Esbab

Türkan Saylan'ı gördüm bir kaç gün önce tv'de. Baktım, dönüp bir daha baktım. O mağrur halinden eser kalmamıştı hiç. 98'de İstanbul Üniversitesi Beyazıt kampüsünün yemekhanesindeki ikna odasında;
beni, ailemi, çevremi, seçimlerimi, kararımı aşağılayan kadın o değildi sanki.
"Ben İ.Ü. Tıp fakültesinde ...(hatırlayamadım) ana bilim dalı başkanıyım, bu kılıkta beni ziyarete gelsen kapıdan içeri almazlar, bak ben burada seninle konuşuyorum" derken ki kibirli bakışları geldi aklıma.

Çok şükrediyorum ki nutkum tutulup kalmamış, "benimle konuşmak isteyen sizdiniz, benim bi talebim olmadı" diyebilmiştim, koca profesöre. İşte o zaman çileden çıkmış kapı dışarı etmişti beni zamanında.

Hiç bir zaman intikamcı bir yapım olmadı, bilakis hayatımın üstünden silindir gibi geçenlere bile. O zamanlar Alemdaroğlu, Saylan ve Serter hakkında tek bi duam vardı. "Evlatlarına hidayet nasip etsin mevla" derdim, kendi evlatlarıyla mücadele edebilirler miydi acaba? Beddua gibiydi ya bu aslında onlar için, öyle işte....

Bir masala dönüştürmüştüm o günü kendimce, acısını hafifletmiştim belli belirsiz, onu da ekliyeyim de tam olsun.


"Sorgunun dayanılmaz ağırlığı...

Bahsi geçen sorgu, içsel bir hesaplaşma değil. Anlatacağım tam da bunun zıttı aslında. Kendiyle hiç hesaplaşmamış, belki hesaplaşamamış bir insanın başkalarını sorgulaması mevzuumuz…

Üstelik bu başkasını sorgulama esnasında bile zerre kadar içine bakmaya yanaşmamış, ‘ben her şeyin iyisini bilirim’ edasıyla karşısındakini olabildiğince ezmeye çalışmış birinden bahsedicem şimdi.

