa verir.

  • Kendisinden öncekilerin ve sonrakilerin aşklarının gömüldüğü aşka daldım.

  • Onu kısaca söyledim. Onu anlatmadım. Yoksa hem idrak yanar, hem dil.

(s.93/beyit no:1752-1759 arası)



  • Ey eski dünyaya yeni can sen! Cansız ve gönülsüz bedenden feryat dinle.

  • Gülü anlatmayı bırak, Allah aşkına, gülden ayrı kalan bülbülün açıklamasını yap.

(s.95/beyit no:1801-1802)



  • O, halkı kendine tutkun görünce gururla kendinden geçer.

  • O bilmez ki şeytan onun gibi binlercesini ırmak suyuna atmıştır.

  • Dünyanın lütfu ve yaltaklığı güzel bir lokmadır. Onu daha az ye, çünkü ateş dolu bir lokmadır.

  • Ateşi gizli ve zevki aşikardır, dumanı işin sonunda ortaya çıkar.



  • Nefis, çok övgülerle Firavun olur. Tevazuuyla alçak gönüllü ol, büyüklenme.

  • Elinden geldiğince kul ol; sultan olma. Zahmet çek, top gibi ol; top sopası/çevgen olma

  • Yoksa letafetin ve bu güzelliğin kalmayınca, o dostlara senden bıkkınlık gelir."

(s.96/ beyit no:1852-1856 arası - s. 97 / beyit no:1867-1870 arası /Halkın saygıda bulunmasının ve parmakla gösterilen olmanın zararı)



  • Ey Allahım! Ey lütfu ihtiyaç gideren! Hiç kimseyi seninle birlikte anmak doğru değildir.

  • Bu kadar doğru yolu göstermeyi sen bağışladın, böylece bununla ayıbımızı örttün.

  • Önceden bağışladığın bir damla bilgiyi denizlerine ulaştır.

  • Canımda bir damla ilim var onu arzudan ve vücut toprağından kurtar,

  • Bu topraklar onu örtmeden önce; bu rüzgarlar onu emmeden önce.

  • Gerçi onu emse de onlardan geri almaya sen kadirsin.

  • Havada bulunan veya dökülen damla, senin kudret hazinenden nasıl kaçar?

  • Yokluğa girse yahut yüz yokluğa girse, sen onu çağırınca başından ayak yapar o

(s.97/beyit no:1880-1889 arası / "Allah'ın dilediği olur"un yorumu


Read On 0 yorum

Sayın Arkadaşım ...

Perşembe, Temmuz 17, 2008
Ahmet Hakan Coşkun bugün "bunları biliyor muydunuz" başlıklı bir yazı kaleme almış. İçinden benim ilgimi çeken kısmı şurası; "Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, "Ergenekon İddianamesi"ne girdiği söylenen "Agarta Efsanesi" konusunda danışmanı Akif Beki’yi, "Agarta magarta diyorlar... Akif! Ne iş?" diyerek iki gündür sıkıştırdığını... Akif Beki’nin ise, "Kayıp Kıta Atlantis... Şambala... Ayranların diyarı..." falan diyerek kekelediğini... Başbakan Erdoğan’ın da bunun üzerine "Ne bu ya... Hiçbir şey anlamadım... Git biraz daha detay çalış" diyerek posta koyduğunu..."

*

Okuyunca Allah Allah dedim, -benim eski patronum şimdilerde Başbakanlık sözcüsü olan- Akif Beki detay çalışma konusunda iyidir ama hayırdır, dedim. Aslında bu tarz konular -efsaneler, gelecek kurguları, fantastik hikayeler- özel ilgi alanına girdiğinden, -yanılmıyorsam bir de kitap yazmıştı- detaysız bi sunumla çıkacağını da sanmam ama, söyleyen de Ahmet Hakan yani. Bir dönemin enkırmen starı.
/Akif abi "posta koyarak" çalışmasıyla bilinen biri olduğundan (onun sunduğu programların hazırlık aşamasında birlikte çalıştığımızdan en çok nasiplenen de ben olurdum bu postalardan) eden bulur diyesim geliyor ama kıyamıyorum yine de:)/

Bir cevap dolaşır mutlaka haberciler arasında da, bakalım biz duyar mıyız? Artık yemeği kaynadığı yerde değil, ısıtılmış olarak sonradan yiyoruz , ev hatunu olduk ne yapalım :)

