uragan/günlük
bİr nevİ "anı deposu"

Çöldeki penguen Bülent Akyürek

“Aşk başka bir vücutta kendini sevmektir. Onda kendimizi arar ve kendimizi aradığımız için hep mükemmel olmasını isteriz.
İlk başlarda ufak bir elektrikle ışıldayan aşk ateşi, yerini keşfe bırakır. Yeni bir ülke bulmuş gibi kısa sürede tanıyabilmenin sancısı yaşanır.
Benim gibi düşünüyor mu?
Benim gibi yaşıyor mu?
Tuttuğu takım, sevdiği sanatçı, etkilendiği yazar…
Hangi renkleri, nasıl giysileri giyiyor?
Sonuç pozitif ise sorun yok ama negatif sonuçlar varsa savaş başlıyor.
Elimizde çekiç, onun fazlalıklarını yontup atıyoruz.
Kopyamız oluncaya dek törpülüyoruz kimliğini.
Sonunda oluyor istediğimiz.
Eserimizin karşısına geçip “tamam oldu” diyoruz.
Ya sonra?
Sonra monotanlaşıyor hayat.
Polemik bitiyor.
Konu bulamıyoruz.
Tüm ülkeyi avucumuzun içi gibi bildiğimizden bu şekilde yaşamanın anlamı kalmıyor.
Tekrar denizaşırı ülkeler kemiriyor hayallerimizi.
Ondan bıkıyoruz.
“Sen eskiden böyle değildin” tartışmaları başlıyor.
Ve onunla olmanın yalnız başına kalmaktan farkı kalmayınca “hoşça kal” diyoruz.
Bir türlü anlamıyoruz nedense kendimizden bıktığımızı.
Tekrar yola koyuluyoruz “farklı insanı” bulmak için.
Aslında bi sevebilsek kendimizi, onu da seveceğiz, bunu düşünemiyoruz bir türlü, çünkü kendimizi sevmekten korkuyoruz. …”

Demişti 98 Eylülünde Vadi’den çıkan kitabının ilk satırlarında Akyürek. (Bir de heykel olmak istemeyen, yontulmaya direnenler var, eser sahibi olmak isteyenin "tamam oldu" demesine fırsat vermeyenler, ama konumuz o değil)

O günlerde mi sevmiştim onu?, hayır.
Ben üstteki satırları yazdığı Çöldeki Penguen'i 99'da okumuştum çünkü. 97'de Yağmur getiren Fırtına'yı (uragan) yayımlamıştı,gecikmeli okumuştum yine 98'de, diline vurulmuş ve dibe vurmuştum. 2001'de İtin Biri ni almıştım fuardan, okudukça sevmiş; sevdikçe okumuştum. Sonra sonra elimi ayağımı çekmiştim Akyürek'ten, rahatını kaçırıyordu ruhumun ama şimdi "okumam" gelmişken hazır başladım yeniden. "çöldeki penguenden"

***

Bazı insanlar başka taraftan bakabilir, kalıpların dışından. Zorlamadan kendiliğinden olur bu, hemen anlaşılır. Korkmadan, üşenmeden, fıtratla ilgilidir belki, belki hayat koşulları bilemem, ama Bülent Akyürek benim için o "bazı insanlar"ın başta gelenlerindendir.

***

"Yazmaya 17 yedi yaşımdan beri devam ediyorum. Yazmaktan başka işim yok. Karşımda daktiloya takılı beyaz bir sayfa gördüğümde tir tir titrerim. Çünkü boş bir sayfada bile bir ağacın hayat hikâyesi yatar. Benim anlatacaklarım onunkinden güzel olmayacaksa o kâğıdı kirletmem. Her cümlemi kurarken, kafamın içindeki sanal darağacına çıkar, en önemli son sözümmüş gibi söylemeye çalışırım. Benim yazdığımı herkes yazacaksa nasıl yazar olayım. Tabii ki bir üst dil için emek vermeliyim." B.A.



***

Röportaj: Bekir Fuat

Gerçek HayaT dergisi /09.11.07

G.H: Daha önce birçok underground romana imza atmış agresif yazar Bülent Akyürek; Sapan yayınlarından çıkan yeni kitabı “Seviyordum Söyleyemedim” ile dünyaya meydan okuyor. Batı’ya karşı içimizdeki baltaları çıkarmanın zamanı geldi diyen Akyürek, Batılılarla işbirliği içinde gördüğü ve Türkiye’nin cahilleri dediği ulusalcıları da epeyce kızdıracak laflar ediyor. Bülent Akyürek, Ankara’da yaşlanıyor ve ulusa buradan sesleniyor. O, çok genç yaşlarda çıkardığı ilk romanından beri özgün üslubu, yaşayışı, sert tavırları ve bağımsız yazarlığıyla, attığı her adımda tartışmalar yarattı. “Her sözümü, son sözümmüş gibi söylerim. Cümle namusumdur. Siz hayata ne kadar bağlıysanız, ben de ölümü o kadar çok seviyorum!” diyen bir yazar hakkında fazla söze ne hacet! Sevgili Bülent iki yıldır ortalıkta yoktun neler yaptın, kitabın kapağındaki balta nedir Allah aşkına?

B.A: “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır.” değil mi? Çılgın Türk değilim ama “yılgın” bir kitlenin silkelenip kendisine gelmesini istiyorum. Kişisel olarak savaş baltasını topraktan çıkardım ve biricik halkımızın psikoayrıntıları üzerine kafa yorarak “Seviyordum Söyleyemedim”i yazdım. İşte buradayım. Bir sigara yaksak ayıp olur mu?

G.H: Sigara demişken; kitaptaki “Sigara öldürür!” yazısını da okudum. Sigaraya olan aşkın beni iştahlandırıyor. Ciddi misin yazdıklarında?

B.A : Sigara içerek ölmek, modern dünyadaki ölüm biçimlerinden biri bana göre. Sonunda mümin olarak ölemeyeceksek biçimin ne önemi var? Sigara paketlerinin üstündeki “Kısır yapar, öldürür, süründürür...” laflarından hoşlanmıyorum. Bana bu üslupla sigarayı bıraktıramazlar. O zaman ben de “Her nefis ölümü tadacaktır.” ayetini hatırlatarak sigaramı zıkkımlanırım. Sen de yaksana bir tane...

G.H: Son yıllarda şöhretin katlanarak arttı. En çok okunan üç-beş yazardan birisin, çevrenden talepler arttı mı?

B.A : Ben kelle koltukta çok tehlikeli kitaplar yazdım, yeri geliyor elli milyon insanı karşıma alıyorum, Bush’a teessüflerimi bildiriyorum ama arkadaşlar gelip benden Çağla Şikel’in, Hande Ataizi’nin, Hülya Avşar’ın, Ahmedi Nejat’ın telefon numarasını istiyorlar. Talepler evrensel anlayacağın!

G.H: Şöhretin doruğundayken, her şeyi bırakıp geçen yıl ocakçılık yaptın, pet şişe topladın. Niçin?

B.A : Bir yazar ekmeğini herhangi bir işten çıkarmayı göze alamadıkça bağımsız olamaz. Ben gazete, dergi, televizyon işleri yapmadım, sadece kitap yazıyorum. Bu anlamda Türkiye’de tekim. Yazdığım kitaplar tehlikeli kitaplar. Galiba bundan sonrakiler de öyle olacak.

G.H: Bağımsızlık adına mı tüm bunlar?

