uragan/günlük
bİr nevİ "anı deposu"

örmeye devam /Farid FArjad/pari kojae-peri kızı nerdesin?

Cuma, Şubat 27, 2009
Tığa elim alışsın derken, motif hastası olacağım yakında. Örmesi çok keyifli hem de acayip kafa boşaltıyor. Her zinciri bir tesbih tanesi sayıp, "ya sabır" çekmek de mümkün :)
Dün gece düşündüm Farid Farjad kemanı eşliğinde motif ören başka biri var mıdır ki acep?

Başka şeylerde düşündüm tabi. Üzüldüm, gözlerimin buğusunu kahverengi göz kaleminin ardına gizledim. Sonra "düşmeyin" dedim, "olsun, öyle olsun" dedim.
Ağlamayı kemana bıraktım, zikri zincirlere ekledim ve sabrı dilime...
Sabrı yaratan Allah'a hamdolsun...




pari kojaee - Farid Farjad






İşte bunlar da son iki günün neticesi...
Read On 6 yorum
Perşembe, Şubat 26, 2009
Bazen bir kaç sene öncesine kadar hala içimde var olan kendimi savunma isteği ve ihtiyacı depreşiveriyor içimde. Öfke sızmaya çalışıyor içime; yanlış anlaşılmalar, yanlış anlatılmalar, yanlış hatırlanmalar ve tabi benim yanlışlarım, hepsi karşıma geçip pis pis sırıtıyorlar, öfkemi kabartmaya çalışıyorlar. Ama yooo olmayacak bu, öfkeyle bakmayacağım o yanlışlara, yaşanmışlara ...

"Olan-biten her şey olması gerektiğindendir, bu yüzden öfke boşunadır. Öyle olması gerekmiştir, öyle olmuştur, sebebler dairesi elbet vardır ama gelen her ne varsa yaratanın elindendir. Sebeplerin faillerine öfkelenmek, seni ve onu yaratana da öfkelenmektir. Seni ve onu yaratan bilmiştir, "ol" demiştir, olmuştur.

Can yakabilir, hırpalayabilir yaşandığında ama yaratan her daim yarattığına doğru yolu gösterir, yanlış yaptığında onu esbapla uyarır. Bu uyarıları görüp dikkate alan insan acının nefsi olanından münezzehtir, sadece lezzetli ve kemale erdirici olanından tadar. Ve böylesi bir acı da kalbi zenginleştirip, kapılarını en öfkelendiklerine bile açmana yardım eder."
Read On 0 yorum

dervişin fikri neyse zikri hesabı

Çarşamba, Şubat 25, 2009
Elif'in örgü oyuncak talebi sayesinde şişten sonra tığa da el attım. Bu alttakini elim tığa alışsın diye başladım. İki boyutlu, ayıcık kafalı bi anahtarlık olacaktı sözde. Ağzı, gözü kulağı derken, bitti. Ucuna takmak için anahtarlık ararken, hatun kız ayıcığa boyut kazandırmam konusunda ısrar etti. Baştan 3 boyutlu örseydim eminim daha kolay olurdu, iki yuvarlak parça ve bir de ara parça örüp eklemek zorunda kaldım çünkü. Bu haliyle anahtarlık vasfını kaybedince altına bir parça ördüm, oldu bize ayıcık kafalı toka kutusu.



Bu garibim de büyüyüp battaniye olacağı günleri umutla bekleyen örgü parçalarımdı. Haftasonu ani bir karar değişikliğiyle, aralarda trabzanlardan da faydalanarak minder yüzüne çeviriverdim.



Bu fotoğraf da son günlerdeki favori çorbamızın ana malzemeleri; Başlangıçte sadece un kavurarak yaptığım mercimek çorbam yıllar içinde malzeme yönünden gittikçe zenginleşti. Artık başka bir şey oldu, mercimek demek haksızlık olur yani, "annemin 8'lisi" koyduk biz adını.*



*: Denemek isteyene tarif;

2 lt suya; 1,5 su bardağı mercimek, 1 orta boy soğan, 2-3 diş sarımsak, 1 büyük patates, 1 büyük havuç, 3-4 çiçek brokoli, bi avuç dolusu ıspanak, yarım çay bardağı bulgur

Kaynayan suya hepiciğini atıp iyice haşlanana kadar pişiriyorum, sonra blendırdan geçiyorum. Yaparken hiç yağ koymadığım için üzerine sos, tereyağ-zeytinyağ karışımında bol nane ve toz kırmızı biber yakıp ekliyorum, afiyetle yiyiorum.