*

Bu haberci kısmısı:) muhabir kadrosu ayrı, üst kadro ayrı kendi aralarında bu tarz bilgi kaydırışları yapmaya bayılır. -bak bak, şu istifa etmiş, şu çıkarılmış, şu kanal şunun tazminatını vermemiş, şu muhabir şunu atlamış, bi başkası haber atlatmış, şu habere gitmiş eli boş dönmüş- şeklinde karşılıklı atıflar ve iğnelemelerle (bazen çuvaldızlamalarla) dolu muhabbetleri pek sever. Yetmez bi de bunları haber sitelerinde yazar. Tonla haber sitesi var, hem gündemi verip hem medya çalışanları ile ilgili bilgileri açık eden.
Valla ne yalan söyleyim ben de meraklan takip ediyorum bu içerikteki siteleri. Haberci kısmısının dedikodusu da böyle oluyo demek ki :)

Fakat bazen ters tepiyor. Çok iyi hatırlıyorum, zamanında kurumdan ayrılmak üzere olan bi abimiz -başka kurumlardan muhabir arkadaşlarıyla dertleşirken - "ya ayrılıyorum ama tazminat vermiycekler galiba" mealinde bi cümle sarfetmiş, bu cümle de yanına on katılarak, o zamanlar tek-tük olan bu tarz sitelerden birinde aynı gün flaş haber olarak verilmişti. Sonrasında o arkadaş kurumla ciddi sorunlar yaşadı.

Sonuçta bu iş ilişkilerle dönen bi iş; bi şey kaçırırsın başkasından tamamlarsın, kasetin bozuk çıkar, gittiğin haberin görüntüsünü dışardan bulman gerekir, ne yapcan o zaman? Kaldın mı ortada kabak gibi.
Allah'tan o arkadaş bu bahsettiğim şeyleri yaşamayacağı bir yere gitmişti de, pek sıkıntı çekmedi.

Hey gidi günler heeeeeeeeeey; şimdi masanın başından iki cümle döktürüverince o günlere dair, nasıl da özlediğimi farkettim işimi. Yapmasam da seviyorum ben bu mesleği yaw, ne yapayım içime işlemiş :))



Sayın Arkadaşım Osman - ERKİN KORAY

Read On 0 yorum

"Ağla Sevdam"

Çarşamba, Temmuz 16, 2008

  • Tüm kabukları hiç acımadan kanırtıp kanatan, ezip geçen, insanın içini parçalayan, yetmezmiş gibi yakasını paçasını parçalama isteği uyandıran şarkı.

  • Her dinleyişte yarım kalmışlık duygusunu zirveye taşıyan, acının sonsuz olduğu ve sonsuza kadar aynı şekilde kalacağı hissini vermesi nedeniyle de sıkça dinlememenizi önerdiğim eser. /dost tavsiyesi.

  • "Ağla ulan işin ne" dedirten aaaalamalar topluluğu.

  • Yorumcu: Yusuf Taşkın, söz: Aysel Gürel

  • Türk sinemasına külllt diye düşen Ağır Roman filmiyle adını duyuran şarkı, ilk günkü etkisinden zerre miktar kaybetmeyen ender eserlerden biri.

  • Yıllardır en damar şarkılar listemin ilk sırasında yer alıyor. Zirveyi hakettiğini bir başka küllt diye çarpan Duvara Karşı filmiyle ispatladı. Filmin en can alıcı sahnesine cuk diye oturdu ve "gözyaşları sel olup aktı":)

  • En son geçen yaz Duvara Karşı'nın tekrarını izlediğimde dinlemiştim.
Yazarın notu: karar verdim ben de sözlük yazcam; aslında ekşi sözlük olmasaydı ben bu ismi kullanacaktım ama önce davranmışlar ne yapayım:)
İsim önerilerini bekliyorum, solarım sen purofeşınılsın bu konuda, deneyimlerinden faydalanmak isterim.
İş başvurularında yalakalık yapan tiplere benzedim yaaa; "çalışanlarınızın deneyimlerinden yararlanmak, yeni şeyler öğrenmek ve kendi birikimimi paylaşmak isterim" tarzı cümlelerin kokusu geldi burnuma bu cümleyi yazarken.
Çağrışım üzerine çağrışım oldu, ordan oraya atladım, atladım deyince de, daldan dala atla yaaar geldi aklıma
gittim ben, ıııy.
Read On 3 yorum

Siyasette "Tanrı Kompleksi" / Prof. Dr. Nevzat Tarhan / Almak isteyene tonla ders çıkar bu yazıdan!

Salı, Temmuz 15, 2008
Siyasette 'Tanrı Kompleksi'


İster saldırgan kibirli, ister utangaç kibirli olsun, isterse mükemmeliyetçi kibirli olsun, büyüklük gizli isteği taşıyan siyasi aktörlere dikkat edelim.
Sayın Abdullatif Şener ve Sayın Şener Eruygur olguları bu konuyu düşünmeye beni zorladı.

E.Orgeneral Eruygur'un Kuleli Askeri Lisesi'nden arkadaşı Emekli Albay Güngör Başdağ'ın Vakit Gazetesinde bir açıklaması çıktı. Kuran kurslarına baskın yapmasını eleştiren arkadaşına, "Babam bana büyük adam ol dedi bugün büyük adam olmak için böyle yapmam gerekiyor" anlamında cevap vermiş.