B.A : Bağımsız olmak zor… Ama işte bağımsız kalmak için de her işi gocunmadan yapabilmen gerekiyor. Bir de “Şöhret ateşten gömlek” diyorlar. Onun büyüsüne kapılmamak için nefsimi yere çalıyorum. Burnumla kavga içindeyim, ne zaman kalkacak olsa, onu çöplüklere sürterek eğitiyorum. Plastik cerrahların kaldırdığı burunları tasavvuf yoluyla indirmek zorundayız.

G.H: Bülent Akyürek’te mi tasavvuftan beslenmeye mi başladı yoksa?

B.A : Tasavvuf beslenme değil, diyettir. 200 kilo adamlar var ama tasavvuftan beslendiklerini söylüyorlar. 44 kilo, sıfır beden bir faniyim, taktir sizlerin.

G.H: Seviyordum, Söyleyemedim, Sapan Yayınları’ndan çıktı, yine çok satıyor, çok okunuyor, gülmekten ölene, sinirden kudurana rastladım; bu işin sihri ne?

B.A : İnsanlar bir yazarda samimiyeti gördüğü an onu sahiplenir. Kitaplarımı memleketimiz insanını gözlemleyerek yazıyorum. Günlük konuşmalarımızdaki bazı ezber cümlelerden yola çıkarak tarihi ve modern bir harmanla psikolojimizi çözümleyip sert makaleler yazıyorum. Haydar Dümen, bizim milletin sadece bir iki organını inceleyerek saçlarını beyazlatmadı mı? Benim alanım daha geniş, ömrüm yetmeyecek galiba.

G.H: İki de bir önümüze getirilen Ermeni Yasa Tasarısı hakkında bir fikrin var mı?

B.A : Ermeni Soykırımı Yasa Tasarısı Türkiye’nin önünü tıkıyor. Irak’a operasyon deyince önümüze onu koyuyorlar. Batı, bize mal satamayınca yine aynı terane. Bence onu meclislerinden geçirsinler de rahatlayalım. Dünyanın bütün soykırımlarını üstlenelim de bitsin bu iş. Ben, kişisel olarak Çin’deki Pandaların katlini kabulleniyorum. Aptal batı, barbar olmadığımızı Mozart dinlediğimizi bir türlü anlayamadı öyleyse içimizdeki baltayı çıkarmanın zamanı geldi.

G.H: İran, Türkiye, Suriye yakınlaşması var sanki, sence neler olacak?

B.A : Osmanlı kurulacak. Fener Şampiyon olacak ve 2030 yılında AK Parti’nin oyları % 78’e düşecek!

G.H: Murat Kekilli: “Nobel Bülent Akyürek’in hakkıydı.” dedi. Sen ne diyorsun bu konuda?

B.A : Murat kardeşim paraya ihtiyacım olduğunu biliyor ya, onun için demiştir! Şaka bir yana, Nobel ödülü alırsam iki cami, iki çeşme bir de dişlerimi yaptıracağım!

G.H: Evinden çıkmıyorsun, söyleşilere katılmıyorsun, büyük fuarlar için yazarlar birbirini çiğnerken sen katılmıyor, konuşmuyorsun. Özel bir nedeni var mı bunun?

B.A : Valla “Anne” dediğim günden beri romanlar, eleştirel kitaplar yazıyorum. Yazmaktan konuşmaya vaktim hiç olmadı. Ayrıca konuşan bir adamın yazmaya, yazan bir adamın da konuşmaya ihtiyacı yok bana göre. Bir yazar çok iyi konuşmalar yapabiliyorsa yeteneksiz bir yazar olduğundan emin olabiliriz. Yazar yazıya inanan cahil adamdır, söz ise avamın cehalet dolu bilgeliğidir!

G.H: Kafam karıştı şimdi! Öyleyse yazmanın da konuşmanın da anlamı kalmıyor senin dediklerine göre…

B.A : Susmak zikirdir. Dünyaya üç günlüğüne gelip öleceğini bilen zibidi insanoğlu, bir kez lanet kafasını kaldırıp gökyüzüne baksa boyunun ölçüsünü alacak ama...

G.H: Ama ne?

B.A : Hz. Ömer, başını yerden kaldıramazmış. Bir kez gökyüzüne bakmış ve devesinden kafa üstü yere çakılıp hastalanmış... Hz. Ömer değiliz, zibidiyiz işte…

G.H: Seviyordum Söyleyemedim, yine ulusalcıları kızdıracak, yoğun eleştirilere hazırlıklı mısın?

B.A : Çok şekerler, bayılıyorum onlara. Koca bir İslam şemsiyesini bırakıp bir ırkı örgütleyerek batıya karşı çıkabileceklerini sanıyorlar. Oysa Bush’un bir Amerikalı gibi değil Hırıstiyanca savaştığını görebilseler akıllanacaklar. Ulusalcıların hemen hepsi, kendini önemli bir kurtarıcı gibi göstermeye çalışan ruh hastası... Egoları tavana vurmuş, parmakları havada, ne kadar çarıklı ulusalcı varsa birkaç rozeti İslam mirasından daha büyük sanıyor. Onların eleştirisi ne olacak ki Allah aşkına.

G.H: Sen, kimseyi yönlendirmek, bir yola sevketmek istemez misin?

B.A : Yıllarca istedim ve akıllandım. Artık istemiyorum. Çünkü bir yazar on kitapla iki kişiyi düzeltene kadar, toplum saat başı binlerce şerefsiz üretiyor!

G.H: Amerika’nın buralara bakışı hakkında birkaç cümlen vardır elbet…

B.A : Olmaz mı? Amerika Türkiye ve doğudaki zengin çay ocaklarının peşinde. Bir yere iki bardak çay koyun hemencecik bir cemaat kurmuş olursunuz. Bizim çay kardeşliğimizi kıskanıyorlar. Odalarımıza çekilip viskimizi içseydik bizimle problem yaşamazlardı ama artık çok geç. Demek istiyorum ki onlar petrole, bor madenine gelmiyorlar, çay ocaklarımıza takmışlar kafayı.

G.H: Kadınlar Üstüne, Boş Laflar Antolojisi, Yılgın Türkler kitapları büyük satış rakamlarına ulaştı, insanlar acaba Bülent Akyürek roman yazmayı bıraktı mı diye panikte? Gerçekten roman yazmayı bıraktın mı?

B.A : Amerika bu kutsal doğudan çekilip gitmeden roman yazmayacağım. Dünyanın doğusu işgal altındayken kadın gibi evde oturup roman yazamam! Kötü günleri atlatalım, yine Hale-Jale-Lale Devri başlasın, kadın gibi roman yazarız yine.

G.H: Haydaa... Yine kızdıracaksın birilerini, ne ilgisi var romanla kadınlığın?

B.A : Erkek adam lafı o kadar uzatır mı?

G.H: Peki roman inceyse, o zaman ne diyeceksin?

B.A : Erkek adam o kadar ince olmaz!

G.H: Ünlü bir yazar olarak edebiyata o kadar karşısın ki insan şaşırıp kalıyor, kafandaki yazar imgesi nedir öyleyse?

B.A : Ben Moğollara imreniyorum. Bir Moğol, taş üstünde taş görünce yıkıp giderdi. Örneğin omuzların üstündeki kafalara da gıcıktır onlar. Tarih onlara biraz şans tanısaydı dünya düz olacaktı. O düz dünyada da eğri adamlar dolaşamazdı. Moğollar yenildi yenileli biz erkekler evde cam siliyoruz.

G.H: Bütün erkekler için genelleme yaptın, paçayı kurtaran yok mu hiç?

B.A : Yok, yok. Emin ol ki yirmi deterjan markası bilmeyen erkek kalmadı.

G.H: Seni bol miktarda “Kişisel Gelişim” kitabı alırken görmüşler, neler oluyor hocam?