Acayip besleyici ve de doyurucu bi çorba.
Read On 6 yorum

[.]

Pazar, Şubat 22, 2009

  • En sevdiğim animasyon filmlerden birini izliyor elif hanım, robinson ailesi, hani şu kızıl kafalı şirin şebelek çocuk ve hepsi birbirinden eğlenceli ailesi var ya işte o.
    Lewis dinliyor ve hayatının lewis yüzünden mahvolduğunu düşünen oda arkadaşının sesi geliyor, içerden. En sevdiğim sahnelerden biri; "- hımmm bi düşüneyim, hayatımın sorumluluğunu üzerime almak mı, seni suçlamak mı? ding ding ding ding -seni suçlamak"

  • Issız adamı izledim, geçen hafta. Filmden bahsedince aklıma geldi şimdi, ama bir şey yazmayacağım fazla, sadece babam ve oğlum'un üzerimde bıraktığı etkiyi bırakamadı bende, nedense.
ve bitti.


İzlemeyenler varsa, şarkılı robinson :)





Read On 0 yorum

tokat/çaydanlık/çam kokusu/kurtuluş parkı/makarena/nargile/erkan oğur/pudra şekeri/che/ilesam/aiwa/jean reno ve daha birbirinden alakasız ne varsa...

Perşembe, Şubat 19, 2009
Yatmadan önce elifi tuvalete götürüyorum, kocaman bir çocuğun kucağımda uyurken ki halini vestiyerin aynasında her görüşümde tuhaf bir hisse kapılıyorum, kendime yabancılaşıyorum, garipsiyorum, ne zaman büyüdüm ben bu kadar, diyorum. Senelerin bu kadar hızla geçmesine ve hayatımı bu kadar değiştirmesine rağmen, geçmişten pek çok anı nasıl bu kadar canlı kalabiliyor?
  • Babamdan yediğim ve oturduğum sandalyeye geçmeme sebep olan o tokadı,(ve belkide matematiği sevememe nedenimdir, adam bi saat anlatıyor anlamadığım yeri, ben uyuyakalmışım olacak iş mi yaw)
  • annemin elektrik kesildiğinde çaydanlığa sıcak su doldurup onunla önlüğümü ütüleyişini,
  • ilkokuldaki kankam gökseli,
  • pencereyi açtığımda karşıdaki ormandan yükselen çam kokusunu,
  • K.hamamdan Ankaraya taşındığımızda ne kadar bocaladığımı,
  • ortaokuldayken bile aşırı milliyetçilerden hazzetmediğimi,
  • erkek kardeşimi berbere götürürken bana neler çektirdiğini,
  • ahretliğimle her sabah beraberce otobüs durağına gidişimizi ve okul dönüşü kurtuluş parkının başında inip o ağaçlarla bezeli yolu kah keyifli kah üzgün ama hep beraber geçişimizi asla unutmuyorum.
  • İki kez üstüste üniversite sınavını kazanamamanın yarattığı hayal kırıklığını,
  • son denememin tahminimden de iyi sonuç vermesini,
  • üniversiteye kayıt yaptırmaya gittiğimizde fakültede"makarena" eşliğinde kıvıran dekan, hoca ve asistanları,
  • babamın "bak burada hiç sıkılmayacaksın" deyişini,
  • ilk yıl o kadar nefret ettiğim İstanbulu sonra memleketimmiş gibi sevişimi,
  • ilesamdaki elma çayını ve elmalı nargileleri,
  • sorumlu olduğum öğrenci grubunu nargile içmeye götürüşümü,
  • yazarlar birliğinde hep çalan erkan oğur türkülerini,
  • cemal reşit rey'de geçirdiğim haftasonlarını,
  • fkm'deki paneli,
  • tutunamayan arkadaşım havva ile sabah ayazında beyazıt-sultanahmet arasında attığımız turları,
  • kürt böreği yediğimiz, yerin altındaki o izbe yeri ve masada metal kapta duran şeyin pudra şekeri olduğunu öğrendiğimde yaşadığım şaşkınlığı,
  • saray pide salonunu
  • cerrahpaşadaki eylemde dinlediğimiz grup yorum şarkılarını,
  • beyazıtta avazımız çıktığı kadar attığımız sloganları,
  • babamın "yarın da eyleme gideceksen kameraya el salla da, yüzün görelim" lerini,
  • yine meydanda araç yasağı olduğu halde meydana girmiş taksi şoförüne polisin hoparlörle yaptığı "taksici arkadaşıııım hayırdır" ihtarını ve meydandakilerin aynı anda kafalarını çevirip taksiye bakışını
  • durmadan usanmadan yeni şeyler öğrenme çabamı,
  • son paramla alıp, pili bitene kadar kullandığım ve parasızlıktan iade etmek zorunda kaldığım o dönemin en son model aiwa marka volkmenimi,
  • yarı fiyatına geri vermeye razıyken durumu anlattığımda tüm paramı geri veren o satıcı amcayı,
  • eli-yüzü kir pas içinde ama dünya tatlısı çocuk rukeni,
  • ikramda "kafatasçısın sen" diye üstüne yürüdüğüm çocuk ayağa kalktığında yanında ne kadar da bücür kaldığımı,
  • bir tabak kuru-pilavla bir ekmek yediğimiz süleymaniye'nin kuru'cusunu
  • kısa süreli kaldığımız öğrenci evimizde kültablası olarak kullandığımız o köşeyi
  • evin salonunu ortadan bölen o hamağı
  • ayşe'nin söz ve bestesini yaptığı "adana kebabını yeeee" şarkısını grup halinde seslendirirken girdiğimiz türlü kılık ve halleri
  • beyhan ablanın gecenin bi yarısı "ben sana mecburum" u okurken ki yüzünü
  • osman abinin "kızma beyhan çok yiyorum tamam ama spor yapıyorum" derken işaret parmaklarını havaya kaldırıp oynatışını,
  • selma ve hakkı kardeşleri, evlerindeki che posteri önünde içtiğimiz çayları ve sonu gelmez varoluş muhabbetlerini, fonda çalan cemo'yu,
  • leon'daki sahnelerinden fotoğraflanmış, elinde silahıyla o güzelim evimizin mutfak duvarında asılı duran jean reno posterini (yanında kimin gazeteden kesilmiş fotoğrafı vardı söylemem ama, Reno ona silahını doğrultmuştu, belki de ondan çok seviyorum bu adamı. tahminleri alayım)
iyi hatırlıyorum. heyt beee... :D