Diğer taraftan AKP'nin kurucu dörtlüsünde olan Abdüllatif Şener yakından tanıyanların şaşırmayacağı şekilde daha ön planda olacağı bir siyasi tercihe yöneldi.

Sayın Şener ve Sayın Eruygur'u kişilik analizi yapacak ve tanı koyacak şekilde tanımıyorum, böyle bir iddiam ve hakkım yok. Ben onların yaptırdığı çağrışımları sizinle tartışmak istiyorum.

Diğer taraftan Sayın Başbakanın, Sayın Deniz Baykal'ın, Sayın Sağlık Bakanının, Sayın Devlet Bahçeli'nin ve Sayın Fatih Terim'in bazı tavırlarının dikkati çektiğini de söylemek zorundayım. Ülkenin menfaati için görüşümü içinde öneri olan bir geribildirim olarak değerlendireceklerini ümit ediyorum.

Analitik Psikiyatride geçen "Omnipotens" terimi Türkçede "Tam güçlülük" olarak ifade edilir. Popüler psikolojideki karşılığı "Tanrı Kompleksi" olarak bilinir.

Freud "insanlar hasta olduğu gibi toplumlarda hasta olur ve psikolojik dinamikler birbirine benzer" der. Olayların arka planını anlamakta bu bakış önemli bir farklı açı sağlıyor.

Politik areneya baktığımızda insanlardaki bu duyguların davranışlarını önemli derecede belirlediğini görüyoruz. "Biz istemeden bu memlekette hiç bir şey yapılmaz. Bu memlekete komünizm gelecekse biz getiririz. Ben ne diyorsam o olur. Bir manşet atarım iktidarlar değişir. Sen benim kim olduğumu biliyor musun?" söz ve iddiasını bu insanlardan çok duyarız. "Bir adam yaratmak" hayali hoşlarına gider.

Aslında yaptığı işin çok önemli, hayati ve üstün olduğuna inanan kişilerdir "Tanrı kompleksi"ndeki kişiler. Hayatı devam ettirebilme ve sonlandırma gücü doktorlarda tanrısallık duygusu uyandırır. Aynı şekilde mimarlar ve sanatçılar bu riski taşıyan insanlardır. Hayret ettirecek tasarımları "Kreatif"dir. Bu meslekteki kişilerin egolarında ortaya çıkan kabarmanın zararı daha çok kendilerine ve yakınlarınadır.

Siyasetçilerde ve askeri liderlerde ise benzer duygular son derece tehlikelidir. Son günlerde bazı yeni siyasi aktörlerin çıkışlarında "Tanrı Kompleksi" nin rolü var mı iyi incelemek gerekiyor. Parti bölünmelerinde ve savaş yenilgilerinde kararları etkileyici kişilik özelliği maalesef bu özelliktir.

"Tanrı kompleksi" olan kişi "Alçak dağları ben yarattım" der gibi dolaşır. Kendisine yüce insan denilmesini bekler tavırlarındadır. İnsanlardan hep alacaklı gibidir. Tutkulu, yüksek hedeflere sahip, övgüye aç ve eylemlerini başkaların vereceği değere göre endekslemiş, alkışlarla beslenen, en başta gelen ego doyum aracı önemlilik ihtiyacını tatmin olan bu kişilere dikkat edelim.

Sezgilerine vahiy gelmiş gibi güvenen "Tanrı kompleksi"ndeki kişiler kendilerine sadık olanları ve her kareketinde keramet var gibi davranan çevresindeki kişileri çok severler.

Çocukluklarında genellikle ağır eleştiren ve yüksek beklenti veren anne-baba tarafından büyütülmüşlerdir. Büyüklük fantazileri ve aldıkları övgü dışında hayattan pek zevk alamazlar. Bu kişilerde hükmetme ve kontrol etme arzuları şehvet boyutuna çıkabilir.

Olayları kendilerini ön plana çıkaracak şekile ve övgü alkış alacakları biçime dönüştürmeyi başarırlar. Sıradan olmaktan ölesiye korktukları için çok çalışırlar. Akıllı ve yetenekli dedirtecek pozisyon peşindedirler. Etkileyici bilgiye sahip, konuşma becerisi yüksek, hitabeti gelişmiş, edebiyatı seven ancak bilgisi derinlikten yoksun kişilerdir. Bütün bu becerilerini bulunduğu topluluğa hizmet için değil kendi özgüvenini beslemek ve düzenlemek için kullanırlar.

Önemli ve özel olma gizli istekleri ve kendilerini göstermeye yönelik eğilimleri nedeniyle psikolojik savaşta övgü ve propaganda ile yüceltilip övgüyü kaybetme korkusu ile dümenlendirilen kişilikler olmuşlardır.