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, ülkenin birinde ismi lazım değil bir tıp profesörü yaşarmış. Bu zat; aynı zamanda kraldan çok kralcı olanların da başıymış.
Bir gün bu ülkenin yöneticileri, dönem dönem yasaklanmış fakat sonraları serbest bırakılmış bir şeyi yeniden yasaklamaya karar vermişler. Kurullar kurmuşlar, bildirgeler yayınlamışlar ve sonunda birkaç üniversiteyi seçip, bu okullarda okuyan başörtülü kızların örtülerini çıkarmadan okullarına devam edemeyeceklerine karar vermişler.
‘Ama yazık olmasın çocuklara, önce bir konuşalım; belki bu başörtünün ne menem bir şey olduğunu anlatırız da, örtüyü çıkarıp tahsillerine devam ederler' diye de çok ince bir düşünceyle, adına ‘ikna odası’ denen bir oda açmışlar. Okullarına kayıt olmaya gelen öğrencilerin başı açık olanlarını kayıt masasına, başı örtülü olanları da bu bahsi geçen ikna odalarına götürür olmuşlar. Bu odadan çıkanların kimi örtüsünü çıkarmadan geldiği yoldan geri gönderilirken, kimileri de odada yeterince aşağılanmamış gibi, çıkışta da fakültelerinin kayıt masasına gidene kadar, önlerinde bir çalışanla başları açık, boyunları bükük salonda öööyle gezdirilmişler.
Neyse uzatmayalım; bu arkadaşlardan başını açmayı kabul edenlerin kayıtlarını yapmışlar, etmeyenleri de zorunlu olarak okuldan uzaklaştırılmışlar. Şimdi diyeceksiniz , peki hani ya şu ismi lazım değil profesör…
Tamam tamam sabır şimdi ona da sıra geldi….
İsmi lazım olmayan tıp profesörü, bu ikna odası tabir edilen odada oturuyor, gelen öğrencilerle konuşuyor ve onları güzellikle, olmazsa çirkinlikle ikna etmeye çalışıyormuş.
Yine bir kayıt günü Prof.' un oturduğu odanın kapısı açılmış, kısa boylu çocuk yüzlü biri girmiş içeri. İsmi lazım olmayan, onu bir güzel karşılamış ki sormayın… Daha önce kayıt olmak için verdiği başı açık resmine bakıp, ‘aman güzel kızım ne güzel saçların var senin öyle’ demiş. Demiş ama aslında kızın saçları fotoğrafta hiç de öyle güzel filan görünmüyormuş.
Prof. kıza adını sormuş,
‘B...’ yanıtını almış.
‘Babanın adı ne güzel kızım?’ demiş.
Kız söylemiş. Bu ismi de yobazca bulan prof., okuduğu liseyi sormuş kıza, cevap imam hatip lisesi de olunca, prof. un gülen yüzü giderek gerilmeye başlamış.
‘Bak bu kadar çalışıp, iletişim fakültesi gibi güzel bir bölüme girmişsin, değer mi şimdi altı üstü bir örtü yüzünden okulundan olmaya’ demiş kendini zorlayarak tatlı tatlı…
Kızdan ‘bence değer’ cevabını alınca, bu üslubun fayda etmeyeceğini anlamış bizim prof. Başlamış sayıp dökmeye….
‘Senin adında meymenet yok zaten, babanın adı da belli. Okuduğun liseye bak, senin gibilerin ne işi var zaten böyle fakültelerde, siz oturun din kitabı okuyun, başka da bir şeyden anlamazsınız….’
Daha da konuşmuş aslında ama bizim kız duymaz olmuş artık söylenenleri. Sosyalist bir devrimcinin hayatını anlatan kitabı çantasından çıkarıp prof. a göstermeyi geçiriyormuş içinden.
Masal bu ya tam kitabı çıkaracakken, kadının başının iki yanında at gözlükleri belirivermiş birden. Ve bizim kız kitabı çıkartmaktan vazgeçmiş, çünkü kadının tam karşısında oturmuyormuş ve kadının o gözlüklerle yan tarafında kalan bi şeyi görmesi imkansızmış.
Bizim kız düşünmüş taşınmış, sonunda ‘söyleyecekleriniz bittiyse ben gideyim’ demiş.
İsmi lazım değil prof. bir sinirlenmiş bizim kıza; ‘saygısız şey, terbiye denen şeyden eser yok sen de. Ben ismi lazım değil fakültenin ismi lazım değil ana bilim dalı başkanıyım, okuluma gelip benimle görüşmek istesen, değil benimle konuşmak, kapıdan içeri almazlar seni, ben vakit ayırıp seninle konuşuyorum burada, sen zerre kadar beni dinlemiyorsun’ demiş ve aynı tondan bir çok cümleler kurmuş, gözlerinden adeta ateş fışkırıyormuş. Prensesli masallarda, prensesi kaçıran hain ejderhalar gibiymiş adeta…
Neyse uzatmayayım, bizim kız ayağa kalkmış, ağzından tek bir cümle dökülmüş, ‘benim bi talebim olmadı, benimle konuşmayı isteyen sizdiniz’ demiş ve kapıya yürümüş, bu arada bizim ismi lazım değil prof. arkadan hala konuşuyormuş, ama kız için söyledikleri artık bir anlam taşımıyormuş. O odadan çıkarken hem prof.' a hem de tahsil hayatına sessizce veda ediyormuş. Başı hala dik, ama içi çökmüş olarak…
Masal burada bitmiş, onlar erememiş muradına, biz yanalım okulunu bırakmak zorunda kalan kızcağızın haline. Gökten üç elma düşmüş, biri anlatana, biri dinleyene , biri yaşayana….

Ufff başım, kafanıza iki elmayı siz de yiyin bakın da, nasıl acıyor, görürsünüz."

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Benim için namurad olsun diyenler bermurad olsun"/"Babil'de Ölüm, İstanbul'da Aşk" okumaları

Rabbişrahli ve sadri!

günlerimiz bitecek bir gün saya saya*