ve o günlerde "söylemeyi başarıyoruz" diye sevindirik olduğumuz harika bi rumeli türküsü, "bulut gelir seher ile" yi de ekleyeyim de tam olsun.seraaaaaaap, oku bunları, dinle bu türküyü serap :)

Arif Şentürk'ün eski kayıtlarından dinlemek lazım aslında, o zaman tam süper olurdu :D






belki devamı, sonra
Read On 4 yorum

ıhlamur, narçiçeği, tarçın; koklamadan içmeyin :)

Salı, Şubat 17, 2009
Bu kadar iyi içici olmak için ne yaptım acaba? Günde en az 5-6 kupa kahve, 2-3 demlik çay içiyorum. İçtiğim suyunsa haddi hesabı yok. Su neyse de çay-kahve işine el koymak gerekti.


Gidip adaçayı, ıhlamur, tarçın, narçiçeği filan aldım aktardan ve başka şeyler de...


Bu altt fotoğrafını gördüğünüz, narçiçeği. Kuşburnuyu andırıyor hafif, ekşimtrak ama lezzetli. Faydalarıysa saymakla bitmiyormuş meğer, bakınız burada


Fakat benim karıştırarak oluşturduğum başka bir lezzet var ki, o muazzam. Kaynarken mis gibi kokuyor her yer. 3-4 tutam ıhlamura 1 tutam narçiçeği 1 tane kalınından kabuk tarçın nefis oluyor, bilginize.