Mükemmeliyetçi kibirlilerin belirgin özellikleri ise, kendilerini mükemmel gördükleri için yakınlarından ve iş arakadaşlarından da mükemmellik beklentileri yüksektir. Bütün zor ve sıkıcı işleri zevkle yaparlarken yakınlarına acı çektirirler ancak farkında değildirler. Bunun için çoğu zaman yalnız kalırlar.

Saldırgan kibirliler ise engellendiklerinde kolayca kavga ederler, eleştiriyi kişiliklerine yönelik hakaret olarak ele alırlar. Kongrelerinde sıkça kavga çıkan siyasetçilere dikkat edelim.

Utangaç tavırlı ve alçak gönüllü rolü oynayan kibirliler hep küskünler hareketini oluştururlar.

Başarı en önde psikolojik ihtiyacları olduğu için eğer başarı yeterli değilse veya kayıp yaşadı ise "Yaşam sebebim ortadan kalktı" diyerek narsisistik yaralanma yaşar ve intihar edebilirler. Ama öncelikle başkalarının başarısını ve bilgisini kendilerine maletmede çok yeteneklidirler.

Partisinin veya ordusunun başarısını kendisinde toplayıp yeryüzü tanrısı oldukları duygularına kendileri de inanırlar.

Ümitsizliğe düştüklerinde intihar riski taşırlar. Cezaevleri intihar eden ünlülerin örnekleri ile doludur. Savcılarımız dikkatli olsunlar.

Yeni siyasi harekete soyunanlar veya alkış odaklı siyasetçiler "Hep bana, hemen şimdi bana, ben en iyiyim, en iyi ben bilirim" diyorlarsa ve eleştiriye kapalılarsa kendi benlik çıkarları için sevenlerini ve ülkeyi maceraya atmalarının sorumluluğunu düşünsünler.

Prof.Dr.Nevzat Tarhan
Read On 5 yorum
Read On 0 yorum

Örtüzedelere / Örtüyüzedeleyenlere İthafen!!!

Pazartesi, Temmuz 14, 2008
Haftasonu iki kına gecesi, iki düğün, bi düğün yemeği ve bi düğün konvoyunun altında kaldım. Ordan oraya koşturmakla geçti zaman. Eğlence işine çok soğuk bakmasam da, iki cinsin karışık eğlendiği ortamlardan oldum olası hazzetmedim, etmem, edemem!
Bu konudaki en net tavrım da, eşimin ailesinin tüm ısrarlarına rağmen, düğün yerine nikah da nikah diye tutturduğum zamandır. Kimse sana oynamayı yasaklamıyor ama çok eğlenmek isteyen uygun bir ortam ayarlar yapar bi kına gecesi, kurtlarını döker di mi ama? Gerçi şimdiki kına geceleri de bi alem. Kız kınası diye gidiyorsun, ortalıkta kadından çok erkek var, anlamadım gitti.

*

Konuyla ilgili olarak kayınpederim; "kadınlara gökte düğün var dense göğe merdiven dayarlarmış, sen de düğün gördün mü kaçıyorsun" der, ben de ona detaya inmeden "cinsim ben biraz" derim:))

*

Bir de bu düğün hadiseleriyle ilgili yazmak istediğim; kardeşim kafanıza silah dayayıp başınızı örttürmüyorlarsa, Allah rızası için her iki cinsin bulunduğu ortamlarda hoplayıp zıplayıp, taşıdığınız kıyafete ihanet etmeyin yaw. Örtün senin mahremiyetin değilse, yabancı erkekler tarafından izlendiğini bilerek çıkıp oyun havasında göbek atma rahatlığı gösterebiliyorsan, özetle örtün seni örtmüyorsa, niye bu sıcakta kasıyorsun kendini kardeşim. Örtmeme gibi bi seçenekte var. Yapmayın yaw, insanın içi kaldırmıyor, yapmayın!!!

*

Toplaşıp geniş bi yer tutsak, bu görüntüde tesettürlü hatunlara, buyrun yiyin için oynayın dilediğinizce, ama bi daha gittiğiniz düğünlerde lütfen en azından izleyici olarak kalın, desek; bi işe yarar mı acaba?

*

Al bak atıyorum sana oyun havası, oyna evinde, at göbeciğini, ama nolur dökülmeyin ortalığa ya, nolur!!!