B.A : Önümüzdeki yıl, kişisel gelişim kitaplarını bombalamayı düşünüyorum. İnsanlar dik durunca, gözlük takınca, ayak ayak üstüne atınca başarılı olacaklarını bu kitaplardan öğrendi. Batının bu alçak kitaplarını bir bir kendi kafalarında paralayacağım inşallah! Kişisel gelişim kitapları hepimizi dinden, imandan çıkardı. Dinde dik durmak, dik gezmek, kibir yasaklanmıştır ama kişisel gelişim kitapları bunları öğütler. İslam’da üstünlük takvadadır fakat kişisel gelişimcilere göre karizmadadır... Neyse daha fazla örnek vermeyeyim de tadı kaçmasın. Şimdi anladın mı kadın gibi roman yazmamak neymiş! Kitabımın adı “Pozitif Olun Eşek Sıpaları...” olacak. Ulusalcılar gibi saç uzatıp ortalıkta zıplamıyorum, batının zehirli fikirlerine panzehir üretmekle meşgulüm. Hangi birine yetişeceğimi şaşırdım kaldım. Neyseki Ahmedi Nejat ve Cem Yılmaz da benim cephede. Yalnız değilim!

G.H: “Seviyordum Söyleyemedim” kafamızda soru işaretleri bırakıyor. Bülent Akyürek birini sevdi de söyleyemedi mi acaba?

B.A : On binin üstünde kitap okumuş bir adam kimi sevebilir ki? Hadi sevdi diyelim. Sevdiğini söyleyemeyecek kadar korkak yada kibar olabilir mi? İyi bir okurda nezaket mi kalır? Biliyorsunuz, romantik insanlar kitap okuyabilir ama kitap okumuş insanlarda romantizm biter. Bilgi hayvanlaştırır, kabalaştırır. Platoniklerde reddedilme korkusu vardır. Buna “Pısırık aşk” diyorum. Oysa ben seversem Moğol olurum! Moğol olacağımı bildiğim için de sevmekten korkarım. Artı olarak evli bir adamım. Kalbimin bütün limanları alınmış, bütün tersanelerine girilmiş!

G.H: 17 yaşından beri kitaplarınız basılıyor, kıvrak bir zekanız var, çok okunuyorsunuz ama hiçbir dergide ve gazetede yazamadınız, niçin?

B.A : Ortada bir gerçek varsa onu en çıplak, en objektif haliyle yazıyorum. Türkiye’de böyle bir yazara göğüs gerecek gazete veya gazete patronu varsa neden olmasın!

G.H: Son olarak; dünyaya yeniden gelseydiniz ne olmak isterdiniz?

B.A : Dünyaya Ahmedi Necat’ın karısı olarak gelmek ve ona milyonlarca çocuk doğurmak isterdim!


***

kanatritimleri.blogspot.com'dan alıntılanmıştır
. / m.fatih kutan-yolcu.49

Türküler “Karpuz kestim yiyen yok” dedikten sonra “Halin nedir diyen yok” dizesini söyleyip ilgisiz gibi duran iki meseli birbirine hikmetle bağlar. Ben yazdıklarınızı en çok halk türkülerine benzetiyorum. Bülent Akyürek de alakasız gibi duran iki konuyu taş-gedik usulünce yazıya oturtuyor. Bunun sırrı nedir, nasıl yazıyorsunuz?

Bütün mesele budur zaten, alaka kurabilmek! Hakikatin peşindeyken sonsuz nesneye takılmaktansa bir malzemeyle düşünebilmek yararlıdır. Elinize bir at kestanesi alın, yıllarca tüm hayatı ve hayatın bütün düşünsel kıvrımlarını buradan inceleyin, geldiğiniz yere siz bile inanamazsınız. Küçük şeyler hakikat anlaşılsın diye vardır. Gözle görünemeyecek kadar küçülüp yok olan şeyler, ancak başka bir boyutta daha değişik bakışlarla anlaşılır olurlar. Dünyada birbiriyle alakası kurulamayacak iki şey yoktur. Bakın, insanlar yıllardır doğuyla batıyı kaynaştırmak için çabalayıp sentez dinleri kurmaya çalıştılar. Alakasızlıkta da alaka vardır. Misvakla vibratörün yan yana geldiği gün doğu ile batının da sentezi yapılmış olur. Böyle bir sentez kimin işine yarayacak merak ediyorum doğrusu… Alaka kurmak böyle bir şey… Şimdi kurduğumuz alakadan yola çıkarak doğu batı üstüne tartışmamız daha sıkı olacaktır kanaatindeyim!

Taşı gediğine koymanın ahengi demiştik, iyi ama bunu nasıl yapıyorsunuz?

Her taş parçası yıkılmış bir duvarın yamasıdır. Bazen bir parça düştüğü için içeriye gün ışığı girer ve sizi başka bir yere götürür yada buradaki eksikliği doldurmaya çalışırken farklı yönlere giderek hakikate ulaşırsınız. Burada mühim olan ipuçlarını toplayabilmenin maharetine sahip olmaktır. Taşa bakıp gediği aramak da var, gediği inceleyip taşın izini sürmek de… İkisi de doğru yöntemdir ama seçtiğiniz yöntem sizin yazarlığınızın tarzını, arka planını yaratır. Mesele bu…

Bülent Akyürek 2003 yılına kadar memleketin en değişik ‘underground’ romanlarını yazdı ama son beş yıldır (Kadınlar Üstüne, Boş Laflar Antolojisi, Seviyordum Söyleyemedim, Yılgın Türkler…) gibi çok satan eleştiri kitaplarıyla tanınıyor, dünya görüşünüzün de değiştiğini biliyoruz, neler oluyor?

Romanın, edebiyatın edilgen şiirselliğinden haz almamaya başlamıştım. Artık şiirsellik ve duygusallık bana insani gelmiyor. Kafiyenin, şiirselliğin, duygusallığın erkekliği öldürdüğünü gördüm. Tehlike bu kadarla kalmıyor, kulluğu da öldürüyor. Kendinizi dünyadan alacaklı sandığınız an “Haksızlığa uğradım, ben daha iyisine layıktım…” hissiyle, kendinize acır, zalimleşir ve hırsınızdan gözyaşı dökmeye başlarsınız. Duygusallık, şiirsellik bizi zalimleştirir. Sözüm ona süslü bir tavus kuşu gibi övgü beklerken birileri sesinizi yada tüylerinizi beğenmemiştir. İnsan bu yıkımı daha çok kendine yaslanarak atlatmaya çalışır. “Benim benden başka dostum yok, herkes üstüme geliyor…’’ gibi laflarla ayağa kalkmaya çalışırken daha çok yalnızlaşırsınız.

Yalnızlık hissi bir çok sanatçıda var, bu yaratıcı bir süreç değil mi?

Bir kez yalnızlığından dem vurup, daha sonra bunu sürdüren adam kendi ayaklarıyla cehenneme koşmaya başlar. Bir Müslüman “Yalnızım” diye çığlık atamaz. Bir Müslüman, yalnız olduğunu haykırdığı anda bütün şeytanları başına toplar ve dünyanın en büyük cemaatini kurmuş olur. Yalnızlık, modern dünyanın üretip bize de kakaladığı züppe bir gevelemedir. Bugüne dek “Yalnızım” diyen hiçbir erkek arkadaşıma merhem olamadım. Kalktım gittim, param varsa paylaştım, dertlerini dinledim, küllüklerini döktüm, uyuyakaldıklarında üstlerini örttüm ama yine de sabah “Yalnızım abi” diye ağlayarak uyandılar. Anladım ki arkadaşların derdi başka…Onlar partner arıyorlar, eşeyli üremek istiyorlar!