Read On 4 yorum

gidip kikiriğin üzerini örttüm

Pazar, Şubat 15, 2009
uyandım
abdest aldım
kikiriğin üzerini örttüm
namaz kıldım
benden dua bekleyenlere,
ve hiiiç beklemeyenlere dua ettim
gidip kikiriğin üzerini örttüm
samim'le konuştum ve sonra onu yemledim
gidip kikiriğin üzerini örttüm
bitki çayı yaptım
kitap okudum ve çayımı içtim
gidip kikiriğin üzerini örttüm
bi elma yedim ve okumaya devam ettim
gidip kikiriğin üzerini örttüm
kahve yapıp balkona çıktım
biraz üşüdüm ama tam uyandım
içeri girdim
gidip kikiriğin üzerini örttüm
bilgisayarı açtım, bir kaç bloga yorum yazdım
mutfaktan su aldım
gidip kikiriğin üzerini örttüm
son bir ayda çekilen fotoğrafları düzenledim
suyumdan bi yudum aldım
gidip kikiriğin üzerini örttüm
Read On 4 yorum

yeni bir "blog ödülleri sahiplerini buluyor" postuyla karşınızdayım efenim.

Cumartesi, Şubat 14, 2009
Çok sevgili kitapkurdu arkadaşım, bendenizi de sevdiği 7 blog arasına eklemiş, çok sevindim.
Şimdi sıra benim ekleyeceklerim de...

Ödül dağıtımında uygulanan düzen aşağıdaki gibi olacaktır;

1. Seni ödüllendiren blog yazarının linkini vermek,
2. Bu ödülü başka 7 blog sahibine linklerini vererek göndermek,
3. Seçilen blog yazarlarını durumdan haberdar etmek.

İlk kuralı yerine getirdiğimize göre, sıra ikincide.






Tek tek bu arkadaşların bloglarını neden sevdiğimi yazmak isterdim, ama böyle bi kural yok he he :)


Read On 11 yorum

demiştim di mi, bi daha diyorum, kabbaniyi seviyorum

Çarşamba, Şubat 11, 2009

...

3

Resim defterini önüme koyuyor oğlum
Buğday başağı çizmemi istiyor benden
Kalemi alıyorum
Bir üçgen çiziyorum ona
Resim sanatındaki bilgisizliğime şaşırıyor oğlum
Şaşkın şaşkın diyor ki:
Üçgenle başak arasındaki farkı bilmiyor musun baba?
Ona diyorum ki, oğlum
Eskiden başağın biçimini bilirdim ben
Somunun biçimini
Gülün biçimini..
Ama bu metalik çağda
Ormanın ağaçları
Silahlı adamlara katıldı ya
Güller, lekeli giysilere büründü ya
Silahlı başaklar çağında
Kuşlar silahlı
Kültür silahlı
Din silahlı
Bir somun alsam
İçinde tabanca buluyorum
Bir gül koparsam bahçeden
Silahını dayıyor burnuma
Bir kitap alsam kitapçıdan
Parmaklarımın arasında patlıyor...

...

NK.


daha fazlası



vesselam,
Read On 2 yorum

kurutulmuş fasulye, sirkede uyumuş lahana yanına bir de kabbani, peh peh

Çarşamba, Şubat 11, 2009
  • Kuruttuğum fasulyeler ocakta şimdi, pek sevilmeyen bi koku çıkarıyor haşlanırken. ben seviyorum o kokuyu. Birazdan suyunu süzeceğim. Soğan, kıyma, patates, salça ekleyeceğim bi de, yemek olacak. Acısı yerinde olursa tadına doyum olmaz. Sonra onu bi kaba alıp sıkıca kapayacağım ağzını, yanına sıcacık bir de tarhana çorbası yapacağım. Onu da fasulyenin yanına alacağım. Salata mı? olmazsa olmaz, yeşillikleri sudan çıkarıp doğrayacağım, bir havuç rendesi, bir de sirkede uyumuş mor lahana*, maydanoz ve dereotunu unutma, turp dilimleri yanına. Sosunu eklemeyeceğim, çökmesin diye. O artık gidince, orada. Pilav da oraya kalsın, 20 dakikada pişer nasıl olsa.
Anneanneme gideceğim öğlen A ile E beni bırakıp baba-kız takılacaklar. Ben de anneannemi görüp, anlatacaklarını dinleyeceğim, "hayın değilim" diyeceğim.
  • Şiir kitabı satın alabilme zamanım gelmiş; okuyamıyordum, içine giremiyordum ne zamandır, satırlar bana ben onlara bakıp duruyorduk. bugün oldu. Kabbani, seviyorum seni
"kalbim bir kül tablası....
içindekini eşelersen... yanarsın
şiirim kalbimdir
zulmeder bana
kalbimi kağıt üzerinde görmeyen" N.K

  • oğul otu bakılsın...