Cekirge - Oguz
Read On 3 yorum

وَقَالُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا / أَنتَ مَوْلاَنَا

Çarşamba, Temmuz 09, 2008
7 temmuz pazartesi / 90'dan bu yana tam 18 koca sene

Bugün ahretliğime gittim, artık ona dost demek bile yetmez. Çünkü biliyorum ölenedek sürecek bu ilişki, inanıyorum. Araya mesafeler girse, yollar bi şekilde ayrılsa bile bilirim, ne vakit daralsam O oradadır, bilirim bi telefon yeter ayrı geçen zamanları geçmemiş etmeye.
Orta ikinci sınıfa dayanıyor tanışmamız. Haylaz bebelerdik o zaman, asi damarlarımızın yeni yeni kabardığı zamanlardı. Hayatımın zor geçen süreçlerinden birinde atıldı temelleri bu birlikteliğin. Önceleri sadece sınıf arkadaşıydık sonrasında sıra arkadaşlığı, mahalle arkadaşlığı, yol arkadaşlığı, sırdaşlık geldi. Beraber hayaller kurduk, ben öğretmen olmak isterdim, o iletişimci. Hayatın ironik vakıalarından biri gerçekleşti sonra. Ben İstanbul İletişim'e, O Marmara Sınıf Öğretmenliğine girdi. :) Yine beraberdik işte, bir farkla birbirimizin olmak istediği yerlerde. Ama mühim değildi yabancıya gitmemişti çünkü hayallerimiz.
Ayrıldı yollarımız sonra ben Ankara'ya döndüm, o devam etti. Okulunu bitirdikten sonra Eskişehir'e çıktı tayini, Ankara'ya her gelişinde görüştük, bir defa da biz Eskişehir'e gittik ziyarete. Bir kaç yıldır görevine İstanbul'da özel bir okulda devam ediyor. Biri yarıyıl tatilinde biri de yaz tatilinde olmak üzere sene de iki defa kalıcı gelir bana. Gündüz yeme-içme hoş-beş, gece de eskileri yadederek otururuz imsak vaktine kadar. Ankara'ya gelirken hala tren kullandığından, benim evimin önünden geçeceği zaman arar, ben de onun içinde olduğu trene el sallarım.
Bu yazıdan alınacak ders; Herkese lazım bi ahretlik :)


8 Temmuz / Salı


  • Hadiii, bakalım daha neler olacak? İzleyelim-görelim.
  • Bütün günüm paytağa bacak açma egzersizleri yaptırmakla geçti. Dün ahretliğime giderken, balkona bırakıp gitmiştim, bütün gün sepetinde sıkılmasın diye. Geldiğimde bi baktım ki, pulpul paytak sırtüstü kafası havada, düzelmek için çabalıyor ama başaramıyor. Hain bir kuş saldırısına mı uğradı bilemiyorum, aslında altına girip saklanabileceği kuytu yerler de ayarlamıştım ama... Ayağında iki ufak yara var. Pek yürüyemiyordu akşam. Durum böyle olunca bana da egzersiz yaptırmak düştü. Şükür daha iyi ama sürekli yanımızda kalmak istiyor. Elimizde bir kağıt havlu rulosu, pulpul efendi nereye oturmaya karar verirse, hemen seriyoruz havluyu, üstüne oturtuyoruz. Ama çok uyanık bi hayvan bu, kağıt havlu sermemize rağmen pisletmiyor, ortalığı kirletirsem balkon yolu gözükür bana diyor heralde:)
  • Günler bööyle geçip gidiyor.

9 Temmuz / Çarşamba


Bugün için yazmak istediğim fazla bir şey yok aslında.
Son zamanlarda yatmadan önce her akşam Bakara 285-286 ayetlerini (amenerrasulü) Mehmet Emin Ay kıraatiyle dinliyorum. Nefis okuyor. Bu iki ayetin meali de çok etkileyici.


ءَامَنَ الرَّسُولُ بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْهِ مِنْ رَبِّهِ وَالْمُؤْمِنُونَ كُلٌّ ءَامَنَ بِاللَّهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِنْ رُسُلِهِ وَقَالُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ

285- Elçi, kendisine Rabbinden indirilene iman etti, mü'minler de. Tümü, Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine inandı. "O'nun elçileri arasında hiçbirini (diğerinden) ayırt etmeyiz. İşittik ve itaat ettik. Rabbimiz bağışlamanı (dileriz). Varış ancak Sanadır" dediler.

لاَ يُكَلِّفُ اللّهُ نَفْساً إِلاَّ وُسْعَهَا لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِن نَّسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا رَبَّنَا وَلاَ تَحْمِلْ عَلَيْنَا إِصْراً كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِنَا رَبَّنَا وَلاَ تُحَمِّلْنَا مَا لاَ طَاقَةَ لَنَا بِهِ وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا أَنتَ مَوْلاَنَا فَانصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ

286- Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez. (Kişinin nefsinin) Kazandığı lehine, kazandırdıkları aleyhinedir. "Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz şeyi bize taşıtma. Bizi affet. Bizi bağışla. Bizi esirge, Sen bizim Mevlamızsın. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et."



