uragan/günlük
bİr nevİ "anı deposu"

mısırdan önce kafayı yemezsem :)

Perşembe, Mayıs 31, 2012

içli şarkılar, kırık ezgiler....*

Sınav çıkışı işe geri dönmeden eve geldim.
Dün bir saat fazla çalışıp bugün doğacak eksiği tamamlamıştım.

Sınavdan ya 64 ya 68 alacağım, test yaptı ve cevap anahtarını astı çıkışta. Vizesi 78
Eğer devamsızlığı sorun etmezse bu dersten geçtim hayırlısıyla.

Darısı diğerlerinin başına.,

Bu düeti dinledim dün sabah rastgele, yıllardır Livaneli'den dinlemeye alıştığım bu şarkıyı Gripin yorumundan ilk dinlediğimde sevmekle sevmemek arasında gittim geldim, Livanelinin en sevdiğim ve güzel yorumladığı şarkılardan biri olduğu için belki de, şimdi bir daha dinledim, bir daha...

Sanırım bu düzenlemeyi de sevebilirim, hala sevdim diyemiyorum bak. Güzel olmuş ama.

Neyse, yarım saat kestirip yarın ki finale çalışmam lazım, son artık.

Cumartesi mesaim akşam.
Akşama kadar iki haftalık leyla-mecnun tekrarlarımı izleyip, çay içip, mısır patlağı yiycem, ooooh.





Yarın en son sınav
Read On 2 yorum

bitti, bitiyor / kadınlar susarak gider...*

Perşembe, Mayıs 31, 2012
Son iki sınav, şükür.
Gecenin 3'ünde bir yanda yağmurun sesi, bir yanda Nazan'ın;

veri tabanı oluşturma programı olan acces,veri tabanıyla direk bağlantı kuran, özel tasarıma uygun ya da  ve her türlü değişiklik yapılabilecek info path designer ve formların kaydedilip dosyalandığı info path filler  üçlüsünün içinde gezinti halindeyim.Yandaki fotoğraftaki manzara diğer monitörün koruyucusu cancağızım, info path ile alakası yok,  print screen öncesi mönitörü devre dışı bırakmakla uğraşamadım.

Bir de Nazanım Öncel var tabi, yatmadan önce bir doz.

*cemal süreya

kadınlar susarak gider...

çok uzun emekler verir ilişkisini yürütmek için. birinin kadını olmayı yüreği, beyni, ruhu o kadar zor kabul etmiştir ki, başka bir adama ait olmayı istemez. erkek gibi, çorbanın tuzu eksik diye kavga çıkarmaz mesela, tam tersi, konuşmamız lazım der. erkekler de en çok bu cümleye sinir olurlar. ertelenir o konuşmalar, maç bitimine, yemek sonrasına ve daha birçok lüzumsuz şeyin ardına ötelenir.
kadınlar inatçıdır, hayata tutundukları gibi, aşklarına da sahip çıkarlar. bu yüzdendir, konuşup derdini anlatma isteği, karşı tarafı ikna edene kadar uğraşırlar. sonunda pes eder adam, bir ışık görür kadın, tüm derdini paylaşır. genellikle ne cevap alır? abuk sabuk konuşma! gereksiz ve saçma gelmiştir adama anlatılanlar, hiç de üstünde durmamıştır. yine bir sıkıntı, tatmin edilemeden geçiştirilir ve adam gün gelip bunların kendisine ok gibi döneceğini bilemez.
bir kadın şikayet ediyorsa, ya da erkeklerin deyimi ile vıdı vıdı ediyorsa; erkek bilmelidir ki, o ilişkiden hala ümidi vardır kadının. yürütmek, birlikte yaşamak, sorunları çözerek mutlu olmak istiyordur. daha önemlisi, o adamı hala seviyordur.

kadın susarak gider!

en önemli detaydır, erkeklerin hiç anlayamadığı durum işte bu kadar basittir. o gün gelene kadar konuşan, kavga eden, tartışan kadın, kendini sessizliğe vermiştir. ne zaman ümidini o ilişkiden kestiyse, o zaman sevgisi de yara almış demektir. yüreğindeki bavulları toplamıştır, kafasındaki biletleri almış ve aslında bedeni orada durarak, ilişkiden çıkıp gitmiştir. kadın, gerçekten gitmişse, çok sessiz olmuştur ayrılışı, kimse hissetmeden, kapıları vurup kırmadan gitmiştir. her akşam eve geldiğinde, kapının açıldığını gören adam anlamaz ama bir kadın sessizce gider. ne mutfağında yemek pişiren, ne yan koltukta televizyon izleyen, ne gece ruhunu kenara koyarak yatakta sevişmeye çalışan kadın, artık o kadındır. bir kadının çığlıklarından, kavgalarından korkmamak gerekir, çünkü kadının gidişi sessiz ve asildir.
Read On 0 yorum

sessizlik!!!