*sirkede uyumuş mor lahana; 2 bardak su 1 bardak sirke ile kaynatılır, altı kapatılır. içine ince doğranmış mor lahanalar atılır ve en az 3-4 saat bekletilir. Salatalara kaşık kaşık eklenebilir, buzdolabında ağzı kapalı olarak iki-üç hafta rahatlıkla saklanabilir.


vesselam
Read On 7 yorum

uyumadan önce gördüğün son kare bir deniz aslanı olursa, kabus kaçınılmaz mıdır ? :)

Salı, Şubat 10, 2009


Pazar günü akşam toplanıp kayınvalidelere gittik. Pazartesi hastaneye yatacak, salı'da anjio olacaktı. Biz evden çıkmak üzereyken telefon etti, elifle konuşmak istedi, vermedik telefona. Mutlaka ağzından kaçırır, oraya gitmekte olduğumuzu açık ederdi çünkü. Oysa biz beklenmedik bi anda gidip şaşırtmaya kararlıydık onları. Ve öyle de yaptık, "birazdan görüştürürüz seni, şimdi oyun oynuyo gelmez telefona" deyip kapattık. Ardından da yola koyulduk. Kadıncağız kapıda bizi görünce duygulandı çok, neredeyse ağlayacaktı. O ertesi gün hastaneye geliriz sanıyordu, iyi bi sürpriz oldu he he :)

Akşam çantasını yaptık birlikte; hastaneye götüreceklerini ütüledim, o da ilaçlarını filan hazırladı. Sabah altıda ayaklandık, namaz, kahvaltı,kikiriğin hazırlanması derken sekize doğru çıkabildik ancak. Kikiriği hastane girişinde baba ve dedeye bırakıp, doktorun yanına çıktık birlikte. Ama bütün bu koşturma yarım kaldı, anjio makinesi bozulmuş, yatışı perşembeye ertelediler.
Biz de oradan kayınbiraderlere geçtik. Yeğene aldığım balığın fanusunu temizledik birlikte, nasıl da seviyor stiç'i. O stiç koydu balığının adını, elif de lilo koyacaktı tamamlanacaktı ama kikirik bolt'dan başka bir isme razı olmadı. Neyse efenim enes yeğen öyle heyecanla yardım etti ki bana, balığı aldığıma bu kadar sevindiğini farketmemiştim ben. Ne güzel, küçük şeylerle mutlu olmak ne iyi:)

Öğleden sonra eşyalarımızı almak için keçiören'e döndük, akşamda evin yolunu tuttuk. Kikiriğin ısrarlarına dayanamayan babaanne muhabbet kuşu bızdığı yanımıza katıp gönderdi. Arabadan indim, bi elimde kafes, diğer elimde seyahat kavanozundaki balığımız, yanımda elif. Arkadan babamız seslendi;
-kuşu almışsın da balık da sende mi?
-bütün canlar ben de, sen yongaları al gel, dedim muzip muzip.

Akşam ile ilgili en son kikirikle kanepeye uzanmış, aslanlar ve deniz aslanları ile ilgili bir belgesel izlediğimizi hatırlıyorum, neyşınıl cografik'in çocuk programlarından, ondan sonrası yok. En son hatırladığım kocaman, iki ön dişini tutunabilmek için buza geçirmiş bir deniz aslanı. Sanırım epeydir devam eden az uyuma faslından sonra sızmışım :)

Gece rüyamda, küçücük bir buz parçası üstünde suya düşmemek için çabalayıp durdum.

Bu sabah yine altıda kalktım, balkona çıkıp buz gibi havada kahvemi içtim ve iyice bi uyandım sonra da yazamadığım zamanların telafisi olarak önceki postu yazdım, aha bu da bugünün ikincisi. Epey olmuştu bi günde iki yazı atmayalı bloga.
Sıkı durun millet!!!
aktif, dinamik, delikanlı plokırınız uro, sanırım geri dönüyor :)
ama sadece zan bu, unutmayın.
tönepilirum deee, tönmeyepilirum de.
yarin töntum töntum, tönemetum pi dahaki haftaya
olmadi sonraki hafta
pilemedun pi sonraki hafta
eeen son ... (bu böyle gider)

vesselam
Read On 5 yorum

ben lisedeyken; ...