Amenerrasulü/Bakara 285-286 - Mehmet Emin Ay
Read On 7 yorum

Geçen günlerin özeti / Ey benim garip ülkem / İbrahim, içindeki putları devir!

Pazar, Temmuz 06, 2008
27 haziran

Anneme gittik bugün, elif sitenin havuzuna girmek istemiş, babamda kıramamış ayaklarını sokmasına izin vermiş. Yeter mi, üstü başıyla oturmuş havuzun içine. Babam da üstü ıslandı, üşümesin diye soymuş çocuğu. Birader bi havlu alıp indi, sarıp getirdi eve. Ardından doğru banyoya, akşama öksürmeye başlayınca hasta olacak diye korktum ama şükür ki iyi.
Annemlerin balkonda biraz başım döndü, bizim yavruşlarda sepetlerinde, üzerlerine düşmeyeyim diye çabalarken, vücudum öyle garip şekiller aldı ki, şaşırdım. Nereye çarptım, ne oldu bilmiyorum ama sonunda düştüm. Yavruşlar sağ ama benim acayip belim ağrıyor.

28 haziran

bütün gün ikizlerin haşarılıkları ve bel ağrısı ile uğraşıp, yetmez gibi akşam ü. ve ş. ile pikniğe gittim göksu'ya. yine de keyifliydi. ş'nin karnı artık iyice belli oluyor. elif yine ne kadar kedi-köpek varsa kovaladı, bir ara simsiyah koca bir kediyle buldum onu. kucağına almış dolanıyordu, miyase sanmış. güç bela aldık elinden, kavga-kıyamet koptu.
eve döndüğümüzde saat bir buçuğa geliyordu, pulpul'u ve çings çings'i yemleyip sularını verdim. Yatağa zor attım kendimi, belim fena.

29 haziran

Sabah yavruşları yemlemek için sepeti açtığımda yakışıklı horoz adayımı su kasesinin içinde ölü buldum...
Elif'e söyleyemedim bi süre, kendime de gelemedim. ELimden gelen her şeyi yapmıştım, neden öldüğünü anlayamadım, bir iki şey geliyor aklıma, ördekle birlikte suyla oynayıp sonra da kendini kurutamayıp üşüdüğünü düşünüyorum ya da yeni aldığımız vitaminli civciv yemi ağır geldi. Tam 15. günde aramızdan ayrıldı yavruşum. Pulpul da en az benim kadar üzgün, özlüyor onu, ardından bağırıp duruyor.
Tam 3 saat sonra söyleyebildim elif'e, çok üzüldü ağladı, doktora götürmek istedi. Ama dönüşü olmadığını söyledim, onu hep hatırlayabileceğini ve kalbinde yaşayabileceğini anlattım. biraz sakinleşti. gömmeyi ve mezarına çiçek bırakmayı teklif ettim kabul etti.
Eşyalarımızı topladık. çins çings'i de kağıt havluyla kefenleyip, bir poşete koyduktan sonra baba ve anneannelerle buluşmak üzere yola çıktık. Balgatta toplaşıp, teyzemlerin hacıhasan köyündeki bahçesine gittik. Oraya gömdük yavruşu, asmanın dibine....
İyi ki gittik, elif için daha kolay oldu her şey. Orada bahçeyle ilgilendi, sebzeleri suladı, kova ve küreği alıp toprakla oynadı uzun süre, çimleri sulayan otomatik fıskiyenin altına geçip ıslandı, hatta bi ara aralık kalmış garaj kapısından çıkıp gitti, kimseye haber vermeden. Gözüm üstündeydi ve fazla uzaklaşmadan yakaladım.
Ara ara çings çingsten bahsetti, kuzenlerime onun ne kadar tatlı olduğunu filan anlattı, onu hiç unutmayacağını söyledi. Biz bir şeyler söylediğimizde de, bu konuda konuşmak beni üzüyor, konuşmayalım daha fazla, dedi.
Bakıp, büyüttüğün sevdiğin bir canlının kaybı çok zormuş, ne çok yaralıyormuş meğer, ne kadar alışmışız meğer. Boynunu uzatıp, kanatlarını açarak yarım yamalak uçuşları, yemlemek için kapıyı açtığımda cikirdeyerek kenara çekilmeleri, avucumun içine adığımda sesini kısıp, gözlerini kapatıp uykuya dalışları... hiçbiri gözümün önünden gitmiyor...

1 Temmuz

Ergenekon hadisesini dikkatle takip ediyorum, sessiz ve serin kanlı. İzliyorum, hiç bir şey boşuna olmuyor bu ülkede, yeniden inanıyorum. Şener'in adımlarını bekliyorum, siyasete döneceğini açıklarsa hiç şaşırmayacağım. Yalnız Aygün'e dokunuyorsa bu iş, Hisarcıklıoğlu ve Gökçek'le de bir bağlantısı olabilir, diyorum. Üç silahşör gibidir, parsel parsel Ankara'lıdır onlar. Bakalım...