Belki aşıktır, oradan da hakikate ulaşacaktır, haksızlık değil mi?

Aşkta iki kişilik bir kibir vardır, birbirinize toslar durursunuz, yenilen kişiliğini kaybeder ve ayakta kalan -kişiliğini kaybetmiş bir adamla- yol yürümek istemez. Şimdi soruyorum; ayakta kalan kibirli muzaffer mi dik burnuyla Allah’a ulaşacak yoksa yenik olan mı? Şeytan kibriyle kaybettiğine göre diğeri daha şanslı görünüyor ama o da değil çünkü Allah’a yürünen yol çetindir, sağlam bacak kasları ister, çelik gibi sabır ister. Öyleyse biz Allah’ı kıskanmalıyız, ona yürüdüğümüz yolda kimse duramamalı, yani ilk düşmanımız nefsimiz olmalı… La ilahe illallah ne demektir? Allahtan başka ilah yok… Öyleyse tapındığımız her şeyi çiğneyerek yürüyeceğiz. Para, ün, aşk, kariyer, kız, mız, çoluk, çocuk… Hepsini çiğnemek gerek… Allah’a yürürken arkamızda sevdiklerimizin leşleri kalmalı, o cesetlerin kokusunu Allah görmeli… Saçmalamıyorsam eğer Allah, kokuyu görür, nesneleri duyar, seslere dokunur…Eşiğine kadar gidip ”İşte Allah’ım sana sevdiklerimin leşlerini getirdim; anam, babam, bacım, karım, sevgilim, ünvanlarım, diplomalarım, hepsinin leşi burada, senden başka sevecek kimsem kalmadı, yalnızım, tek dostum, tek yarenim olur musun?” demeliyiz… Evet, sevecek hiç kimsemiz kalmadığında La ilahe illallah demiş olacağız… Seni seviyorum ama eşimi ve işimi de seviyorum, yok öyleee… Bu, kız sevmeye benzemez…

Şiirin hasını Cengiz Han yazmıştır diyorsun, nasıl yani, anlatır mısın biraz?

İyi bir şiir okuduğunuzda bütün ezberiniz bozulur, sevdikleriniz kılıçtan geçirilir, bütün çadırlarınız sökülür, evleriniz yıkılır, başınız öne eğilir, yeni bir görüşün eşiğine bırakılırsınız. İyi bir şiir okuduktan sonra hayatta kalmak, işe gitmek, elektrik faturası yatırmak zordur. Düşünün, Cengiz’den sonra bir şiir yazan çıktı mı? Şairlerimiz dize dize karıdan kızdan aşk dileniyor. Şiir, modern dünyanın pezevengi oldu. Şair, salya sümük içinde kadınların karşısında ufalanmaktan erkekliğini yitirdi. Bakın, iyi şairlerin çoğu homoseksüeldir. Erkek olamayınca kadınlaşmaya başlıyorlar. Bir şiir yazılacaksa erkeğe yazılmalıdır. Erkeğin erkeğe yazdığı metinlere saygı duyarım. Zaten aşk denen safsata bir kadınla bir erkek arasında cereyan etmez. Sonu ilahi biten aşklar erkekler arasında gerçekleşir, çünkü orada muhabbet vardır. Muhabbetin oluşması demek cinsel beklentilerden sıyrılmak demektir, bu beklentiyi de ancak iki erkek aşabilir. Aşık olmak değil maşuk olmak mühimdir. Sizde bir azamet, heybet varsa maşuk olursunuz. Seven değil sevilen olursunuz. Hayvanlar dünyasını incelerseniz göreceksiniz… O dünyada dişiler erkeklere aşık olur, çünkü erkek hayvanlar şiir yazmazlar! Kadın olsaydım asla bir şairle yatmazdım, onlar teferruata girerler, kendimi lezbiyen hissederdim… Şiir süslü kelimelerle yazılır, süslü kelimeler süslü kadınlar gibidir, süsü dağıldığında büyüsünü kaybeder. Cengiz, girdiği yerde papatyaları çiğner, güzel ve estetik olan her şeyi talan ederken imzasını kılıcıyla atar. Taş üstünde taş bırakmaz ve kütüphaneleri yakar. İyi bir şiir okuduğumuzda da ezberimizdeki her şey yanar, bu yanık kokusu ebediyen burnumuzda tüter. “Hamdım, piştim, yandım.” Demiş ya Hz. Mevlana… Şems, Mevlana’nın Cengiz’i olmuş yani…

Şiire önem verilen ve şiir damarı şiddetle atmaya devam eden bir ülkede ağır değil mi bu eleştiriler?

Şiire önem veriliyor olsaydı önüne gelen şiir yazar mıydı? Şiirin kullanım alanına bakın. Kaç kişi peygamberimizi övmek için yazıyor? Kaç kişinin Amerika’yla derdi var? Varsa yoksa aşk… Şiir, kız tavlama enstrümanı olmuş. Bir ton kendini beğenmiş sümüklü herif oturmuş aşkını pazarlıyor. Sevdiği kıza saygısı olan biri onun adına şiir yazıp pazara çıkar mı?
Şairler şiirlerini babalarının yanında okuyabilirler mi? Yok… Neyse bırakalım bu işi…

Yılgın Türkler kitabın otuzuncu baskısında. Kitaplarının çok okunup, çok satılmasının hikmetini neye bağlıyorsun?

Ben, yazarlığa ilk adım attığımda “Allah’ım beni okuyanlar küfrederek yada beddua ederek okusunlar…” diye dua etmiştim. Duam tuttu galiba. Yazarken kimsenin gözünün yaşına bakmam. Siyasi partilere, ırk yada milletlere yakınlığım yoktur. Yılda iki üç kez sigara markamı bile değiştiririm. Esir olmak istemem. Yanıma gelip ilk cümleden itibaren bile beni övmeye çalışanları susturup onlara istediklerini vermedim. Samimiyetimden dolayı çok okunduğum söyleniyor. İnşallah öyledir… Vermeyi sevmiyorum. Sevgiyle bir şeyin değişeceğine inanmıyorum. Ben kimi sevdiysem kaybettim. Aşırı sevgi, ilişkilerin celladıdır. 36 yıl ateist yaşadım. Türkiye’ye kan kusturdum. Dört yıl önce ahiret görüşüm değişti. Ahiret görüşüm değişince dünyaya bakışım da değişti. Önce dünya görüşü değişenlere bir bakın, onlardan bir şey olmaz. Dört yıldır Allah’tan korkmaya çalışıyorum. İt gibi titreyen bir mümin olmak istiyorum.Bizim Allah’ı sevmemiz önemli değil, onun bizi sevmesi gerekiyor. Kendimin ve dünyanın katili olmadan gözüne girebileceğime inanmıyorum. Kanımı içerek yol almaya çalışıyorum. Dünyaya olan nefretim öyle bir boyuta geldi ki tek tek içindekilerle kavga etmekten yoruldum. Uzaya çıkıp bizzat dünyanın kendisini tekme tokat dövmek isterdim. Bu imkanı rabbimden istiyorum. İçimde dünyaya karşı bir istek doğduğunda kendimi balkondan atmaktan korkuyorum. Galiba biz ölmeden dünya ölmüyor. Dünya ne zaman ölür biliyor musunuz? Onu görmediğinizde… Dünya, kendisine kör olanları sevmez. Dünyaya bakan gözleriniz kör olduğunda sizi karşıdan karşıya geçiren Allah olur. İnşallah Müslümanlar top yekün körleşip mümin olacaklar…

Çok mutsuzsunuz, böyle yaşanır mı?