Salı, Şubat 10, 2009
Geçen pazartesi ahretlik bendeydi. Yarıyıl tatilinde Ankara'daydı, cumartesi de İstanbula döndü. Salı günü bana gelmeyi düşündüğünü söylemek için aradığında "atla trene gel be selva, yarın da kalırız ama bugünden gel" lerime dayanamadı. Öğlen kafa kafaya vermiş, çay içip çerez yiyerek lise yıllarımızı konuşuyorduk. Onca sene geçince aradan gülünecek ağlanacak ne çok şey birikiyor ama bazı olaylar vardır ki tek kelimeye bakar. Yani bi kelime söyleyecek nefesi ancak buluruz, çünkü daha birbirimize bakarken ne kastettiğimizi anlayıp gülmeye başladığımızdan gerisi gelmez kelimelerin. (burun, ş ile başlıyodu, o neydi be öyle gibi sözler kahkahaların arasından bazen seçilebilir)

Hocalara yaptığımız nisan 1 şakaları, tarihçi nuran'a sınıfça yaptığımız yazılı kandırmacası*, görüşemediklerimiz, nerde nasıl olduklarını bilemedilerimiz, tek bir davranışları bir ömür unutulmayan vefalı akadaşlarımız, neleeeer neler. Liseden sonra üniversite hatıraları başladı bir de, İstanbul'un büyüsünde.
En son saate baktığımda dört buçuktu saat...

***


* Nuran hanım akli dengesi yerinde olmayan ve dahi raporlu bir hanımdı. Başından çok acı şeyler geçmiş ve kaldıramamış olanları. Okulda namı "deli nuran" Emeklisine az kalmış, sanırım arkasında idare edenler de vardı ki, bu halde devam ediyordu ders vermeye. Yazılıda 100'lük kağıt verip, dersten kalmak mümkün, not kriterlerini anlamaksa imkansız. Yine tarih yazılısı gelmiş, herkes "nasolsa nuranın insafına kaldık" modunda.

Sınavda her zaman yaptığı şey; sınıfa gelir, öğrencileri a-b grubuna ayırır, (bu taraaaaf a grubuuuu, bu taraaaaaaaaaf beeeeeeeeeeeee) kitabı rasgele açar, o anda soruları seçer. SInav başlayınca da en öndeki kızın sırasından kırmızı kalemi alır ve kağıtların üzerine a-b yazar. Sene boyunca üçerden 6 yazılı, iki yılda 12, hiç şaşmaz, hep aynı. Kim organize etmişti hatırlamıyorum şimdi ama bütün sınıf 2 grup için onar sorudan 2o soru hazırladık, cevapları da aynen geçirdik kendi dilimizce yazılı kağıtlarına. Üstlerine de a ve b işaretlerini kırmızı kaleme yazdık. Sıranın altındaki kitapların arasına sakladık. Yazılı sonunda önümüzdekilerle değiştireceğiz onları. Hepimizin de son ana kadar çıkmaması gerekiyor tabi, hoca göz atmasın, soruların farklı olduğunu anlamasın diye. Bütün sınav boyunca sıraların arasında dolaşıp, nefesini tutarak başında duran, pat diye eğilip kağıtlara bakan bi tipten bahsediyorum.