3 Temmuz

Bugün Regaip kandili ve hayırlısıyla üç aylar başlıyor yarın. Ya Rabbi bu garip ülkemi sen düzlüğe çıkar, güzel günler görme ümidini diri tut içimizde...

4 Temmuz

İnanamıyorum, bu soruşturma adeta vatanı-milleti seven, görünmez düşmanlardan koruyan adamlara karşı bir duruş gibi lanse edildikçe şaşıp kalıyorum. Aygün'ün "Atatürk'ü seviyorum" cümlesini konumlandırmaya çalışıyorum. Tek suçu onu sevmek; yoksa dünya hoş, gerisi boş!!!

5 Temmuz

Erdem Beyazıt vefaat etmiş, çok üzüldüm. En severek yaptığım röportajlarımdan biri onunlaydı on sene kadar evvel, mütevazi evi ve kişiliği, konukseverliği, şiir okuyuşu ve hele o kütüphanesi aklımdan hiç çıkmamıştı. Şimdi o da toprak olacak işte. Allah rahmet eylesin.

**********************************************************
(Buraya kadar olan bölümü kendi günlerinde word dosyası olarak yazmıştım, aktarıp ekledim, bundan sonrasını şimdi yazıyorum)

Ve Bugün

Bir ölüm haberi daha, şampiyona maçları sırasında tv'de sık sık izlediğimiz Federasyon BAşkanı Hasan Doğan kalp krizi geçirip, ölmüş. Ne garip; nasıl da heyecanlı ve yaşayan bir adamdı daha on beş gün önce, boşuna dememiş Cahit Sıtkı; Neylersin ölüm herkesin başında/Uyudun uyanmadın olacak....
Allah rahmetini esirgemesin ölü, diri tüm kullarından...

*

C.tesi akşamı Elifcikle birlikte yürüyüşe çıktık anne-kız. İki çiçek fidesi aldık yeni açılan çiçekçiden. Eve gelince fideleri Elif'e diktirdim, minicik avuçlarıyla toprağı doldurmaya çalıştıkça döktü-durdu:) Cansuyunu da o verdi. Bakalım bir kaç gün içinde belli olur saksılarına alışıp alışmadıkları. Eğer yaşamaya karar verirlerse; biri anneanneye, biri babaanneye hediye gidecek. Kendimiz için yeniden alacağız, kuzucuğum dikecek. Evin yakınlarına çiçekçi açılması ne güzel, önünden geçmesi bile keyifli,renk cümbüşü... Karı-koca işletiyorlar dükkanı,tanıştık, anlaşılan o ki sık sık uğrayacağız oraya.

*

İnternet kullanımını kısıtlamam iyi oldu, gerçek dünya ile bağlantım arttı. Eve giriştim biraz. Cam-pencere, tül-perde, koltuk yüzleri, salon ve oda duvarları, çamaşır dolapları derken, epey bi iş kotardım, bir de mutfağa el atıp, halıları yıkamaya gönderdim mi, tamamdır.

*

Bir de bu yazısı var Ahmet Altan'ın;