Pavyona değil dünyaya geldik. Ölmek için doğuyoruz. Allah, mezar kumbaralarında ceset biriktirirken nasıl mutlu olabiliriz. Müminin yüzü sıratı geçmeden gülmez. 36 yıl inançsız yaşadım, mutsuzdum. Dört yıldır inançlıyım ama eskisinden daha mutsuzum. “Huzur İslam’da…” demişlerdi. Bu yalana inanmayın. İbadetlerini yapacaksın, infak edeceksin, zikredeceksin, mağdura koşacaksın, zalime çüş diyeceksin, ahiret korkusuyla titreyeceksin, taraf olacaksın, bir Müslüman’a diken batsa sen kanayacaksın, huzur bunun neresinde?

Edebiyat dünyasıyla hiç iyi olmadın bunun nedenlerini düşündünüz mü hiç? Yada yeni yazarlar için öğütleriniz nelerdir?

Edebiyat kerhanesinin kurallarına uymadım. Bir çevrenin, bir masanın adamı olmadım. Ateistken yoldaşım şeytandı, şimdi Allah’a yaslandım. Anlayacağınız yalnız değilim. Eğer kralın yanındaysanız kimseye boğun eğmeye değmez. Edebiyat dünyası kibrin arenasıdır. Orada binlerce ego kılıç çeker. Lütfen uzak durun.Bir cümle kuracağınız zaman ellerinizi Allah’a açıp yardım isteyin. Şairlerimiz bu yüzden kaybetti. Kadınların dizlerinin önünde boyun büktükleri için yenildiler. Bir insana yazarsanız kaybedersiniz ama Allah’a yazıp kendinizi ona sevdirmeyi becerdiğinizde tüm insanlar sizi sevmeye başlar. Kafanızı çalıştırın. Şöhretin yolu da Allah’tan geçiyor… Kelimelerin sahibi Allah’tır. Yalnız ona kulluk edip, yalnız ondan yardım beklerseniz, kelimeler uşağınız olur.

Din, Allah ile kul arasında mıdır yada şeklin önemi var mı?

İnsanların içini bilen yalnız Allah’tır. Öyleyse biz insanlar için davranış ve kılık kıyafet önemli. Biz zahire bakarak kimin Müslüman olup olmadığını anlayabiliriz. Adamlar bir televizyonda “Biz kaç kişiyiz?” diye sayım yapıyorlardı. Onların kaç kişi olduklarını bir gökdelene çıksam ben de sayabilirim. Mini etekli, içen, sarmaş dolaş, dekolte, keçi sakallı kişileri sayın, rakam ortaya çıkar ama bir de Müslümanları sayalım deyin? Apışır kalırsınız. Niye? Çünkü biz de herkese benziyoruz. Traşlı, ütülü, laptop kullanan, konformist, ucubik bir şeyiz. Oysa Müslüman iki kilometreden tanınmalıdır. Sakallı, cüppeli, ağzının içinde mırıldanan, eli sopalı, tesbihli filan olmalıyız. Rayban gözlük takmış, sinek kaydı traş olan, Nıetzche okuyan bir adamı Cuma’da görünce kafayı yiyorum. Müslümanlar eskiden natürmort idi şimdi postmodern oldular. Müslüman, sosyal hayatın kurallarını uygulayıp, renklerini diğerlerine göre ayarladıklarında Yahudi olurlar. Elli milyon Müslüman nereye gizleniyor anlamış değilim? Biz Yahudi değiliz. Kimden korkuyoruz, niye gizleniyoruz? Gizlene gizlene kendimizi unuttuk. “İnşallah” demekten korkup “Umarım” demeye başlayalı İslam kaybetmeye başladı.Dilin gitmiş, giysin gitmiş, kutsalların ayak altında ama dinimiz duruyor, emin misiniz? Kitap gitti, farz gitti, sünnet gitti fakat Müslümanlığımızın sürdüğüne inanıyoruz. Bir tek kılımızı bile kimseye çiğnetmediğimiz gün ayağa kalkarız. Bakın senede birkaç gün peygamber efendimizin sakalı bir kavanozda teşhir edildiğinde oraya milyonlarca insan gider. O kıl, o sakal var ya dünyanın en büyük cemaat lideridir, dünyanın en örgütlü sendikasıdır. Peygamberimizin bir kılı bile en büyük kumandandır. Bari ona tutunsak… İnanın o kılın arkasında dünyanın en büyük imparatorluğu kurulur ama cesur değiliz, korkup gizleniyoruz, gözlük takıp Radikal okuyoruz, Nike giyiyoruz… Biz tipten kaybettik arkadaşlar… İslam kültürünün modasına bile uysak, İslam’ı Fenerbahçe gibi tutabilsek, destekleyebilsek, Kurtlar Vadisi kadar izleyebilsek Allah nurunu tamamlayacak, yazık ki hepsinden korkuyoruz. Söyleyin, biz kaç cüceyiz? Biz, kaç Yahudiyiz? Biz neredeyiz?...

İki yıldır kişisel gelişimcileri topa tutan bir kitap yazdığınız söyleniyor, kitap ne zaman gelecek, niçin onlara saldırıyorsunuz?

Kişisel Gelişim kitapları insanların nefislerini okşayarak, benlik putları yaratıyor.O kitaplardan bir tane bile okuyunca tam bir yırtıcı hayvan oluyorsunuz. İsteyen, konformist, kendi mutluluğu ve hazları için kan döken kibirli bir hayvan…İki sene önce şunu fark ettim: Kişisel gelişim kitaplarındaki her başlık Kuran-ı Kerim’in tersten okunuşu… Kitap bize “Rızık Allahtan’dır.” diyor ama onlar “İste başar, kendine inan, tut kopar, her şey senin hakkın, kaderini kendin yarat, çalış kazan…” diyorlar… Bunlar şeytanın askerleri. Ego, kibir, sonsuz istek pompalıyorlar. Bir din kurdular. Kişisel gelişim uzmanları bu dinin rahipleri… Cemaatler dağıldı. Kazanmak için her yol mübah. Onların dinindeki cennet başarı olmuş, kazanç, kariyer olmuş. Kaybeden fakir kalıyor. Cehennem fakirler için var. Oysa biliyoruz ki İslam da fakir kalmak, dünyaya tamah etmemek cennete giden en büyük yol. Modernizmle savaşan, kişisel gelişim dinine kılıç çeken “Kişisel Gerileyiş Kitabı” sanırım Eylül ayında piyasada olacak. İçindeki öküzleri çıkaran bu kapitalistlere hep beraber çüş diyeceğiz. Kişisel Gerileyiş Kitabı bütün temellerini Kurandan alıyor. Onlara 1400 yıl öncesinden cevap vereceğiz. Müslüman’ın gelişmişi geride kalandır. Geri kalmış Müslüman’a mümin denir. Bunu anlatacağız onlara… Bu dinin rahiplerini develerimizle çiğneyip hurma ağaçlarında idam etmeden bize rahat yok. Bir aksilik olmaz ise kitabım çıkınca mücadelemizi Samsun’dan başlatmak istiyorum… Kişi çok gelişirse dünyevi bir adam olur ve kulluğunu unutur. İnsanlara dik yürümeyi, karizmayı, gol atmayı öğreten NLP’cilere özetle şunu söylüyorum kitabımda: “Evet, size göre kazanmak ya da kaybetmek var ama biz kaza ve kadere, rızkın Allah’tan olduğuna inanıyoruz. Başarısızlık ölüm değildir. Dünyevi, maddi başarılarla ahiretimizi kaybedeceksek yaşasın yenilgi, yaşasın fakirlik, yaşasın eziklik…”


***

H.SALİH ZENGİN/Pazar Zaman /02.12.07


Seviyordum Söyleyemedim kitabının ardından iki yıl sonra ‘Yılgın Türkler’ kitabıyla Türklerin hallerini kaleme alan yeraltı yazarı Bülent Akyürek, baltasını topraktan çıkardı. Özgün üslubu, yaşayışı ve sert tavırları ile dikkat çeken Akyürek, bu kitaptan dolayı kendisine kızacak ulusalcılara şu cevabı veriyor:

“Faşistin okuyup yazmışına, sağdan gelip sola göz kırpanına ulusalcı denir. Birkaç ulusalcı, halkı bayraklarla sokağa dökerken ben manikür yaptırıp oturacak mıydım yani?” Sevmekten ziyade nefretin daha sahici olduğunu ve tüm dünyayı kucaklayan modern hümanistlerin sevgisine inanmadığını ifade eden yazar, “Ben insanları severken onların tozunu alıyorum.” diyor. Gürültüye dayanamayan ve on beş yıldır kulağında tıkaçlarla yaşayan Akyürek, tıraş olamıyor ve protezlerinden dolayı ağustos ayında bile üşüyor. Akyürek, 44 kilo!