Neyse efenim, sıkıntı baştan başladı. Her zaman grup notunu kırmızı kalemle düşen kadın, gözüne çarpması için öndeki arkadaşın gösterdiği tüm çabaya rağmen kırmızı kalemi almadı. Çantasından çıkardığı laci bi pilot kalemle yazdı grupları. Sınıfta bi uğultu oldu tabi. "Değiştirmeyelim kağıtları disipline gitcez" diye konuşuyor herkes fısır fısır. İşkillendi tabi nuran hoca. Sonra yeni bi fısıltı dalgası, zil çalmadan bir kaç dakika önce kağıtları değiştirip, hızlıca toplayacağız ve hocaya toplu olarak vereceğiz. Sınav sonunda ilk yaptığı iş kağıtları rulo yapıp lastiklemek, kağıtların başından biraz sarabilirsek laci-kırmızı sorunu da o an farkedilmez, sonra da hatırlamaz zaten.
Hepimiz önümüzdeki kağıtlara uyduruk kaydırık bir şeyler karaladık ve son beş dakka plan işlemeye başladı. Heyecan dorukta. Sınıf 50 küsur kişi. Arka sıralardan toplanmaya başlandı kağıtlar. Bu sırada arkadaki bazı arkadaşlar son anda kağıtları değiştirmekten vazgeçince orada yine bi uğultu dalgası yükseldi. Nuran hoca sinirlendi, "bi toplayamadınız kağıtları" diye. Önden toplamaya başladı kağıtları, ben de 2. sırada oturuyorum. Bizim lagalugalarla doldurduğumuz kağıtlar, hooooooooop Nuran hocanın elinde, laci laci. Arkaya gitti, arkadaşın elindeki bi tomar kırmızı işaretli sınav kağıdını da hışımla kaptı elinden, arkadaşın "biz topluyoruz hocam, siz yorulmayın" çabalarına rağmen (hala bi şansımız var çünkü, oyalabilirsek, bizim lacileri de kırmızılarla değiştirebiliriz) olan oldu ve nuran hoca kağıtlara bakmaya başladı. Soruları okumaya başlayınca durumu çaktı. Gözlerinden ateş fışkıran bi ejderha gibi bütün sınıfa verdi veriştirdi, "siz görürsünüz" diye bastı gitti. Sınıf ikiye bölündü, olaya gönülsüzce dahil olanlar, "organize edenleri korumayacaklarını, kendilerini savunacaklarını" söyleyip duruyorlardı, çünkü şu kesindi, sınıfça disipline gidiyorduk.
Hepimiz durumu yönetime, ailelerimize nasıl anlatacağımız düşünüyorduk. Sonuçta biz bi numara yapmıştık ve bu ciddi bi suçtu.
Aslında biz sınav sonuçları okununca başvuru yapacak ve kağıtların tekrar incelenmesini isteyecektik, niyetimiz nuran hocanın aynı seviyedeki kağıtlara farklı notlar verdiğini idareye göstermekti, ama oralara ulaşamadı tabi plan. Fakat idare yaptığımız hataya rağmen (nuran hocaya gösterilen töleransın da ortaya çıkmasından korkarak sanırım) sınıfça disipline gitmememiz için hocayı ikna etti, biz de uzuuun bi nutuk dinledik, uzaklaştırmalardan yırttık neticede ve sicillerimize işlenmedi.

:)

Bir d ebunu eklemek istedi canım...



Bana Bir Masal Anlat Baba - Derya Koroglu - Yeni Turku
Read On 0 yorum

Sevdiğim ne çok şey varmış bak sen...

Cumartesi, Şubat 07, 2009
Erkenciyim bu sabah, erken uyan-mayı/abilmeyi seviyorum.
Kendimi yataktan sökmek zorunda kalmadığım sabahları seviyorum.
Evin içinde tıkır tıkır dolaşmayı seviyorum, sabah sessizliğinde.
Günün ilk sıcak içeceğini seviyorum ve ilk yudumda içimi sıcacık edişini.
Odaların kapılarından kafamı uzatıp nefesleri dinlemeyi seviyorum.
Kendimi pek de istekli olmadığım ve dahi hiç beceremediğim "ağır olma" konusunda bir tek herkesin uyuduğu saatlerde yetkin buluyorum. "Kimsecikler uyanmasın, rahatsız olmasın" diye o ivecen, aceleci, şaşkın, sakar hallerimi yatağın başında bırakıp, evin içinde adeta bir prenses edasıyla süzülüyorum.

Bu sabah erkenciyim, uykumu almışım, kahvemi içmişim ve sarayımın koridorlarında dolaşıyorum, bu sessizlikte eteklerim hışırdıyor sadece...

(hangi etek kızıııııııım, yıl oldu sen etek giymeyeli, okuyucuya madik atma!)
Read On 11 yorum

doğum gününden girip, davos'a, gaz'a, sınava şöööle bi değinip balıkta cart diye biten yazı

Çarşamba, Şubat 04, 2009
Arayı açmışım yine, neden bilmem ihtiyaç hissetmiyorum yazmak için. İçimi kıpır kıpır eden yazma isteği oluşmuyor eskisi kadar sık. Bir önceki postla arada geçen sürede bir tek Davos olayı hakkında yazmak istemiştim, o vakit de şartlar uygun değildi :)
Ve fakat yazmalıyım, çünkü dönüp okuduğumda hayatımın unutulmaya müsait detaylarını hatırlama imkanı sağlıyor blog ve bir nevi "anı deposu" görevi görüyor. Bu da benim gibi hafıza fakiri biri için eşi bulunmaz bi fırsat.