Cuma, Mayıs 25, 2012
Güzel bir öğle uykusunun yerini tutabilecek bir şey var mı?
Belki iyi demlenmiş sıcak çay, belki ...

Bugün evdeyim.
Hiç bir yere koşmak zorunda olmamanın sükuneti
ve ona eşlik eden tatlı bir tembellik duygusu sarıyor benliğimi.
Müthiş,
Mutfaktan gelen kahve kokusu da öyle...
Read On 2 yorum

final trafiği

Cuma, Mayıs 25, 2012
22 mayıs - 12:00-13:00 Halkla İlişkiler ve Reklamcılık
Vize sonucunu final günü açıkladı, 55 almışım, bırakmayı planladığım derslerden biriydi, beklemiyordum 55'i. Derse bir kere bile giremedim. Finalde 1. dönemden 1 soru sordu, nörobiyolojik pazarlama diye bi şey o soru gitti, ödevden bir soru sordu, ödev yapmadığımdan o soru da gitti. Diğer iki sorudan geçersem geçerim.

24 mayıs- 12:00-13:00 Bilimsel Araştırma Yöntemleri
Vizesi hala açıklanmadı, finalde ödev teslim ettim, bu ders için hiç bi fikrim yok, not bulamadığım için konu başlıklarını nette araştırıp, birilerinin yüksek lisans tezlerinden, vikipediden hatta ekşi'den bile okumalar yapıp girdim sınava, 3 soru sordu biri ödevle ilgili yaptım, diğeri bir konu belirleyip hocanın araştırma teknikleri olarak verdiği yönteme göre test aşamasına kadar getirmekti, varsayım üretip, ölçüm tekniklerine kadar getirmek 35 dk mı aldı. Diğer soruyu hiç cevaplamadım o da kitap rapor ödevi ile ilgiliydi zira ödevi yapmadığımdan cevaplayamadım ama yapmış da olsam yazacak zaman kalmamıştı.

24 mayıs- 13:15-14:15 Örgüt Sosyolojisi
Vizesinden 40 almıştım, Finali için sabahladım, 90'ın altında bir not almamalıyım, bilemedin 85, beş sorunun hepsini yaptım, bir tanesi eksik, birinden de bir maddeyi unutmuşum, geçeceğim bu dersi inşaallah.

Haftaya 4 sınav kaldı.

28 mayıs- 13:15-14:15 Türkiye'nn Yönetim Yapısı
30 mayıs- 10:50-11:50 Metin ve Yorumları
31 mayıs- 14:30-15:30 Enformatik
1 haziran- 14:30-15:30 Halkla İlişkiler Tarihi

Yaşasın haziran, yaşa sen haziran

Read On 0 yorum

iyim mi serim ? / durma göğe bakalım*

Salı, Mayıs 15, 2012
7 ayrı ders ve hoca ile ilgili 25'er sorudan anket doldurdum, neden? Şu üç sınavın sonucu açıklandıysa... diye. Ama fiyasko, finaller 21 mayısta başlıyor, ne zaman açıklanacak meraktayım, benim stratejik planlarım suya düştü.

Evet finaller geliyor ama ben daha hiiiç bi şeycikler yapmadım, aslında vizelerde de aynı usül takıldım ama bu sefer zorlanacağım sanki... Bahar mahmurluğundan ruhumu kurtarabilirsem bu haftadan başlamak niyetindeyim, inşaallah. belki...sanırsam, ay dont kınov...

Bu arada facebook'da elifonya olarak bizim hatunun başladığı castville son dönem favorim. Tabi sokak oyunlarına da devam. Bugün iş çıkışı Elif'i de alıp, anneme uğradım, hediyesini vermek için. Çıkışta Elif dışarıda oynamak ve bisiklete binmek istedi. Eh kırmadım ben de. Dönüşlerde de ustalaştık artık, öyle ki atraksiyon aşamalarına geçmeye başladık; elleri bırakıp sürmeler, ayakta pedal çevirmeler... kask lazım kask kask..

Bisiklet turu sonrası hatunun adaşı ve arkadaşı Elif ve babanın da inmesiyle beraber, çocukları ortaya atıp topla bir güzel yaktık, kikir kikir gülen bebeler ne keyifli yaaa. Fakat alan eğimliyse aşağı tarafta durmayacan, her topa koşmak lazım geliyor, yakan top o vakıt seni terletiyor :)

Çıkışta hadi bir Gordion'a gidelim, yemekle uğraşmayalım dedik,dedim, ardından birer kahve derken, ben bu akşam da eve 10'da girdim. Haftanın başlangıcı pek üst seviyeden oldu, ilerleyen günlerde 8'e düşürmek lazım ki, biraz okuma yapılabilsin şahsımca, kanaatim budur.