“Seviyordum Söyleyemedim” kitabı yine “Yılgın Türkler”in halleri üzerine ironik değiniler içeriyor. Kitabın ismi nereden çıktı? Sevdiğimizi söyleyebilseydik ne değişirdi?

Geçen yıl uzaktan âşık olduğu kıza sevdiğini söyleyemediği için tecavüz eden bir adam haberlere çıktı. Anadolu insanının psiko-ayrıntılarını en çok yazan bir adam olarak bilimsel bir hayretle koltuğumdan fırlayıp, “Daha yazılacak çok kitap var.” dedim. Çünkü akademisyenler, yarı aydınlar “erkek toplum, feodal toplum” konuşmaları yaparken, ben erkeklerimizdeki reddedilme korkusunu haberlerde çözmüştüm. Eğer sevgimizi de nefretimizi de ilan edebilirsek daha barışık bir toplum olacağız galiba. En azından akşam haberlerinde görünmeyeceğiz!

Hem sevmekten bahsediyorsun hem de ismi Sapan olan bir yayınevinden eli baltalı kitap çıkarıyorsun. Bir yeraltı yazarı olarak iki yıl sonra savaş baltanı kendinle birlikte topraktan çıkarmanın âlemi ne?

Sevmekten bahsetmiyorum. Sevmek, başka bir vücutta kendine dokunmaktır. Nefret daha sahicidir ve nefret aşıldığında tasavvufi bir yol almış olursunuz ama sevgi aşılınca yelkenleriniz nefret ülkesine açılır. Sevginin en basiti tüm insanlığı kucaklayandır. Tüm insanları kucaklayan modern hümanistlere bakın, çoğunun dindar olmadığını göreceksiniz. Oysa, Allah aşkı dünyaya karşı körlüktür. Gözlerini dört açmış bu adamların sevgisine inanmıyorum. Ayı, yavrusunu severken öldürürmüş. Benimki galiba buna benziyor. Severken tozunu alıyorum onların! Tarih boyunca tüm dünyada sömürmediği bir avuç toprak bırakmayan Batı, bizlere her gün barbar demekten çekinmiyor. Kendimizi garantiye almak ve saldırganları caydırmak için elimizde baltayla yürürüz. Batı korktuğu milletlere sanatı; müziği, baleyi, spor kardeşliğini, kibar mitingleri, sosyete demokrasisini pompaladı. Bir erkek olarak kendi adıma konuşuyorum; iki silah markası bilmem ama size yirmi tane deterjan markası sayabilirim! Kapaktaki sembolik balta şiddet içersin diye değil, psikolojik anlamda moral toplayalım diye kullanıldı. Elbette; bulaşık yıkayıp cam silmekten, patates soymaktan, eve bebek bezi taşımaktan yorgun düşmüş bu fani, ziyadesiyle şiddete karşıdır! Elin baltalıysa, koruduğun bir şeyler vardır demek ki! Birkaç ulusalcı, halkı bayraklarla sokağa dökerken ben manikür yaptırıp oturacak mıydım yani?

‘Alıngan Türkler’ eline balta alıp seni kovalamaya kalkışmasın sakın? Bu arada kaçarken ulusalcıların kucağına düşmeyesin?

Faşistin okuyup yazmışına, sağdan gelip sola göz kırpanına ulusalcı diyorlar. Tonlarca menfaatin kucağına oturmuş bu adamların kendi kucakları kaldı mı ki ben oraya düşeyim?

Neden “Çılgın Türk” olmak yerine “Yılgın Türk” olmayı yeğliyorsun?

Yüzyıllardır kaybediyoruz. Sokaklarımızdaki bir çukur beş yılda kapatılmıyor, on dört kişilik dolmuşa 45 kişi biniyoruz. Uzayı fotoğraflardan görüyoruz. Üniversitelerimiz Anıtkabir yürüyüşleri yapmaktan bilime fırsat bulamıyor. Fırsat bulunca da fasulye deneyi yaptırıyorlar. Ezber cümlelerden, ara gazlardan, sloganlardan bıktım. Onlara itiraz ediyor ve kitaplar yazıyorum. On yedi yaşımdan beri 24 kitap yazmışım. Bana yılgın denir mi?

Çalışkanlık Türklerin karakteri değil mi? Tembellik hakkı için neler diyeceksin?

“Türk, övün, çalış, güven.” sıralamasına bakılırsa övünmekle işe başlıyoruz. Tarım denince buğday, ağaç denince aklımıza kavak geliyor. Buğday en zahmetsiz tarım ürünüdür, kavak da tembel ağacıdır. Kimse kalkıp ‘ceviz dikeyim, böğürtlen toplayayım’ demiyor. Türkiye’de kalın kitaplar satmaz. Hareketsizlikten kadınlarımızın basen, erkeklerimizin göbek sorunu vardır. Namazların farzları kılınır sünnetlerinden kaçılır... Üç günlük dünyada misafir olduğumuz için “Niye çalışalım ki?” diye düşünüyor olabiliriz? Ayrıca “Tembellik Hakkı” kitabını Marks’ın damadı yazmıştır. Marks gibi bir kayınpederimiz olsaydı biz de tembellik hakkımızı kullanmak için can atardık.

Seni, Thomas Bernhard ya da Proust gibi hayattan izole eden gerekçeler ne?

Çok okuyan ve yazan biri olduğunuz zaman estetik duyum ve görüşleriniz gelişiyor. Bir nevi toplumsal ve çevresel bunaltı yani. Romancı kişiliğimden dolayı düzensizlikler gözümü bozuyor. Çay içtiğim bir kahvede bile herkesi düzeltmek, biçim vermek istiyorum. Türkiye gibi bir ülkede kompozisyon istiyorum. Bir de gürültü hastalığım var. On beş yıldır kulak tıkaçlarıyla yaşıyorum. Ayrıca protezlerimden dolayı ağustos ayında bile üşüyorum. Dünyaya geldim geleli zindandayım.

Gürültü hastalığın varsa neden bu kadar ses çıkaran kitaplar yazıyorsun?

Beynimin içinde bir cehennem kaynıyor. Ben o cehennemden çıkıp dostlarımla piknik yapamıyorum. Tıraş olamıyorum. Gittiğim en son sinema filmi Stallone’nin “İlk Kan”ıdır. Kafamdaki müzikten isyan dolu kitaplar çıkıyor. Kitaplarımın gürültüsü; sokak ortasında yapılan düğünlerden iyi değil mi sence?

Batı’ya karşı bu kadar güvensiz ve nefret içinde olma bilincinin çıkış noktası nedir?