  • Geçtiğimiz haftaya kikirciğimin 5. geleneksel doğum günü toplaşması damgasını vurdu. Pazartesi dip-köşe temizlik, Salı önceden yapılabilecek ikramlıkların hazırlığı, Çarşamba ikramlık hazırlıklarına devam ve dahi evin çocuklar için eğlenceli hale getirilmesi derken akşamına nihayet kadro toplandı. 16 yetişkin ve 8 çocuk evin her köşesine dağıldı :) Yedik, içtik, sohbet ettik, çocuklarınsa keyfine diyecek yoktu. Önce hazırladığım bol kepçe menüyle karnımızı doyurduk (akşam yemeği niyetine), sonra çocuklar için eğlenceli olan kısım başladı, mumlar üflendi, hediyeler açıldı. Babacığım ricamı kırmayıp tüm çocuklar için can-ı gönülden duasını etti, biz de toplu olarak amiiiiin dedik. Ardından frambuazlı-çukulatalı pastaya gömüldük, gerisini hatırlamıyorum :) Keyifli bir akşamdı ve benim için yorucu bir de :)
  • 29 ocak Perşembe akşamı malum "Davos Vakıası" gerçekleşti, gece yarısına kadar tv başına kilitlendik. Kim ne derse desin memleketim insanının çoğunluğu gibi gururlandık, heyecanlandık ve yalnız değildik, haftaiçi olmasına rağmen gecenin o saatinde ışıl ışıldı her yer. Başbakan duymadı ama ben ona "efferin ooolum ehmet sağa da prafo" dedim ekranın başından vahi öz usulü...
  • 30 ocak Cuma son bir sınav turu için kurstan arkadaşlarla sürüş alanındaydık. Öğleden sonra eve geldiğimde kikirik karın ağrısından şikayet ediyordu. Evde yapılabilecekler sonuç vermeyince ve de Ayşin teyzeme gitcem diye tutturunca, hastaneyi aradım. Ayşin hanımın akşam vardiyasında olduğunu öğrenince de toplaşıp gittik. Sohbet muhabbet arası genel muayeneden sonra, karın muayenesi için yattı benimki ve sonuç tadaaaam, elifin gazı varmış. Ayşin eliyle işte tam burda deyip, hafif bastırınca gaz firar etti ve kikirik rahata kavuştu :)
  • 31 Ocak sabahın kör vakti kursa gittim, oradan da sınav alanına. Adım atacak yer yok, alan tıkış tıkış, neyse efenim tam teçhizatlı gitmiştim zati, su, abur-cubur, kitap, müzik, tesbih filan. Gerçi geyikler yüzünden teçhizat kullnılamadan geri döndü. İki gibi filan işim bitmiş kursa dönmüştüm. Aynı sokaktaki akvaryumcudan biri Elif'e, biri bir kaç günlüğüne bizde kalan kuzenine olmak üzere iki betiş aldım yeni. Bi de fanusları goccımeeen. Dolmuşla gitsem ben sakar kırarım o fanusları kesin, yürüsem o kadar yolun sonunda iki gün omuz ve boyun ağrısına teslim olurum. Eşimi arayıp teklifi hala geçerliyse onu beklediğimi söyledim, on dakika sonra balıklarla beraber arka koltuğa kurulmuş, heyecanlı heyecanlı sınavı anlatıyordum :) Aynı günün akşamına sonuçlar belli oldu, artık sertifikalı sürücüyüm anacım. Ankaradaki arkadaşlar; dörtlüleri yakmış, hızı 50'yi geçmeyen, yeşil steyşın, plakasıııı ... (pişşşşıkk) bi toyota görüseniz ahanda o benim :)
  • Yazdıkça yazasım arttı ama bu postu burada bir fotoğrafla noktalayayım, kikiriğin objektifinden balık bolt (bence samiiim)


Read On 8 yorum

İletişim

uragan3@gmail.com

Blog Arşivi

Translate