Velhasıl;

Sistem yoğun,dolayısıyla iş yoğun, kafa dolu, yapılacaklar listesi kabarık, yapılanlar listesi mahzun; olsun çilekler güzel kokuyor ve ansızın yağmur, dolu, fırtına da gelse, güneş en azından bir bakıp kaçıyor. Havası sürprizli günlerde ne sürprizler bekliyor daha bizi bakalım.

Geçen hafta uzuun süredir devam eden az uyurluğumu giderip en az 8 en fazla 11 saat uyuyarak enerji toplamış olduğumdan iyimser miyim acaba, iyim mi serim, evet iyimserim :)

Ve tabi ki kapanış; durma göğe bakalım :)

* Turgut Uyar

Read On 0 yorum

zaman, ne hızlı geçip gidiyorsun öyle.

Salı, Mayıs 08, 2012
Akşamcıyım bu hafta.

00:40 sıraları servisten indiğimde muhteşem bir hava ve yukarıdan beni selamlayan ay iyi hissettirdi bana kendimi ama kısa bir süre içinde ense ağrıma geri döndüm.

Düşünüyorum da bazen; ...

Hep düşünmek gerekirken bazen düşünüyorum.

"Tutunamayanlar"ı okumak istiyorum ve belki "Dönüşüm"ü de, tekrar zamanı gelmiş gibi.
Ve  tabi "Gazaba  uğramış şiirler"i, Cemal Süreya'yı bi de.
Read On 2 yorum

son üç

Pazar, Mayıs 06, 2012
Adamla kendi içimde o kadar takıştım, hepi-topu bir kere dersine girdim, telefonla ulaşmaya çalıştım vs.. 3 haftalık 15 ayrı başlıktan ödevi toplu olarak, hem de içimden mail adresi ile ilgili kaba bir yorum yaparak gönderdim. Publisher sorun olacak bir şey değildi, ama access için derse gireydim iyiydi. Sınavı test yapması seçenekler hakkında mantık yürütme şansı tanıdı, iyi oldu. Böyle bir dersin sınavının klasik olması olası değil, bence test bile ölçme aracı olamaz. Sınavın pc başında uygulamalı yapılması gerekirdi, ama nerdeee.

Neyse mühim olan bir 78 de enformatikten kapmış olmam. Şimdi üç ders kaldı, bunların 2 sinden ödev yapılacak, derslerin birineyse hiç girmedim. Bir an önce şu üç dersin sonuçları da bir açıklansa ona göre strateji belirleyeceğim, zira her şeyi aynı anda yetişmek hiç kolay değil.

Sınıfta bir kız var, sonradan okula dönmüş tiplerle ilgili sürekli laf sokmaya çalışıyor. Yalnız ifade şu: "oooh, ekmek elden su gölden, evde otur otur ezberle, gel sınavdan 100 al"  "Arkadaş senin işin ne, bir tek ders" diyesim geliyor bazen ama tıfıl daha. 30'una gelip; eşti, çocuktu, evdi, yetişilecek programlardı derken, ekmeğin hangi elden, suyun hangi gölden geldiğini görecek zaten. Şimdiden yormaya gerek yok :)
Read On 2 yorum

İnsanın Anavatanı Çocukluğudur / Doğan Cüceloğlu

Cumartesi, Mayıs 05, 2012




İnsanın Anavatanı Çocukluğudur

Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:

- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?

- Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinizi katıldım. Hayatım değişti. O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.

- Ne oldu, nasıl oldu?

- Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, “Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.”

Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:

- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, “Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.” Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm. Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?

- Hayır, neden?

- Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. “Oğlum bugün ödevini yaptın mı?” Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, “cık” sesini çıkarıyordu. Kızıyordum, söyleniyordum, “Niye yapmıyorsun ödevini!” diyordum. Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.

Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:

- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. “Ben ne biçim babayım,” diye kendime sordum. Seminer için geldiğim İstanbul’dan çalışma yerim olan Kayseri’ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.

- Radikal bir karar!

- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam. Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.

- Eşiniz ne dedi?

- Hocam biliyor musun ne oldu?

- Ne oldu?

- Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, “Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış! Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz.”

- Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!

- Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim. Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.

- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?

- İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve “Hayır!” anlamına gelen “cıkk” dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım. Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti. “Ne büyük tehlike!” diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.

- Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!

- İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, “Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın,” demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim! Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.

- Eşiniz gelmek istemedi!

- Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye. Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler. Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. “Çok mu kötü hocam?” diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. “Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?”

- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?

- Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım. İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. “O kadar mı kötü?” diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım. Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum. Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.

“Gel seni yeniden kucaklayayım!” dedim. Kucaklaştık.

“Çocuklar Gülsün diye!” yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur. Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler. Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler. Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!