11 Eylül olayları bende yıkım yarattı. Doğu-Batı, Müslüman-Laik Müslüman gibi şeylerin ayrımına vardım. “Artık evde oturup kadın gibi roman yazmayacağım” dedim. Modern dünyaya roman kahramanlarımın arkasına sığınarak değil, bizzat kendi ağzım ve anadilimle küfretmeliydim. Yıllarca evde oturup kadın gibi roman yazarken, komşularımızla güne katılıyordum. Halen on beşe yakın çeyrek altın alacağım var ama helal ediyorum!

Kadınlarla aran iyi değil, haklarında kitaplar yazıyorsun. Onlarla alıp veremediğin ne?

Onlar olmasaydı, erkekler okeyi icat edip oturacaklardı. Ne teknoloji, ne sanat, ne de kapitalizm olacaktı. Jileti onlara güzel görünmek, tekerleği onları istediği yere bir an önce götürebilmek için icat ettik. Tüm icatları, kadınlar boş boş otursunlar diye erkekler yapıyor! İlim, bilim, teknoloji, icat, kadınlara ulaşabilme çabasıdır. Hele de şiir yok mu? Şiirler kadınlara ulaşmak isteyen erkeklerin yalvarışları gibi... Şiir, yalvarmanın dili değilse niçin eli yüzü düzgün bir kadın şair yok? Demek ki onlar yalvarmadan erkekler paspas oluyor!

Kitapların çok satarken birden ocakçılık yapmaya, pet şişe toplamaya başladın. Yazının gücüne dair inancını zaman zaman kaybettiğin sonucunu mu çıkarmalıyım buradan?

Yazının gücüne inansaydım baltayı çıkarmazdım. Baltayla ağaç kesmeden kağıt yapamaz ve yazı yazamazsın. Yazar, yazıya inanan cahil adamdır. Söz avamın cehalet dolu bilgeliğidir. “Cennet, kılıçların gölgesi altındadır.” diyor Efendimiz. Bir güzellik korunacaksa elimizin altında balta olmalı. Bağımsız bir yazar olabilmek için büyük diyet ödedim. Açlık sınırında yaşadım. Bu dönemlerde yazı yazmayı hep bırakırım; çünkü ihtiyaçlardan dolayı dillerim dolaşabilir diye. O yüzden erkek gibi çalışmaya başlarım. Kitaplarımın çok sattığı dönemlerde de şımarıp kendimi kaybetmemek için garip işlerde çalışırım. Bütün vücudu protez, hastalıklı, 44 kilo bir adam olmasaydım kitap yazmazdım. Biraz daha konuşursak Freud haklı çıkacak!

On bin kitap okumuş biri olarak, yine on bin kitap okuduğunu söyleyen Nihat Genç ile polemik yaşadın. Çok okuyan iki insanın geldiği son noktanın burası olması tuhaf değil mi?

Onunla on üç yıl konuşmuyorduk. Son dönem yaptığı televizyon konuşmalarına dayanamadım ve kendisine 8sutun sitesinden mektup yazdım. Cevap vermek yerine sitedeki yazıyı kaldırtmış. Türkiye’nin fikir özgürlüğü savaşçısı diye lanse edilen bu yazar, kendisi hakkında yazılmış bir yazıdan dolayı krizlere girdi. Nihat Genç’in şu sözünü eleştiriyorum: “Müslüman’ım; ama dinci değilim.” Müslüman ne demektir: İslam dinine inanan, bağlanan. Genç, diyor ki: “Erbakan Hoca olsaydı şimdi Fetih sureleri okuyarak Erbil’e girip cuma namazı kılardık...” Şimdi soruyorum: Kendisi Ankara’da cuma namazı kılıyor mu ki Erbil’de cumaya özlem duyuyor? Eğer beni susturmaya devam ederse kendisiyle ilgili bir kitap yazacağım. Ben yapayalnız bir adamım, sadece Rabb’ime güvenerek yazıyorum.

Kapitalizmle nasıl baş ediyorsun peki?

Nadir yemek yerim. Bir gün olsun canım bir şey istemedi. Giyim kuşam sevmem. Teknolojiyi takip etmem. Çayım ve sigaram dışında lüksüm yok. Bir köpeğin giderinin yarısına yaşıyorum. Üç yıl önce çim yiyebilir miyim diye denemeler yaptım. Çok şükür zorda kalınca yeniliyormuş. Çim yemeyi başaracağımıza inandığımız an kapitalizm kaybedecek!

‘Tuvaletlerde bile kafamızı dinleyemez olduk’

“Türk’ün aklı tuvalette gelir.” diyorsun. Sen de bu kadar mevzuyu orada mı düşündün?

Ben, deyim ve sloganlara cevap olarak makaleler yazıyorum. Tuvaletler gürültülü Türkiye’de kafamızı dinleyebildiğimiz tek yer ama cep telefonları çıktı çıkalı orada da kafa dinleyemez olduk!

Türkler neden hesap ederken parayı masanın altında sayıp garsona uzatır?

Paramız çoksa az, az ise çok olduğunu ima edebilmek için!

Televizyon kumandasını niçin poşetle kaplarız?

Kumanda, bizimle televizyon arasında aracıdır. Biz kullandığımız maşada parmak izi bırakmak istemeyiz!

Paspasları temizlemek için neden caddenin ortasına atarız?

Turistler kafayı yesin diye!

Bir turiste dilini bilmediğimiz halde niçin bağırarak anlatırız?

Çok uzak ülkeden geldiği için bizi duymayabilir diye!

Dünya Türklerin eline geçse ne olur?

İnsanlık, uzayda cirit atıyor. Bu gidişle dünya bize kalacak zaten.



***


Yer: Seyyid Usul Kültür Merkezi/Bursa
Vakit: 25 Şubat 2009
Konu: “Kişisel Gelişimin Cihanşümul Zararları”
Konuşmayı toparlayan: Cevat Akkanat


“ Kişisel gelişimci cemaatler”

-Müslümanlar da iyi niyetli olduklarını söyleyerek bu yola girdiler. Özellikle cemaatler milli bir kişisel gelişim yaratacaklarını düşündüler. Bu mümkün değildir.
- Kişisel gelişim, birinci olmak üzerinden hareket eder. Biz birinci derecede insanızdır, kaliteli insanızdır, bunu esas alırlar. Herkese, cahillere dahi bunu pompaladılar. Hatta onlara kendilerinin üstün olduklarını inandırdılar.
- Bugün kişisel gelişimden geçmiş insanları sokakta yürüyüşünden tanırız. Tikleri bellidir. İçi boş ve dimdik bir adamdır. Tamamen şeytani bir tiptir bunlar. Bunun dışında, onların başka halleri de vardır. Mesela, av hayvanı tipi hali… Sonra, her şeye sahip olmak isteyenin hali. Bunlara göre, her şey kendilerinindir. Bunlar, kullandıkları eşyalarla aynileşerek, onlarla üstünlük kazanmaya çalışırlar.