Darbe ve medya

Her darbenin bir medyaya ihtiyacı vardır. Darbe silahsız olur ama medyasız olmaz. Çünkü darbelerin altyapısını medya hazırlar, ülkeyi “korkunç” bir tehlikeyle karşı karşıya olduğuna ikna etmek, insanlarda “biri gelsin bizi kurtarsın” duygusu yaratmak medyanın görevidir. Bu ülke yıllarca “komünizm” tehlikesiyle karşı karşıya olduğuna nasıl inandı? Türkiye’de komünist bir sistemin kurulmasının ne imkânı ne ihtimali vardı. İşçi sınıfı bile yoktu o zamanlarda. Gencecik çocukların hiçbir sosyal temeli, hiçbir toplumsal tabanı olmayan hareketleri bu ülkeye büyük komünist ayaklanması diye nasıl yutturuldu? 12 Mart’ta ihtiraslı generallerin kendi aralarındaki iktidar mücadelesini, bu halk nasıl oldu da “komünist devrimin” önlenmesi olarak kabul etti? Bu insanlar ne olduğunu bile bilmedikleri komünizmin bir “öcü”, ordunun da tek kurtarıcı olduğuna nasıl inandı? Medya sayesinde inandı. Darbe yandaşı medyanın birinci görevi bir “korku” yaratmaktır. Ortada toplumsal bir “korku” olmadan darbe olmaz çünkü. Darbe, bir korkunun üzerine inşa edilir. Eğer vaktiniz varsa gidin bir kütüphaneye bizim gazeteleri bir tarayın. Nasıl bir dehşet duygusu yarattıklarını göreceksiniz. Darbeciler de kendilerine bağlı “Ergenekon”larla bu dehşetin yaratılmasına yardımcı olacak eylemleri
ateşlerler. 12 Eylül’de yakalanan bir tabancanın sabahleyin bir solcuyu, öğleden
sonra bir sağcıyı vurmuş olduğunun ortaya çıktığını hiç unutmayın. Bir Ergenekon varsa mutlaka bir de medyası vardır. Ergenekonların beslediği dehşeti halka çarpıtarak sunacak bir medya olmasa, o dehşet eylemleri ne işe arar?Medya o terörü apaçık yazsa Ergenekonlar teröre mi bulaşabilir? Ne yazık ki darbeler her zaman kendilerine yandaş medya bulurlar. Çünkü darbeler çok para dağıtırlar. Hiç kimse onları denetleyemediği, kimse onlara hesap soramadığı için darbeciler yandaş medyayı paraya boğarlar. 28 Şubat’ın en büyük banka soygunlarının gerçekleştiğidönem olduğunu her zaman aklımızda tutmalıyız. Darbeci medyanın ne beklediğini anlayabilmek için o dönemi iyi bir incelemek gerekir. Bugün de Ergenekon’un ve darbenin bir medyası var. Dehşet yaratmak için programlanmış bir silahlı çeteyi “vatansever” grup, darbecileri “ülkeyi kurtarmak isteyen insanlar” olarak göstermeye çalışan bir medya. O medyada “darbe” sözcüğüne pek rastlamazsınız. Eğer rastlarsanız, “aslında böyle bir darbe tehlikesinin olmadığını” anlatan satırlarda rastlarsınız. Organize bir eylemin sonucu öldürüldüğü, jandarma istihbaratının cinayeti çok önceden bildiği anlaşılan Hrant Dink cinayeti onlar için “birkaç serseri çocuğun” işidir. Buna inandırmak için çok uğraşırlar. Darbeleri, çete cinayetlerini perdelemeye çabalarlar. Ve, “tehlikeyi” abartırlar. Laiklik tehlikededir. Kadınlarımızın başlarını bağlamak için gelmektedirler. İçki yasaklanıyordur. Avrupa Birliği, Türkiye’de “İslami bir cumhuriyet” kurmak için kıvranmaktadır.“Cahil” halk irticayı desteklemektedir. Türkiye’yi “irticadan” kurtarmak için ne halktan ne Avrupa’dan bir ümit vardır. Ve, Türkiye kurtarılmalıdır. Bu şartlarda sizce “kurtarıcı” olarak kimi göstermektedir bu gazetelerle televizyonlar? Adres bellidir. Daha önce onları paraya boğan bir adres. “Darbeci paşaların” gözaltına alınması, Ergenekon çetesinin yakalanması onlar için hüzün verici olaylardır. Bütün bu gözaltıları, soruşturmaları, “Türkiye’yi kurtarmaya uğraşanları sindirecek” operasyonlar olarak sunarlar okuyucularına. Paşaların darbe hazırladığını ortaya koyan günlükler “unutulmalıdır”, çetenin işlediği cinayetler, attığı bombalar
konuşulmamalıdır. Televizyonlara bakın. Gazeteleri okuyun. Kullandıkları sözcüklere dikkat edin. Darbe medyasını göreceksiniz. O medyada çalışan çok dürüst insanlar da var ama oralarda “psikolojik savaş” elemanı olan yazarlar ve yöneticiler de var. Ama bu sefer beceremeyecekler. Bütün bu gelişmeler, onların beceremeyeceğinin işareti. Demokrasinin tehlikede olmasına hiç aldırmayan bu medya şimdi şaşkınlıkla bu ülkede “demokrasi” isteyen insanlar olduğunu görüyor. Ve, komik bir şekilde yüksek tirajlarına rağmen marjinalleşiyorlar. Çünkü artık darbenin ve Ergenekon’un bir medyası olduğu gibi... Demokrasinin de bir medyası var bu ülkede. Onları öfkeden çıldırtan da bu. Ama onları öfkelendiren, halkı sevindiriyor. Artık darbe istemiyor çünkü bu ülke.

03.07.2008 / Taraf


Bir de bu var, Perihanım Mağdenim yazmış da yazmış.


Benim için güzel başladı üç aylar, dilerim "İbrahim olup, tek tek putlarımızı devirdiğimiz" bir üç ay olur.

Bin nemrut yüklendi omuzlarına / bir nemrudun ocağını / bin uşakla harlasalar ateşi / yine dönüşür İbrahim'e gül...

Tüm ateşleri güle döndürecek bir iman dirilsin kalplerimizde inşaallah. Hadi selametle.


Read On 4 yorum

İletişim

uragan3@gmail.com

Blog Arşivi

Translate