Doğan CÜCELOĞLU


Read On 0 yorum

Demek kendini mecnun sanıyorsun? / hiç mi koşmamışım ben ya!!!

Cuma, Mayıs 04, 2012


:)

 2 haftayı aşmış, yazmayalı. Günler hep bir telaşla geçip gidiyor.

  Sabah 7 kalkış, 7:45 çıkış, 9:00 işbaşı, 14:30 iş çıkışı arkadaşlarla muhabbet dolu yemek faslı, 15:00 metro-ankaray transferi sonrası 15:35 okula ulaşma ve ders öncesi dumanı, 15:45 ders, 17:45 okul çıkışı ve ders sonrası dumanı, 18:30 hatun dersini bitirmiş, üstüne de yrd. kitaptan türkçe-mat. 2 şer sayfa tamamlamışsa eve hiiiç çıkmadan (zira günün üstüne o 5 katı çıktıktan sonra tekrar inme isteği sıfırlanıyor) sitede bisiklet turları ve akşam ezanıyla eve giriş...

Havalar ısındığından beri özellikle salı-çarş-perş durum bu yani. Şikayetçi miyim, değilim. Sağlık olsun da,  koşturalım inşaallah.

  Kısa kısa ;
  • Elif Nisan ayı içinde bisikletin yan tekerlerinden kurtuldu.
  • Vizelerin üçü açıklandı;  ÖS:40, MY:70, TYY:70 Diğerleri bir an önce açıklansa derslerin bazılarını vermeye çalışmayacağım, ödevlerine vakit ayıramayacağım iki ders var, vizesi de düşükse, kafadan bırakıcam yaz okuluna.
  • Bütün kış üstte yazdığıma benzer tempoya ve aslında çok da yememe rağmen iyi kilo almışım. Hani kış uykusuna yatsam anlayacağım da, o da yok :)  İki ihtimal var; çayımın şekeri ya da tiroidler. Vakit olursa bir endokrinoloji turu yapacağım finallerden sonra.
  • Aslında bir de geniz eti operasyonu geçirmek gerekiyor sanırım, ama sooona:)
  • Geçtiğimiz hafta sonu Kızılcahamamdaydık,  ben seviyorum ya orayı hakkaten. 4 saati aşan yemek öncesi ve yemek sonrası iki tur yürüyüş yaptık. Elif'e okulumu, evimi, öğretmenimin evini.. gösterdim. Babamla milli eğitim müdürü zeki amcanın çay içtiği yer hala aile çay bahçesi olarak duruyordu. Her zaman oturdukları yerde çay içtik, çay berbattı ama olsun, çaysız evrenden iyidir.
  • Gel-gitler oldu içimde, uzun sürmesine izin vermedim, yolları özledim, yolda olmayı özledim. İçimde dönem dönem birden aniden beliren her şeyi bırakıp kaybolma isteği oluşması hali küçüklüğümden beri öyle bir sinmiş ki ruhuma, turgut'u belki sadece ve sadece bunu yapabildiği için seviyorum. Hatta belki bu nedenle anlayış yerine büfeyi gösteriyorum. Tutunamayanlar zamanım gelmiş; ah serap, ah sırası mıydı şimdi?
  • Elif'e bir çilek bir de domates fidesi aldım, ha bir de bodrum papatyası aldı kendine iki gün önce. Sığmıyor evladımın ruhu bu çekmecelere; hayvanlı, bitkili, topraklı yerlerde nasıl da nefes alıyor, nasıl da gülüyor gözleri.   ...Amin 
  • Haa, müzik kıtlığı çekiyorum bir de bu ara. Çok karıştırdım, midem bulandı galiba. Orhan Baba dinleyesim var.
  • Bugün iş çıkışı-okul öncesi arada Yaseminle görüştük Kızılay'da, gidişata dur diyememenin derdiymiş gibi görünse de aslında esas sorun üretememenin yarattığı boşluk hissi sanki bizi bu denli yoran. 
  • Yazasım var fark ettim bak ama uykum da var. Akrep ve yelkovan aleyhimde devr-i daime devam ediyorlar, bu yazıyı yazarken; şunuşunu, şunu ve tabi şunu dinledim. 
  • Ben aslında fotoğraf da ekleyecektim bak; fideleri, çiçeği, odabaşı apartmanını, soğuksuyu.. O da sonraya kalsın. ertele-ötele / mE
  • Kapanış, ilk izlediğimden beri paylaşmak istediğim bir leyla-mecnun bölümünden. 

Demek kendini mecnun sanıyorsun?



kendime not: 23-24-25 hariç diğerlerinde sabah-öğlen ya da öğlen-akşam 2 kez
Read On 0 yorum

İletişim

uragan3@gmail.com

Blog Arşivi

Translate