“Kişisel gelişimin namusu”

- Kişisel gelişimde namusuyla adam olmak kaygısı yoktur. Kişisel gelişim böyle öngörmüştür. Batıda böyledir, bizde de bu durum oluşturulmuştur. Mesela, marketten aldığı kitapla hayatı değişen tipler bu oluşumun neticesidir.
- Kişisel gelişimin modern dünyasında, “Yarın güzel günler gelecek!” denildiğinde insanların gözü parlar. Fakat geçmişe dönük bir şeyler söylendiğinde, mesela “Asr-ı saadet ne güzeldi.” dediğimizde surat asılır…
- Şeytani algıyla donatılmış olan malzemeler bizim huzurumuzu bozar. Biz aldığımız nefese şükrederiz, ama vermek için de şükrederiz.
- İsrail Filistin'e vurduğu zaman sabır ayetleri havada uçuşuyor, cihat ayetleri ortalıkta yok! Cihat hiç mi yok, var. Fakat garip garip şeyler yapılıyor cihat için, fotokopi kağıtları havada uçuyor, şu Yahudilerindir, yemeyelim, içmeyelim, vs…

“Pusu kültürü…”

- Döner koltuk pusu kültürüdür. Döner koltukla başlayan mekanizma vahşi bir sisteme tekabül eder. Gözetleme vahşetine. Bu sistemde, bir çip tak, hangi kurbağa nereye gidiyor, kim ne yapıyor, takip et, kontrol et mantığı vardır.
- Kişisel gelişimciler şunu empoze etti: Elimizde bir malzeme yoksa, biz şizofreniz…
- Kişisel başarıcılar helal haram tanımazlar, hep kazanmak, başarmak, iyi yerlerde olmak önemlidir onlar için.
- Işık hızını geçtiğinizde karanlığa düşersiniz, aceleniz niye bu kadar karanlığa düşmek için.- Picasso, resimde bir kırılmadır, paramparça olma halidir. Şeytan da bize müdahale ettiği zaman böyle görürüz her şeyi.

“Besmelesizlik…”

- Besmelesizlik, Allah'ın izni olmadan onun bahçesinden elma çalmaktır.

- Ulusalcılığın bölücülüktür. Yılgın Türkler kitabımda söylemiştim bunu. Ben bunu ulusalcılara anlatırken bir de İsmet Özel çıktı. Bir de ona anlatmak zorunda kaldık. Hadi bakalım.

- Kişisel gelişimcilerin ve modern dünyalıların en büyük trajedisi, ne yaparsa yapsın, bunu iyi niyetle yaptığını söylemesidir. Karşı tarafın kötü olduğunu söyleyerek de kötülük yapıyor. Oysa biz, Allah rızası için bir şeyler yaparız ya da yapmayız.

“Marketten makarna…”

- İnsan-ı kâmil, marketlerden makarna gibi satılan kişisel gelişim kitapları alıp okuyunca olunmuyor, bir sürü yolu var.
- Mutlu olmak diye bir zorunluluğumuz yok, biz hüzün peygamberinin ümmetiyiz. İlle de mutlu olmak istiyorsak cehennem ayetlerini okur, cenneti düşünürüz.
- Okullarda diplomalı ağabeyleriniz, öğretmenleriniz size anlatamıyor, biz anlatıyoruz işte, mutlu olmak diye bir kaygımız yok…
- Robotun canlı hali köledir, eğer öyleyse, onun da hakları vardır. Mesela efendinin yediğini köle de yemek zorundadır. Robot ıspanak yiyemez. Dolayısıyla bunu batı yapmıştır, biz yapamayız.
- İnternetle bilgi ayağa düşer, kolay öğrenilen kolay kaybedilir.

“Kâbe: Sabit noktamız…”

- İnsan fıtrat üzere doğar, hidayetle değişir… Şeytan ne istemişti: Tek tip insan… Kişisel gelişim kitapları da bunu istiyor.
- Sabit noktamız Kabe'dir. Zaten gün içinde hepimiz farklı yönlere dönüp duruyoruz. Bari günde beş vakit aynı ortak noktaya bakalım, onunla birbirimize bağlanalım.
- Kişisel gelişimde her şeyin bir kontrolü vardır: Öfke kontrolü tedavisi… Mutlu ol ama, şöyle mutlu ol… Böylece heykele dönersin…
- Aklı başında bir Müslüman hümanist olamaz. Dört dörtlük bir Müslüman nasıl hümanist olur?

“Obama Beyaz Saray'da beş vakit namaz kılıyor mu?”

- Obama, Müslümanmış, ailesinde Müslümanlar bulunmaktaymış… Hayır, o bir teknolojik ürün olabilir… Ben anlamam, Beyaz Saray'da beş vakit namaz kılıyor mu, ona bakarım… Ben bu Obama'dan hoşlanmadım…
- Bütün bu kitaplardan, ıvır zıvırdan sonra orta kibirli bir insan çıkar, yani şeytan… Şeytanın kini, ihtirası insana karşıydı, fakat insan onun zindanı olmuştu. İnsana bu kadar karşı gelmiş, kinlenmiş olan şeytana, insan zindan olmuştu… Fakat kişisel gelişim kitapları, işi tekrar tersine döndürmeye çaba göstermiştir.- Müslümanın sorgulayacağı şeyler çok değildir, Yahudiler çok sorar, sığırın kulağını, boynuzunu sorgulamıştır Yahudiler.
- Hezarfen'e sorulan sen kuş musun sorusu doğru bir sorudur.
- İranın nükleer silah kullanması gelişim değildir, gerilemedir.


***

Arayıp da bulduğum, bulup da okuduğum, okuyup da paylaşmak istediğim Akyürek röportajları ve bir de konuşması. Kitaplarından hiç okumamışlar için fikir verme mahiyetinde olacaktır sanırım cümleleri.

***

Ve çöldeki penguenin kapağından yazar hakkında:


"Bülent Akyürek , 1969'da Elazığ'da doğdu. 1985'te Ankara'ya yerleşti. Birbirinden alakasız onlarca işte çalıştı. 17 yaşında ilk kitabı " TALEBESK"'i çıkardı. 125'e yakın okuru olduğu halde mütevaziliği elden bırakmadı(!) 1990'da ÜNSÜZLER dergisini çıkardı ve batırdı. Bunu diğer dergiler takip etti.
1991'de ilk romanı "VE TANRI AĞLADI" yı yayımladı. Bağımsızlığı, ters fikirleri, aylaklığı sayesinde yapayalnız kalmayı becerdi.
1992'de "CİNNETİM CENNETİMDİR" romanıyla düşman sayısını ikiye katladı.Hırsından devlet dairesine girdi. Bu arada aşık oldu ve evlenmeyi becerdi.
1995'te "İTİN BİRİ" romanı çıktı.Bİr dönem "USTURA" ve "FESAT" Dergilerinde yazdı.
Dört duvar arasında kozasını örerken "HATA SÖZLERİ", "KANLI CENNET", "ŞİZOFREN ÇOCUK MASALLARI" kitaplarını hazırladı. Derken "itin biri" roman mı değil mi? sorularının mengenesinde sıkışan eseri, "NİHAYET TİYATRO" grubu tarafından sahneye koyuldu. Aynı gruba "YAZAR OLMAYA ÇALIŞAN EŞEK" çocuk oyununu yazdı.
1997'de "YAĞMUR GETİREN FIRTINA" romanı onu sonunda üne kavuşturdu. Şimdilerde bir televizyon dizisi, bir roman, bir öykü, bir mizah, bir aforizma kitabı hazırlıyor. Her şeye rağmen okuyor, yazıyor, ayakta kalmaya çalışıyor. Sıkı bir film senaryosu için de gizliden gizliye bileyleniyor. "

98'de yazılmıştı bu satırlar, onun üstüne bir de bunları yayımladı.

2005; BOŞ LAFLAR ANTOLOJİSİ
KADINLAR ÜZERİNE AHMET ABİ'NİN GÖZÜNDEN KAÇANLAR

2007; SEVİYORDUM, SÖYLEYEMEDİM

2008; ZAMANIN EFENDİSİ
İÇİNİZDEKİ ÖKÜZE OHA DEYİN

2009; YILGIN TÜRKLER




2 yorum:

Bugün bitiremedim, yarın gene geleceğim...:))


hadi bakalım, azimlisin :)


İletişim

uragan3@gmail.com

Blog Arşivi

Translate